• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 18 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

TÜRKİYE NEDEN 'BÜYÜK' OLAMAZ?

TÜRKİYE NEDEN BÜYÜK OLAMAZ?
Le Monde Diplomatique'in Türkçe versiyonunda yer alan bir yorumda Türkiye'nin ABD ile İsrail'in rızası çerçevesinde kaldığı sürece "büyük" olamayacağı iddia edildi.

 

 

 

 

 

 

Fransız aylık gazete Le Monde Diplomatique'in Türkçe versiyonunda manşetten verilen yorumda, Türkiye'nin; ABD yönetimindeki bir grup devletten ibaret küresel sistem için kalarak "büyük" olamayacağı iddia edildi. Makaleye göre "Batı, Türkiye'yi İsrail'in yararına yapabilecekleri adına seviyor. Eğer Türkiye şu anki yerinde, küresel sistem içinde kalmayı seçerse, Suriye ve Hamas'ı, ABD ve İsrail'in önerilerini kabul etmeleri için ikna etmeye çalışmaktan başka bir yol bulamaz önünde."

Makalenin tam metni şöyle:

"Ne zaman bir Türk yetkili, Müslüman Arap bölgesinde diplomatik bir girişimde bulunsa, medyada hemen bir analiz faaliyeti başlar ve Arap-İsrail kavgasının çözümünde Türkiye'nin beklenen rolü ele alınır. Gözlemlenen bir başka şey de Türk hükûmetine veya AK Partiye yakın medyanın, Türk rolünü tasvir ederken ve o rolü takdir ederken oldukça uzağa gitmesidir.

Öyle görünüyorki Müslüman Arap bölgesi liderlerinde bir takıntı var ki, o da bölgesel ve uluslararası rolleri konusunda övülmeyi ve takdir görmeyi seviyorlar. Sanki yerel düzeyde bir eksikleri varmış da, aradıklarını dışarıda buluyorlarmış gibi. İçerideki konumlarını sağlamlaştırmak için bir vesile arıyorlar ve dışarıdaki faaliyetlere el atıyorlar.

Bu durum, yönetimi, uluslararası etkisi olan bir deha olarak göstermeye çabalayan resmî medya kuruluşlarında rahatlıkla görülebilir. Oysa bölge ülkelerinin uluslararası ve bölgesel arenada gerçek bir etki yaratabilmeleri için çok fazla çalışmaları gerekiyor.

Filistin meselesinin çözümünün tekele alınması

ABD ve İsrail, Filistin meselesinin çözümünü 1967 yılından bu yana tekellerinde tutmak konusunda çabalarını birleştiriyorlar. Her iki devlet de, Arap-İsrail çatışmasını sona erdirecek herhangi bir önerinin, ikisinin de onayını alması gerektiği konusunda karara vardılar. Bu nedenle de bu meseleyi, BM gibi uluslararası kuruluşların çatısı altından çıkarıp kendi ellerinin altında olmasını gerekli gördüler. Böylece Filistin davası, uluslararası kararların dışında kalarak bu iki devleti yasaların önünde zor durumda bırakmaktan kurtardı.

ABD ve İsrail, başka ülkelerin Filistin meselesine yönelik çabalarına, başka ülkelerde de kendileriyle gurur duymak adına katılma isteği uyandıran gereksiz bir çaba olarak bakıyor. Zaten ABD ve İsrail de onlarla sınırlı bir çerçevede işbirliği yapmakta bir sakınca görmüyor. Bunun en büyük kanıtı da bu iki devletin Mısır'a verdikleri rolde görülebilir. Bu durum, Mısır yönetiminin Arap dünyasındaki işleri düzenleyen asal oyuncu olarak kendisiyle gurur duymasını açıklıyor. Oysa bu iki devlet, 2002 Arap zirvesi girişimini tartışmakla ilgilenmemiş; sadece uzaktan uzağa cilve yapmakla yetinmişlerdi.

Türkiye'nin bölgedeki rolü

Türkiye, Müslüman Arap bölgede asal bir rol oynayabilir; çünkü coğrafi olarak bunun için gerekli potansiyele sahip. Ayrıca bölgenin en büyük su deposu olma rolünü de üstlenip Arap ülkelerine su sağlayacak dev bir su ağı kurabilir ve böylece kendisine de büyük bir gelir sağlayabilir.

Bunun yanı sıra Türkiye'nin büyük bir sanayi gücü var ve ürettiklerinin çoğunu bölge ülkelerine ihraç edebilir. Ayrıca turistik açıdan da bölge insanını cezbedecek unsurlara haiz.

Türkiye Müslüman bir Doğu ülkesi ve Arap bölgesine yeniden, kolaylıkla dönebilir, ki bu durum, Arap ülkeleri tarafından da memnuniyetle karşılanır. Türkiye burada, AB'nin kucağından daha sıcak bir kucak bulabilir. Arap pazarları şu anda Türk ürünleriyle dolu ve işler, halkların, sosyal ve ekonomik ilişkilerin kaynaşması yolunda daha fazla ilerleyebilir.

Buradan yola çıkarak, Türkiye'nin bölgede öne çıkan bir rol üstlenebileceği ve herkesin yararına olacak biçimde bölgenin sıkıntılarını giderebileceği söylenebilir.

Türkiye'nin üstlenebileceği ekonomik, sosyal ve kültürel rol, medyada büyük ölçüde yer bulamıyor; Türkiye'nin sadece Arap-İsrail kavgasındaki diplomatik rolü ön plana çıkarılıyor. Sanki Türkiye, sadece İsrail üzerinden veya Arapları, Batı'nın ve İsrail'in önerilerine ikna edebilme kabiliyeti yüzünden önem kazanıyormuş gibi.

Türkiye, Arap çevresiyle ilişkilerini ilerletmede hergün biraz daha ilerleme kaydediyor; ancak medya, Suriye-İsrail müzakerelerindeki rolünde olduğu gibi, diplomatik alanda faaliyet gösterince heyecan duyuyor.

Türk rolünün cüceleştirilmesi

ABD'nin ve genel olarak Batılı ülkelerin içi, 2002 yılından sonra Suriye ve İran'la ilişkileri geliştirmesinden ötürü Abdullah Gül yönetimine dair pek rahat değildi. Bu rahatsızlık, Türkiye'nin Irak işgali sırasında ABD'ye lojistik kolaylık sağlamamasıyla daha da arttı. Türkiye o dönemde Batı'daki medya ve siyaset çevreleri tarafından geniş eleştirilere maruz kaldı. Öyleki kimileri, Türkiye'nin laiklikten İslami düşünceye doğru kaymaya başladığını söyledi. Bazı medya kuruluşları da, Gül ve Erdoğan'dan radikal akımın destekçileri olarak söz etmeye başladı.

Ancak Türkiye'nin Batı nezdindeki hisseleri, Suriye-İsrail arasında dolaylı müzakerelere arabuluculuk yapınca artış gösterdi. Hatta Türkiye'nin, Suriye'yi İran'dan uzaklaştıracak ve onu, Batı'nın ılımlı olarak adlandırdığı gruba dâhil edecek bir atakta bulunacağına dair umutlar arttı. Yani Batı'nın Türkiye nidasının nedeni, Türkiye'nin bölgede yeni bir rol üstlenmesinden çok, Suriye'nin başka bir cepheye alınma ihtimalinden ileri geliyordu. Bu neden, Davos'ta yaşananlarla daha da pekişti. Batı, konuyla ilgili olarak Erdoğan'ı öven açıklamalarda bulunmadı; aksine onu eleştiren açıklamalar yapıldı, Öyleki kimi gazeteciler onu antisemitist olarak nitelediler. Ancak takdir ve yüceltme kampanyası, Erdoğan'ın Suriye'yi ziyaret edip İsrail'le müzakere sürecini yeniden canlandırmak amacıyla Esad'la yaptığı görüşmenin ardından yeniden başladı. Batılı siyasilerin bu konuda açıklamadıkları rica ise, Suriye'nin İran'dan ve Hizbullah'tan uzaklaştırılmasıydı.

İsrail kimseye güvenmiyor; ancak yine de Türkiye'yle ilişkileri koparmaya veya onu Arap çevresine bırakmaya hazır değil. Türkiye büyük bir devlet ve bölgedeki güç dengelerini yeniden kurmada önemli bir rol üstlenebilir. İsrail veya Amerika'nın Türkiye'nin düşmanlığını çekerek veya Batı'dan uzaklaşmasına neden olacak politikalar yürüterek Türkiye ile ilişkileri riske atacaklarını sanmıyorum. Şeklen de olsa ilişkileri iyi tutmak ve Türkiye'yi, Suriye konusunda daha fazla çaba harcamaya itmek istiyorlar.

Batı, Türkiye'yi İsrail'in yararına yapabilecekleri adına seviyor ve Türkiye'ye bakış, Arap-İsrail kavgasında karşı tarafı zayıf düşürmek üzerine yoğunlaşıyor.

Ağustos 2009'daki Türk, ABD, İsrail tatbikatları da bu çerçevede değerlendirilebilir. Tatbikatlar sınırlı ve kısa süreli olsa da, Türkiye'yi, Arap kamuoyu nezdinde yeniden kuşku dairesi içine almak için yeterliydi. Pek çok Arap ve Müslüman, Davos'tan sonraki hamasetlerini geri alacak ve o zaman yaptıkları için üzüntü duyacaklardır.

Türk ve İran rolleri arasında

Türkiye bölgede ne zaman diplomatik bir girişimde bulunsa, gazeteciler, Türkiye ve İran'ın rolünü karşılaştırmaya koyuluyor ve Türkiye'nin rolünün, İran'ın rolünden beslendiğini, Türkiye'nin bölgeye yakınlaşmasıyla İran'ın Körfez bölgesindeki rolünün küçüleceğini söylüyorlar. Bunlar bana göre iki nedenden dolayı sağlıksız yorumlar: Birincisi, İran sistem dışında çalışıyor; Türkiye ise sistem içinde. İran, varolan küresel sisteme karşı, ki bu sistem, ABD yönetimindeki bir grup devletten ibaret. İran, halkların sömürüldüğüne inandığı bu sistemin içinde çalışmak istemiyor ve onunla mücadele ediyor. Türkiye ise, yöneticilerinde kimi zaman görülen direnişe rağmen bu sistemin uydularından ve onunla mücadele etmiyor.

Türkiye bu sistemin iradesinin dışına çıkmak istiyor olabilir fakat tereddütte ve varolan askeri ve ekonomik koşullarda işlerini ayarlayamıyor. Türkiye Irak savaşına katılmayı reddetti, direndi. Erdoğan da Peres'e direndi; ancak İsrail'le iyi ilişkilerini sürdürdü; ABD ve İsrail kriterlerinin çerçevesinin dışına çıkmadı.

Türkiye'nin rolü kontrol dışı değil ve zaten dışarı çıkmaya dair bir eğilimi yok. Türkiye'nin rolü, özünde ve yöntemlerinde İran'ın rolünden çok farklı ve ABD ile İsrail'in rızası çerçevesinde kaldığı sürece İran'a rakip olmaz.

Asalet rolü ve vekalet rolü

Türkiye, Filistin meselesinin çözünde Mısır'a rakip olabilir çünkü Mısır'ın rolü, uluslararası sistemin kriterlerine bağlı. Mısır'ın rolü asli bir rolden ziyade vekalet rolüdür. Ayrıca uluslararası etkinliklere katılmakla veya bu etkinlikleri Şarm el Şeyh'te ağırlamakla sınırlı önemsiz bir roldür. Dolayısıyla tıpkı Türkiye gibi Mısır da kabuğundan çıkamıyor çünkü uluslararası olarak adlandırılan kriterlere bağlı durumda.

Türkiye etkin bir rolde bulunmak istiyorsa, bölgedeki çözümü netleştirmede bağımsızlığını koruması, sonra da farklı tarafları buna ikna etmesi gerekiyor. Ancak şu anki yerinde kalmayı seçerse, Suriye ve Hamas'ı, ABD ve İsrail'in önerilerini kabul etmeleri için ikna etmeye çalışmaktan başka bir yol bulamaz önünde. "

timeturk

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim