• BIST 89.695
  • Altın 145,979
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 10 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Yanılıyorsunuz Sayın General!

Yanılıyorsunuz Sayın General!
Eski cumhuriyetin adamları bu değişimi 'kriz' sanıyor. Hiç merak etmeyin 'kriz' geçirmiyoruz, 'tersinden' kurulmuş Cumhuriyet'i 'ayaklarının' üstüne oturtmaya çalışıyoruz. Bu da, Yeniçeri Ocağı'nın lağvedilmesi gibi bir Vaka-i Hayriye...
Düşünebiliyor musunuz? Devletin ordusu, bağlı olduğu Başbakan'a ve hükümet aleyhine, internet sitelerinde "kara propaganda" yapıyor. 'İrtica ile mücadele' uydurmasıyla belgeler düzenleyip darbe ortamı oluşturmaya çalışıyor... Siz paranızı halktan alacaksınız ama böyle işler yapacaksınız. Üstelik bunun suç olarak görülmemesini talep edeceksiniz. Olacak iş mi bu?

Osmanlı ordusunun, asırlar boyunca, zaferden zafere koşmasında önemli rol oynayan, ancak tamamen yozlaşmış, devletin ve milletin baş belası hâline gelmiş 'Yeniçeri Ocağı', 14 Haziran 1826'da, Sultan II. Mahmut devrinde lağvedildi. Daha sonra ordu içindeki 'Ocakçılık' ruhunun devam ettiği İttihatçı çetesi yüzünden, Balkan Savaşları'nda hezimete uğrayan koskoca İmparatorluk, birkaç sene içinde çöktü, tarihe karıştı. Osmanlı paşaları, yerine Cumhuriyet'i kurdu. Bu Cumhuriyet de tam anlamıyla 'tersinden' kurulmuş bir Cumhuriyet'ti. Zira halkın, halife olan padişaha gösterdiği 'sadakati' yeni devlete göstermesi istendi. Böylece, kurulan Cumhuriyet'in en belirgin ve ısrarla korunan yanı, vatandaşı devlete bağımlı kılan bir ulus-devlet anlayışına sahip olmasıydı. Bu tutumun meşruiyetini ise otoriter laiklik anlayışı sağlıyordu. Böylece hem Türklüğe uyum sağlamayan Kürt kimliği hem de 'bilimsel' laikliğe uyum göstermeyen Müslüman kimliği siyaset alanının dışında tutulabiliyordu. Öte yandan bu iki kimlik Cumhuriyet'in temel niteliğini değiştirmeye yönelik bir tehlike olarak sunuluyordu ve bu tehlikenin tehdide dönüşmesinin ortamına da 'demokrasi' deniyordu. Çünkü demokrasi, bir yandan Kürt kimliğini ilgilendiren taleplerin siyasete girmesi, diğer yandan da en büyük cemaat olan İslami kesimin iktidara ortak olması demekti. Böylece, bu ülkenin yaklaşık 90 yıllık cumhuriyet serüveni, yaklaşmakta olan 'demokrasi' tehdidini uzak tutmaya hasredildi. Bu amaçla insanlar öldürüldü, askerî darbeler yapıldı ve sivil siyaset vesayet altında tutuldu.

Ancak bu arkaik yönetim biçiminin devam edebilmesini sağlayan soğuk savaş dünyasının çökmesiyle birlikte 'demokrasi' de bu topraklara nüfuz etmeye başladı. İlginç olan, zihinlerin çok daha önceden değişmeye başlaması, diğer bir deyişle demokrasiden önce demokratlıkla tanışılmasıydı. Bu durum, toplumsal beklentiler ve normlar ile rejimin nitelikleri arasında uzlaşmaz bir kırılma yarattı. Belki herkes büyük bir çatışmaya hazırlanıyordu ama öyle olmadı. Hükümetin 27 Nisan e-muhtırasına karşı şapkasını alıp gitmeyip, Genelkurmay Başkanlığı'na hak ettiği yanıtı vermesinden sonra, yaşanan son iki YAŞ kararları da göstermiştir ki; bugün Türkiye, rejim sorunlarını hukuk içinde ve barışçı bir biçimde çözmeye dönük sağduyulu bir yola girmiş durumda. Bunu sağlayan en önemli etken iktidarda dindar kimliğine sahip çıkan muhafazakâr bir partinin olması ve Ergenekon dava sürecinde ortaya çıkan, orduyu ve yüksek yargıyı yıpratan bulguların olması. Böylece bu hükümet, Cumhuriyet tarihinde ilk kez kendi yetkilerini kullanma cesaretine sahip oluyor ve 'ordunun teamülleri' söylemine sığınarak ordunun siyaseten özerk kılınamayacağı mesajını veriyor.

Bazı kesimlerin ve kurumların bu değişimden hoşlanmadıkları belliydi. Bu aktörlerin birleşerek direnecekleri de tahmin ediliyordu. Ama galiba pek az kişi söz konusu kurumların Türkiye'deki değişimi anlayamayacak kadar zihinsel tıkanma içinde olacaklarını öngördü. Geçen hafta, generallerin toplu istifa eylemi de gösteriyor ki, ordu hukuka ve demokrasiye alışmakta zorlanıyor. Çünkü toplu istifanın en önemli gerekçesini, savcının Ege Ordusu komutanı hakkında yakalama emri vermesi ve Ergenekon davasında yargılanan komutanların terfisine Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın onay vermemesi oluşturuyor. İstenen şuydu: Bir telefonla paşalar bırakılsın, ardından terfileri mümkün olabilsin ve her şey eskisi gibi devam etsin. Yani eski Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner ve kuvvet komutanları, siyasi iktidardan yargıya müdahale ederek yargılanan komutanlara 'ayrıcalık' tanınmasını talep ediyorlardı, kabul görmeyince de istifa ettiler.

Seçimden yüzde 50'lik zaferle çıkmış AKP hükümeti, birkaç hafta önce anamuhalefet partisinin Silivri'den Ergenekon sanığı CHP milletvekillerini kurtarmak yolunu seçmediği gibi, bugün de askerin tepkisine ve bu tepkinin yol açacağı muhtemel risklere boyun eğmek istemedi. Siyasal sistemimizi yıllardır kemiren, içten içe örseleyen ve hem siyaseti hem de hukuku güvenilmez kılan anlayışın bittiğini, artık hukukun CHP için de, TSK için de kriter olabileceğini gösterdi hükümet. Ama bunu komutanlarımız anlamadılar, anlayamadılar. Yargıya müdahale edilmesini istediler, edilmeyince gittiler. Ve bize, 'daha çok adalet' talebiyle tanınan eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in istifası sonrasında yayınladığı, şu 'veda mesajı'nı bıraktılar: "Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların bir amacının da TSK'nın sürekli gündemde tutularak kamuoyunda bir suç teşkilatı olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, bunu fırsat bilen yanlı medyanın da her türlü yalan haber, iftira ve suçlamalarla yüce ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır." Yani, sayın generale göre, TSK'yı bir 'suç teşkilatı' gibi göstermek isteyenler vardı ve bunların tek dayanağı da 'yalan haber ve iftira'ydı.

DÜN, BUGÜNÜN -MALESEF- AYNASIDIR

Yanılıyorsunuz Sayın General. Hem de çok yanılıyorsunuz. TSK, 1960 yılında korkunç bir suç işledi. Seçilmiş meşru iktidarı silah zoruyla devirdi, sonra da ülkeye büyük hizmetleri olan bir başbakan ve iki bakanı düzmece bir mahkeme kararıyla idam ettirdi. Aynı TSK, 70'lerde suç işlemeye devam etti. Yüzlerce insanı tutuklayıp korkunç işkencelerden geçirdi. Orgeneral apoleti taşıyan bazı kibir küpleri, cumhurbaşkanı olabilmek için Meclis üzerinden savaş uçağı uçurdu. TSK'nın suçları, 80'lerde korkunç boyutlara ulaştı. "Terörü durduracağız" diye darbe yapan askerler, benzeri görülmemiş bir terör dönemi başlattı. Yüz binlerce insanı sırf fikirleri nedeniyle tutukladı, on binlercesini korkunç işkencelerden geçirdi. Hele de Diyarbakır'da o kadar eziyet ettiler ki tutsaklara, PKK'yı alevlendirecek kin ve öfkeyi kendi elleriyle yarattılar. 80 darbesi bitmişti, ama 28 Şubat'ta yeniden çıktı TSK sahneye. Binlerce insan, sırf namaz kılıyor veya eşinin başı kapalı diye ordudan atıldı, üniversiteden kovuldu.

Türkiye'de 28 Şubat darbesinden sonra TSK içinde 14 yıldır yaşatılmaya çalışılan darbeci odakların yaygın şekildeki varlığı artık herkes tarafından biliniyor. 28 Şubat'taki BÇG cuntasının yerini, 2003'ten sonra bunun devamı mahiyetindeki çeşitli darbeci odaklar almış ve 'Ayışığı', 'Sarıkız', 'Kafes', 'Balyoz' gibi garip isimli darbe teşebbüsleri için hazırlık yapmışlardır. Bu odaklar, hükümete karşı açıkça komplolar hazırlamış ve birbiri ardına andıçlar yazmışlardır.

Düşünebiliyor musunuz? Devletin Genelkurmay Başkanlığı, bağlı olduğu Başbakan'a ve hükümet aleyhine, kurduğu internet sitelerinde "kara propaganda", olmadık iftiralar, hakaretler yağdırıyor. 'İrtica ile mücadele' uydurmasıyla belgeler düzenleyip darbe ortamı oluşturmaya çalışıyor. Siz paranızı halktan alacaksınız ama halkın seçtiklerini devirmek için uğraşacaksınız. Üstelik bunun suç olarak görülmemesini talep edeceksiniz. Olacak iş mi bu? Muhtıra vermek, seçilmişi alaşağı etmeye kalkışmak, darbe tasarlamak, internet sitesi kurup hükümete savaş açmak suçtur. Bu suçları işlediği sabit olanlar, hukukun karşısında hesap verecek. Türkiye siyasetinde "silah dönemi", "Generallere hukuk dokunamaz" anlayışı sona erdi.

Eski cumhuriyetin adamları bu değişimi 'kriz' sanıyor. Hiç merak etmeyin 'kriz' geçirmiyoruz, 'tersinden' kurulmuş Cumhuriyet'i 'ayaklarının' üstüne oturtmaya çalışıyoruz. Bu da, Yeniçeri Ocağı'nın lağvedilmesi gibi bir Vaka-i Hayriye...

ZAMAN


UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim