• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 22 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

ÜRETİLEN VATANDAŞ VE KEMALİZM İLİŞKİSİ

ÜRETİLEN VATANDAŞ VE KEMALİZM İLİŞKİSİ
Eğitimi sadece okula hapsetme düşüncesi, sistemin kendi insan tipini yetiştirmek için uydurmuş olduğu bir mittir. Bu yolla sistem ne düşünmemiz gerektiğini, nasıl giyinmemiz gerektiğini, nasıl yaşamamız gerektiğini dikte eden bir güç buluyor kendinde.

 

 

 

 

 

 

Onlara ‘Yeryüzünde yozlaşmaya ve çürümeye yol açmayın!’ denildiğinde ‘Biz sadece düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışıyoruz!’ diye cevap verirler. Gerçekte onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler. (Kur’an, 2:11,12)

 ‘Okul silahlanma kadar tehlikelidir.’ Ivan Illıch

 

 
 

 

Güçlü Eğitim, Güçlü Türkiye!

Türkiye’de yapılan eğitimin niteliğini, dışarıdan yapılacak olan kısacık bir gözlemle hemen fark edebilirsiniz. Eğitimin zorunlu olması bile insan olmanın doğasına aykırılığını gösteriyor. Bunu çocuklar ise hiç fark edemiyor. Çünkü çocukları okula yollayan yetişkinlerdir. Okula giden öğrencilerin yüzde doksanından fazlası gerçek anlamda okula neden gittiğini bilmiyor. Bu durumu siz de istediğiniz zaman test edebilirsiniz. Yaklaşık on beş milyon eğitim ‘girdi’sinin olduğunu düşünürsek tablonun vahim olduğunu daha somut bir biçimde anlarız. Nüfusun azımsanmayacak bir oranını daha önceden öngörülmüş sistemlerin içine sokmak ve onların davranışlarını değiştirmeye çalışmak insana gerçekten de ürkütücü geliyor. Bunu sahte inançlar uğruna yapmak ise daha da yaralayıcı.

 

Eğitimi sadece okula hapsetme düşüncesi, sistemin kendi insan tipini yetiştirmek için uydurmuş olduğu bir mittir. Bu yolla sistem ne düşünmemiz gerektiğini, nasıl giyinmemiz gerektiğini, nasıl yaşamamız gerektiğini dikte eden bir güç buluyor kendinde. Bu durumda eğitim adeta sihirli değneğe dönüşüyor. On beş milyon kişi okulda ise nüfusun büyük bir bölümü de daha önceden eğitimden geçmiş durumda. Koca bir ülkeyi bir kalıba sokmanın en basit yolu. Böylece tek tek bütün insanları tezgâhtan (tedrisat değil) geçirmiş oluyorsunuz.

 

Okulların ordu ile ilişkisi uzak değil. Bu yakınlık aynı zihniyeti taşımalarından gelir. Okuldan çıktıktan sonra askere! Okuldan aldığın davranışları askerlikte pratik yapma imkânı bulabilirsin. Askerden sonra kendi yarattıkları başka bir okula atarlar sizi. (Toplum okulun kendisi olmalıdır ya!) Burada da kendi kuralların geçerli değildir. Azgınlaşmış vahşi kapitalistlerin çirkin çıkar ilişkileri ve yoz bir şirk kültürüdür kuralları belirleyen. Filler dövüşür, ezilenler çimlerdir.

 

Bu bağlamda eğitime ayrılan bütçe ile orduya ayrılan bütçenin karşılaştırılması hiç de sahici değil. Eğitim ile ordunun yapmak istedikleri aynıdır. Birinden birine fazladan kaynak gitmesi kurgulanan sonucu değiştirmeyecektir. Birisi toplumun ve halkın eğiticiliğini yaparken diğeri de çocukların öğretmenliğini yapmaktadır. Generallerin zırt pırt ekranda boy göstermeleri ve halkın gözüne parmaklarını sokmaları bir tesadüf değildir. Sürekli televizyonda olmaları sahte ilahlıklarının bir gösterisidir. Halka ders vermektedirler açıktan. O zaman şunu diyebiliriz: Eğitim, ordunun kendisi olmalıdır!

 

Diyanet ve eğitime ayrılan bütçeler de karşılaştırılır. Ama bu farklı platformlarda dile getirilir. Ordunun bütçesi akıllarına bile gelmez, neden gelsin ki, dine karşı duymuş oldukları nefret akıllarını başlarından almış. Diyanet’in de yapmak istediğini göremezler.

 

Günlük Yaşam, Eğitim ve Kemalizm İlişkisi

Bu ülkedeki en açık gerçeklerden biri de hayatımızın her anını kuşatan Atatürkçülük’tür. Yolda yürüseniz birden saygı duruşunda bulunmanızı gerektiren bir durumla karşılaşabilirsiniz. Doğum yapsanız, başınızdaki örtüden dolayı dışarıda doğum yapabilirsiniz. Yürürken uygun adım yürümelisiniz: Sol sağ!  Yani bir fotoğraf çekseniz karenizde Kemalizm çıkabilir. O kadar günlük yaşamımızda kolayca görünebilir olmuş Kemalizm. İşte bunlar okulların açık ya da gizli müfredatında yer alan törenselleşmiş Atatürkçülük ritüelleridir.

Denetim odakları, hayatı tören olarak algılatmak zorundadır. Çünkü bir sistemi sürekli var etmek istiyorsanız, onun toplumsal gerçekliğini sürekli ama sürekli her alanda üretmek zorundasınız. Üretilen bu gerçeklik de formel biçimde eğitim yoluyla aktarılır. Okula giderken başlar bu tören durumu. Kapısından girdiğiniz andan itibaren kendinizi bir anaforun içinde bulabilirsiniz. Sizi sıraya sokarlar: Kolları uzat, hizaya gir! ‘Rahat, hazır ol’ komutları… (Bu komutlar askeri bir alanda bulunduğunuzu hatırlatan en iyi kanıtlardır. Ayrıca bakınız: eğitim-ordu ilişkisi, savaş ritüelleri, savaş terminolojisi) Sonrasında ise ant okunur. Bu ise sisteme bağlılığınızı belirten bir manifestodur. İçinde ulus-devletin bütün formlarını ve temel paradigmasını taşır. Sonra ise özellikle ortaöğretimde sınıflara girerken bir tünelin içinden girdiğinizi düşünebilir, küçük bir heyecan yaşabilirsiniz. Bu tünel, sistem muhafızlarının etten görünümüdür. Başta okul müdürleri ve öğretmenlerin gözetimi altında tek sıra halinde okul binasına giriş yaparsınız. Sessizce girmelisiniz ve uymanızı istedikleri gerçekliklerine uymadığınızı gördükleri anda, işte o yasakçı faşist ülkelerde yaşanan o durum… Kusasınız gelir… Sınıflarda ise ideolojinin en alası beyinlere telkin edilir.

 

Yukarıda bahsedilen, yaşamımızı seremoni haline getiren sistemin üretip vatandaşlara yaşattığı günün küçük bir kesitidir. Bu yaşanılan formel boyuttaki gizli müfredatın açık kısmıdır. ‘Gizli müfredat, yazılı (biçimsel) değildir, ama toplumun ve elbette devletin, üç aşağı-beş yukarı onaylanır, meşru ve yerinde bulduğu bir yaşam tarzının gerekleri doğrultusunda uygun görülen davranışların hemen hepsi, okulda müdür, müdür yardımcıları ve öğretmenler, hatta bazen öğrencilerin kendileri tarafından yeniden üretilir, “Eğitimle, kendilerine ait olanı ‘yapmayı’ ya da ‘kendileri olmayı’ öğrenmemişlerdir. Sadece ne yapılmışsa onu değerlendirmektedirler. (Illich) Gerekirse bir baskı konusu olarak gündemde tutulur. Örneğin, açık müfredatta, “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz!” diye bir kural, bilgi ya da değer yoktur; ama bir Türk okulunda bir öğrenci kalkıp da din dersinde kolay kolay bu satıcılığa soyun(a)maz.[1]

 

Ders kitaplarından ayırırsanız Nutuk kitabı olduğunu anlayacağınız Atatürk anlatımları ise kendini deşifre eden eğitimin en açık amaçlarından: Başka bir şeye dönüştürme, istendik davranışları kazandırma amacının en kaba halini görebilirsiniz. Bu Freire’nin ifadesiyle (1995, 55) “bilinçli bir varlık değil, bir bilinci taşıyan varlıktır.”[2]  Çocuklar bilinçli olmayı değil belli bir bilinci taşımayı öğrenirler. Bu da Atatürk olmaktır. Kendilerinden beklenen Kemalist yurttaşlar olmaktır. Atatürk’ün şahsında cisimleşmiş laik, seküler Kemalist yaşam tarzını arzulayabilme çabasında bulunmaktır.

 

Yüceltilen Sapkın Kahramanlık

Devlet-ulus’lar hep bir kahramanlık anlatımlarının etrafında tutunur. Resmi tarih yazımları da kahramanlık edebiyatını sonuna kadar kullanır. Tarihte kazananların hep kahraman olması tesadüf değildir. Bu tarihi kahramanların yazdığını gösterir. Aslında kahramanı kahraman yapan şey onu üreten hegemonyadır. Bu hegemonya yaşatmak istediği idealleri, iddiaları kendi kurguladığı kahramanın şahsında somutlaştırır. Bu ise örnek alınması gereken bir şey diye sunulur. Ders kitaplarının kahramanlık anlatımlarıyla süslenmesi çocuğun bu kahramanlara özenmesini sağlar. Çoğu kez yetişkinler de. ‘Totaliter yönetim için, çocuğun zihnini bir kahramanla ele geçirmek ya da rehin almak son derece önemlidir. Çocuk, belirli bir değerler sistemini ve ideolojiyi, kahramanlar aracılığıyla sorgusuz sualsiz kabullenir, kendine mal eder, yetişkinler olarak da, çoğunlukla çocukluğumuzdaki bağlılıklarımızı sürdürürüz.’[3]  

 

Kahramanlık özünde totaliter bir söylemi barındırır. Çünkü kahramanlık belli çıkar gruplarının bütün amaçlarını taşır, onların kültürel taşıyıcılığını yapar. Ülkemizde de çıkar gruplarının özlemleri Atatürk üzerinden somutlaştırılır. Oluşturulmaya çalışılan  ‘Çağdaş Türkiye’ tanımı da Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği hayalleri barındırır ve bunlar ebedileştirilir, ‘bir kahramanın tüm nitelikleri, yönetici sınıfların, iktidarın ideallerini, değer yargılarını, doktrinlerini karşılamalıdır. Kahramanın muğlâk, belirsiz, kuşkulu yanları olmamalıdır. Bize kahraman olarak sunulanları temsil eden tüm imgeler totaliterdir.’ Bir süre önce gösterime giren Mustafa filmi Atatürk’ün insani yönlerini yansıttığı için eleştirilerin odağı haline gelmişti. Onlara göre Atatürk kusursuz olmalıydı, karanlıktan korkmamalıydı, hayatında yanlış kararlar almamalıydı, her gün sayısız bardak kahve içmemeliydi, kısa boylu olmamalıydı, sesi tuhaf olmamalıydı. Bunlar ancak bir insanın özelliği olabilirdi. Yani ona bir insanın hiçbir özelliği atfedilmemeliydi. O vatandaşların yüreğinde, ölmeyen ve sürekli aramızda olan kusursuz bir varlıktı. Onun için Atatürk’ün insanlaştırılması, gerçekliğin çarpıtılıp halkın gözünde yeniden kurgulanması onlara göre halka gerçekleri göstermekti. Bu ise Atatürk üzerinden yaratılan iktidarlarına zarar veriyordu.

 

Kahramansız bir toplum hayali bizlere özgürlüğümüzü verecektir. Yapmak istediklerimizi kahramanlara havale etmekten vazgeçersek ancak özgür yaşabiliriz. ‘Özgürlük içinde yaşamaya cesaret edemediğimiz için bu işi tapındığımız kahramanlara havale ediyoruz.’ İşte okulların yapmaya çalıştığı, kahramanların etrafında ördüğü dikenli tellere hapsetmektir bizleri. Bu kahraman, hepimizin kurtarıcısı tanrısal bir güce ulaştırılmaya çalışılıyor çocuklarımızın zihninde.

 

Bu kahramanlık mitini bir süre önce Atatürk’ün öldüğünü öğrenen küçük bir kızın duygularında açtığı derin hüzünde görebilirsiniz. Çocuklar kahramanın istedikleri kişilere büründürülüyorlar.

 

Eğer özgür Müslümanlar olarak çocuklarımızı günümüz dünyasında var etmek istiyorsak kahramansız bir gelecek düşlemek zorundayız ve kurtarıcımızın tek Allah olduğunu öğretmeliyiz çocuklarımıza. Tutsak toplumların kahramanlara ihtiyacı vardır, özgür toplumlarda ise kahramanlara yer yoktur. Dolayısıyla Atatürk anlatımları derhal müfredatlardan kaldırılmalıdır. Bunun baskı aracı olarak kullanılmasından da ivedilikle vazgeçilmelidir.  

 

Okul eğitimin tek aracı olmaktan çıkarılmalıdır!

Eğitimin sadece okullarda gerçekleştirilebileceği düşüncesi büyük bir yalandır. Bu konuda yapılacak büyük bir adım eğer atılacaksa eğitim ve öğretimin ayrıştırılmasıdır. BM çocuk sözleşmesinde çocuğun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi hakkı ilk öncelikle ana babaya verilmişken eğitim ve öğretimin aynı çatı altında sürdürülmesi, inatçılığın altında yatan başka nedenlere bağlanmasına neden olur.

 

Devlet eğitimin, ontolojik olarak ne’liğine nasıl’lığına tek başına karar veremez. Taraf devletler bunu taahhüt etmiş durumdadır. Türkiye’nin de altına imzasını attığı sözleşmenin gereklerini yerine getirmesini istemek ve bunu talep etmek herkesin hakkıdır. 

 

Sonuç

İnsanlara etnik kökeninden dolayı mutlu olacaklarını öğretmek en hafifinden büyük bir saçmalıktır. Hele bunu gurur duyulacak bir şeymiş gibi öğretmek, insanların yaşamında büyük bir yanılsamaya neden olabiliyor. Kafatasçılık terk edilmelidir. Kahramanlık edebiyatından vazgeçilmelidir. Atatürk gibi ancak tarihin araştırma konusu olabilecek bir figürü insanların kurtarıcısı tanrısal bir güce konumlandırmaktan ve insanların gözüne sokmaktan vazgeçilmelidir.

Alaattin Uras | Tasfiye 22
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim