"Zulüm Var!", "Çocuklar Ölüyor!", "Barış İstiyoruz!" gibi duygusal sloganlarla romantik bir duruş sergileyip, Cemil Meriç’in tabiriyle idrakimize giydirilen bir deli gömleği olan hümanizmin kollarına bırakıyor kendilerini günümüz İslamcıları.
Marx’a, Che’ye ve İslam’la uzaktan yakından alakası olmadığı halde bir başkaldırıya önderlik eden muhtelif kişilere, Ebu Zerr kostümünü giydiriveriyorlar anında. Adaletten bahsettiğimiz zaman ilk aklımıza düşen Hazreti Ömer oluyor. Cesaretten bahsettiğimizde Hz Ali, Sadakatten bahsettiğimizde ise Ebu Bekir. Bir İslamî başkaldırı esnasında tartışmasız Ebu Zerr!
Ne kadar tanıyoruz peygamber-i ekber’i?
Ne kadar okuyoruz ve ne kadar aklımıza geliyor?
Nedir onu hatırımıza düşürmeyen dışı pas tutmuş, içi boşaltılmış düşünceler?
Sorular, sorular, sorular…
Duruşları Muhammedî, yürüyüşlerî Muhammedî olan bu ashab, nasıl oluyor da hiç kimseye olmadığı kadar muhabbet besledikleri Muhammed (sav)’in isminden önce anılabiliyor?
Yoksa bizler Resul-ü Ekrem’in adil, cesur olmadığını ya da sessiz, sakin, her şeye boyun eğen bir insan olduğuna mı kanaat getiriyoruz? Hâşâ!
Bizler sadece hayallerimizi, düşüncelerimizi ve planlarımızı sınırlıyoruz o kadar!
Ve bütün bu indirgemelerin yanında, vahdet olmaktan söz ediyoruz.
Aliciler, Osmancılar, Ebu Zerrciler…
“Fe Eyne Tezhebûn!” (Nereye bu gidiş?) *
Ve işte mutaassıplığın, holiganizmin kollarındayız!
Oysa Müslüman, büyük planlar yapar, büyük düşünür ve büyük adımlar atar. Kendisine bir önder seçecekse eğer, en büyüğünü seçer. Efendimizin, mükemmeliyeti tartışılmaz adaleti varken, Hazreti Ömer’in ilk önce aklımıza geliyor olması, dünyaya başkaldıran, evvela ‘Lâ’ ardından ‘İllâ’ diyen bir peygamberin başkaldırı ruhu varken, aklımıza ilk Ebu Zerr’in geliyor olması, İslam dinini farkında olmadan adet ve töre dini yaptığımızın üzücü örneklerinden bir kaçı sadece.
Bugüne kadar asr-ı saadet devrini örnek alıp geleceğe bakmak yerine, Osmanlı taassupluğuyla, münakaşa ve münazara içerisinde yaşadık, kaldık. Bunun, karanlık odamızda ampul varken, mum ışığında aydınlanmaya çalışmaktan zerre kadar farkı yok.
-Gereği düşünüldü. -Hayır düşünülmedi!
Cesaret edip onun taşıdığı sancağı, bizzat onun elinden alma yükü omzumuza ağır geldi!
Bir sorunla baş başa kaldığımızda, O’nun (sav) hayatına değil de, Şeyhimizin hayatına bakıp çözüm aradık sorunlarımıza.
-Peki ya şimdi?
Şimdi ise şairin dediği gibi, taşlanma sünnetini ihyâ etmekten korkuyoruz. Evet, korkuyoruz!
Omuzlarımız bu sancağı taşıyamayacak kadar yorgun.
Karl Marx’a soruyoruz ne kadar zekat vermemiz gerektiğini.
Che’de arıyoruz boş bıraktığımız soruların cevaplarını.
Ezilenlerin Müslümanların onurlu mücadelesini, kıyamını sırtlanırken “Tüm esirlerin çözün ellerini!” diye emir veren bir peygamber yerine, -anlamsız bir şekilde- Fidel Castro kostümünü geçiriyoruz üzerimize.
Biz senden özür dileriz Efendimiz; her biri bir yıldız gibidir dediğin ashabına bile layık olamadığımız için.
Biz şimdi çok çaresiziz Allah’ım. Çok üzgünüz. İkilemlerdeyiz. Öfkeliyiz. Allah’ım biz çok… Üzgünüz… Mustafa Burak Balıkçı *Tekvir Sûresi - 26
Köşe Yazısı Yorumları Yorum Eklenerede islam varsa akıl orayı bacadan terk eder Mülayim Sert - 2011-12-22 10:19:38evrensel zulme evrensel direniş için bütün dünyanın müslüman olmasını bekleyemeyiz değil mi.? v.menekşe - 2011-12-13 15:47:35Allah kabul eyleye işallah... Mehmet Selçuk Öztürk - 2011-12-11 17:42:53Tüm Yorumlarları oku