• BIST 106.736
  • Altın 141,224
  • Dolar 3,5208
  • Euro 4,0963
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 28 °C
  • İzmir 32 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

TEVHİD-İ TEDRİSAT'LA NEREYE KADAR?

TEVHİD-İ TEDRİSATLA NEREYE KADAR?
Kendi tarihi tecrübemizde görmekle birlikte pek çok gelişmiş ülkede de uygulandığı gibi eğitim sivilleştirilmeli, sivil toplumun katkısına açık hale getirilmelidir. Özellikle müfredatın belirlenmesinde anne-babanın onayı alınmalıdır.

 

 

 

 

 

 

16 milyonu aşkın öğrencisiyle birlikte 600 bin öğretmen bu hafta ders başı yapıyor. Ülke nüfusunun neredeyse dörtte biri eğitim sektörünün içinde yer alıyor, bütçenin en büyük payı eğitime ayrılıyor. Ülkenin eğitime aktardığı beşeri ve mali kaynakların büyüklüğü gibi sektörden beklentiler de o derece büyük. Bir yönüyle büyük başın, büyük derdi oluyor.

 

Herkes mutlu, huzurlu ve başarılı olmak ister. Bu hedeflerin bireysel ve toplumsal düzeyde gerçekleştirilmesinde anahtar kavram eğitimdir. Bunun için gereken donanım, gerek resmi gerekse sivil eğitim sistemiyle aktarılır, genç nesillere.

 

Ancak doğru olanın belirlenmesi bu kadar kolay görünmemektedir. Farklı dünya görüşleri ve hayat tarzlarının bir sonucu olarak eğitimin amacı ve felsefesine yönelik farklı yaklaşımlar olmaktadır. Kemalistlere göre eğitim sisteminin birinci vazifesi herkesi “iyi bir Atatürkçü” olarak yetiştirmektir. Liberallere sorarsanız eğitim, değerden yoksun olarak teknik donanımın verilmesine yoğunlaşmalıdır. İslam’ı hayat tarzı olarak benimseyenler ise “iyi bir Müslüman”, “ahlâklı bir insan” olmayı önceleyen bir eğitim modelini istemektedirler.

 

Peki, bu farklı görüş ve yaklaşımlar neticesinde hangi görüş uygulanacak ve buna kim karar verecek? Modern ulus-devlet, buna kendisinin karar vereceğini iddia etmekte ve uygulamaktadır. Devlet gücünü kontrol eden iktidar sahipleri, toplumun bütününün nasıl eğitileceğine karar vermektedirler. Oysaki modern ulus-devlet öncesinde buna anne-baba karar veriyordu, yani çocuğun velayeti anne-babaya aitti. Bugün de “çocuğa hangi eğitimin verilmesi gerektiği” konusunda anne-babanın karşısında jakoben devlet mekanizması durmaktadır.

 

Tartışma gündeminde yer alan din ve felsefe gibi derslerin yanında Darwin teorisi gibi iddiaların veya Kemalizm ideolojisinin öğretilip öğretilmemesine devlet karar veriyor. Üstelik bunlarla yetinmiyor, zorunlu kıldığı eğitimin nasıl yapılacağını da tek taraflı olarak belirliyor. İçeriğini kendi belirlediği eğitimin alınması için başörtüsü gibi dini yükümlülükleri yasaklayabiliyor. Modern devletin totaliter karakterini, öğrencilere dayatılan tek tip elbise veya üniformada da görebiliyoruz. Böylece “kışla düzeni” bütün bir ülke sathına yayılmış oluyor.

 

Mevcut eğitim süresi totaliter devlete yetmemiş olacak ki bir yandan liseler dört yıla çıkarılırken diğer yandan okul öncesi eğitim yaşı beşe kadar düşürülüyor. Ali Bulaç’ın yazısında da naklettiği gibi, yedi yaşına kadar Cizvit olan, yetmiş yaşına kadar Cizvit kalacaktır. Bu sebeple ideolojik aşılama, mümkün olduğunca erkene alınmaya çalışılıyor. Türkiye’de, özellikle 28 Şubat sonrası dönemde, eğitime yönelik ideolojik müdahalelerin iki temel hedefinden biri laiklik ise diğeri de ulusçuluk bilincinin yerleştirilmesidir. Bu sebeplerle bir yandan imam-hatip okulları tırpanlanırken diğer yandan ana dili Türkçe olmayanlara daha erken yaşta Türkçe öğretmeye çalışılmaktadır.

 

Bugün itibarıyla ideolojik biçimlendirme, eğitimin öncelikli hedefi haline geldiği için, öğrencilerin bir şeyler öğrenmesinden ziyade “beyin yıkama” faaliyetinin devamı amacıyla sınıfta kalma ortadan kaldırılmıştır. Yani gençlere, “hiçbir şey öğretemesek de okula devam et, ideolojik biçimlendirme tezgâhından geç” denmektedir. “Beyin yıkama” faaliyetinin başarılı olması için bir öğrencinin okula gittiği yıl sayısı ve bir yıl içerisindeki toplam ders saati, yani okulda kalma süresi, pedagojik açıdan gereği olmadığı halde artırılıyor.

 

Her yıl milyonlarca insanın deneyimiyle başarısızlığı kanıtlanan yabancı dil öğretme çabasındaki arzuyu nasıl açıklamak gerekir? Bugün İngilizce öğretimi, ilkokula kadar girdi. İlkokul birinci sınıftan başlayarak lise son sınıfa, ardından üniversiteye kadar devam eden, üstelik özel kurslarla takviye edilen yabancı dil sevdasına harcanan yılların, bütçenin ve genç beyinlerin hesabını kim verecek? Bu kadar emek ve bütçeden sonra yabancı dili kaç kişi öğrenebiliyor ve bunların da kaçının işine yarıyor yabancı dil bilgisi? İş sınavlarındaki İngilizce sorularını cevaplamak için gereken bilgi hariç!

 

Pek çok gereksiz veya gereğinden fazla verilen derslerin yanında İslami ve geleneksel değerlerin sürdürülmesinde hayati derecede vazife görebilecek Arapça, Farsça ve Osmanlıca dersleri verilmesi kimsenin aklına gelmez, gelse bile “teklif dahi edilemez!” Üstelik Kürtçe gibi yerel anadillerin öğrenimi için bayağı bir mücadele vermek, çile çekmek de gerekir. İngilizceye verilen önemin yarısı bu dillere verilse Türkiye’nin siyasi ve toplumsal ikliminin şimdikinden çok daha farklı olacağından kimsenin şüphesi olmasın.

 

Eğitim mümkün olduğunca sivilleştirilmeli, devletin resmi aygıtı dışına çıkarılmalıdır. Medreseler yasal statüye kavuşturulmalı, dernek ve vakıfların eğitimdeki ağırlıkları artırılmalıdır. Ancak “sivilleştirme”, özelleştirme anlamına gelmemektedir. Bilakis özelleştirmeyle bozulan eşitliğin sağlanması için eğitimdeki kamu payı daha fazla artırılmalıdır. İlköğretimin zorunlu kılınmasına rağmen zorla “bağış” alınması, okulların zoraki bağışa mahkûm edilmesi bir başka yarasıdır sektörün.

 

Eğitimin içeriği anne-baba tarafından değil de devlet tarafından, ideolojik gerekçelerle belirlendiğinde sistemin yetiştirdiği insanlar, hayatı huzurla yaşayacak ve başarıyla yürütecek donanımdan yoksun, maddi ve manevi yeterliliğe ulaşamamış nitelikte olmaktadırlar. Ülkenin ekonomik olarak geri kalmasında veya yaşanan işsizlikte yanlış eğitim politikasının payı inkâr edilemez. Bugün bütçeden en yüksek pay, eğitim sistemine ayrılmaktadır. Eğitim sisteminin, ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasındaki payı, bütçeden kendisine ayrılan payın çok altında kalmaktadır.

 

Bu kadar yıldan sonra hâlâ 1920 ve 30’ların faşizm furyasından kalma Tevhid-i Tedrisat yasasının varlığını sürdürmesi kadar utanç verici bir durum tasavvur edilemez. 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat yasası, eğitim sistemindeki birliği sağlamaktan öte, toplumdaki çok kültürlü sivil eğitim kurumları ve geleneğini yok etmeyi amaçlamış, bunun sonucunda ise ırkçı ve tek tipçi bir eğitim anlayışı geliştirilmiştir.  Benzeri bir yasanın varlığını sürdürdüğü kıyıda köşede unutulmuş her hangi bir diktatörlük bulunmakta mıdır, bilinmez. İdeolojik şekillendirmenin en bariz biçimde görüldüğü Tevhid-i Tedrisat yasasıyla İslami eğitim verilen medreseler yasaklanmış, böylece toplumun geleneksel bağlarında görülen çözülmenin olumsuz sonuçları pek çok olayda kendini göstermiştir. Üstelik helvadan yaptıkları putlara önce tapınan, sonra da acıkınca yiyen cahiliye insanları gibi kendi yasalarına yine kendileri uymaz ve askeri eğitim, tedrisattaki tevhidin dışına çıkarılır.

 

Bu kadar yıldan sonra sistemin her alanda tel tel döküldüğü görülmektedir ki bunun hem sebebi hem de sonucu olarak eğitim sistemine dikkat çekmek gerekir. Türkiye temel sorunlarını halledecekse buna eğitimle başlamalıdır. Öncelikle ideolojik eğitim vermekten vazgeçmeli, tek tipçi eğitimden uzaklaşmalı, eğitimin içeriğini anne-babaya rağmen belirlemeye kalkışmamalıdır. Ahlâklı insan ve iyi Müslüman olmayı hedeflemenin yanında yeteneklerini geliştiren, üretim verimliliğini artıran bilgi ve melekelerle donatmayı hedeflemelidir. Toplumun değerleriyle barışık, kültürel farklılıkları gözeten, adalet dairesindeki tercihleriyle yeni bir toplumsal diriliş ve yeşermenin tohumlarını atmalıdır.

 

Ahmet Gündoğdu / Eğitim Bir-Sen Başkanı              

Tevhid-i Tedrisat, devletin eğitimi tekelinde tutmasıdır. Maarif vekaleti ile eğitimi düzenleyen MEB’dir. Devlet işe yanlış başlıyor. İdeolojik eğitimi dayatan devlet, özel eğitimi yasaklayıp kendisi belirliyor. Bu, özgür eğitime engel bir yapıdır. Örneğin; Fen lisesi açabilirsin, Anadolu lisesi, Özel Anadolu lisesi veya Kolej açabilirsin ama Özel İmam-Hatip açamazsın. Dolayısıyla dayatma, yasaklama, engellemeler devam ediyor.

 

Aslında bu, YÖK’le birlikte başlayan bir durum. YÖK kuruldu, özel eğitim bozuldu. Darbenin ardından 1980 Anayasasının 130-131. maddesiyle YÖK Anayasal kurum özelliğini kazandı. Anayasal uygulamaya göre temel hakları çiğneme yetkisinin verildiği bir sistem ihdas edildi. Dolayısıyla devlet, kendi koyduğu yasağı çiğniyor. Hâlbuki 2547. madde ile YÖK’ün yetkileri tanımlanmıştır. Ancak bugün Başkan veya Rektör istedikleri gibi yetki kullanıyorlar.

 

Meseleye din eğitimi boyutuyla bakıldığında anayasa ve evrensel değerler açısından ana-babanın velayet yetkisi var. Ama ana-babalara bu hak tanınmıyor. Örneğin; Din kültürü ve ahlak bilgisi teori dersidir, din eğitimi değildir. Fakat mevcut uygulamalarla ana-babanın evrensel hukuku, anayasal hakları engellendi.

 

Okul öncesi eğitim aslında sorun değil. Eğitimin dayatmadan geçiyor olması sorundur. Darbe sonrası alınan kararlarla dayatma yapıldı. Biz 8 yıllık eğitime karşı değiliz. Altyapınız varsa 10 yıla da çıkarırsınız. Ancak halktan korkan zihniyet, imam-hatiplerin orta kısmını kapatayım derken meslek liselerini de katsayıya alıp, çıraklık ve din eğitimini baltaladı. Oysa eğitimin süresi, halkın değerleri ve bilimsel yaklaşımlar doğrultusunda, aklın rehberliğinde uzatılmalıdır. Aynı tezgâhtan geçen, sorgulamayı esas almayan bir eğitim sisteminden vazgeçilmelidir.

 

Biz eğitimin Türkçe olmasından memnunuz. Ortak dille eğitim, iş hayatı açısından da gerekli. Bununla birlikte diğer dillerin de öğretilmesi, devletin buna destek vermesi meselesini konuşmamalıyız bile. Devlet bu hizmeti vermelidir. TRT Şeş açıldı, kıyamet kopmadı.

 

Dışlayan devlet değil, kucaklayan devlet olursa devlet-millet kaynaşması sağlanır. Etnisiteye dayalı ayrım olursa sıkıntı yaşanır. Çocuklara sözde değil, özde eğitim verilmelidir. Ahlaklı, erdemli nesiller yetiştirmeyi esas almayan bir eğitim sisteminin hiçbir önemi yok. Bugün tek amacı test çözmek olan bir gençlik oluştu. Dolayısıyla eğitim sisteminin önündeki engellerin kaldırılmasını sağlayan, eğitimde fırsat eşitliğini sağlayan, toplumsal tehdit algısıyla kurumları tekelinde bulundurmayan, kuvvetler ayrılığını esas alan, insanı, insan hak ve özgürlüklerini merkeze alan bir anayasa zaruridir. 

 

Yusuf Tanrıverdi / Özgür Eğitim-Sen Başkanı

Osmanlı bir din toplumuydu. Tevhid-i Tedrisat, Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte seküler temelde dini dışlayan, dini yönetimden ve toplumsal yapıdan soyutlayan bir dizi operasyon gerçekleştirdi. Ulus devletler, eğitimi halkı değiştirme ve ideolojik transferin aracı olarak kullandılar. Eğitimi sanal değerler noktasında halkı araçsallaştırarak kullandılar. İdeolojik eğitim sistemi uygulandı. Buradaki amaç insan yetiştirmenin ötesindedir. Osmanlı’da medreseler vardı, buralarda İslami ilimler tahsil ediliyordu. Fenle ilgili okullar da oluşturulmaya başlanmıştı. Azınlıklar da kendi inançlarını yaşamak ve yaymak noktasında kendi okullarını açabiliyorlardı. Osmanlı özgürlükçüydü, Cumhuriyet’ten ileriydi. Ancak ulus-devlet yapısındaki tek tipçilik, farklılıkları örttü. Yani esas olarak seçilen etnik unsur neyse herkes ondan olacak. Tevhid-i Tedrisatla okullar MEB çatısı altında toplandı. Laik-seküler hale getirildi. Eğitim sistemi, Türk etnisitesi temelinde asimilasyon içeriyordu.

 

1945’lere kadar pozitivist felsefe ile hareket edildi. Ancak izlenen bu politika tutmadı. Bunun yerini “yok etme; kontrol altına al ve kullan” formülü aldı. Sünni-Türk imajı ile bir bilgi verilmeye çalışıldı. Farklılıklar yok sayıldı.

 

BM’nin çocuk hakları sözleşmesine göre çocuk devletin değil, ailenindir. Devlet müfredat belirlerken, onun kültürüne, manevi değerlerine aykırı bir müfredat belirleyemez. Ancak totaliter anlayış, çocuğu özne değil araç olarak görür ve çocuğu kendisine ait sayar, dinini, etnik kimliğinin, giyimini kuşamını belirler. Yani kendisine tanrısal bir güç atfeder. Özü itibariyle evrensel ahlaki değerler açısından çocuk ailenindir. Ailenin izni olmadan çocuğu herhangi bir eğitim modeli dayatılamaz. Örneğin Batı’da eğitim zorunludur ama tercih serbesttir. Ancak mevcut unsurlardan “yeni bir millet yaratma”, seküler kimlikle toplum inşa etme iddiası temelindeki faşizan anlayışa göre ana-baba da devlete aittir. Buna göre herkes ulus-devletin değerlerini yaşatmak için yaşamalıdır. Dolayısıyla bugünkü eğitim sisteminde velilerin görüşü alınmıyor, okul kültürü ile aile kültürü çatıştırılarak bir değişim sağlanmaya çalışılıyor. Hâlbuki sisteme “çocuk benim, çocuğu ben eğiteceğim, sen bana hizmet vereceksin” denilmelidir.

 

Okul öncesi eğitim yaşının aşağı çekilmesi de tamamen ideolojiktir. Devlet totaliter. Hayatın her alanını doldurmaya çalışıyor. Oysa özgür bir toplumda, devletle milletin barışık olduğu bir toplumda bugünkü gibi mitleştirilmiş bir okul anlayışına yer yoktur. Ancak ulus-devlette tüm roller sahiplerinden çalındı ve devlete verildi. Ana-babanın, imamın yerini öğretmenler aldı. Cami-okul, imam-öğretmen ikilemi bu açıdan oldukça anlamlıdır. Bu doğrultuda öğretmenler değişim görevlisi olarak kullanıldı.

 

Bugün ana-babalar çocuklarını okula göndermekle onların ahlaklı, erdemli, bilgili olarak geri döneceğini umuyorlar. Oysa ana-babanın yerini okul dolduramaz. Gerçek anlamda bir eğitim ancak özgür bir ortamda verilebilir. Öğretmen, ahlaki bir model olamaz. Öğretmen ancak okulda öğretmenlik yapabilir, okul bununla sınırlandırılmalıdır.

 

Bugün liselerin dört yıla çıkarılmasının nedeni ekonomik krizdir. Her sene binlerce öğrenci üniversite kapılarına yığılıyor. Bunun bir nebze de olsa önüne geçebilmek için liseler bir nevi bekleme salonu olarak kullanılıyor. Eğitim kalitesiz, bunun nedeni ise insanı, ahlakı, erdemi önemsemeyen, ideolojik dayatma içeren eğitim modelidir. Bunun yerine özel okullara izin verilmeli, devlet kendisini rekabete açmalıdır. Bugünkü özel okullar aslında “özel” değildir. Çünkü müfredatı devlet belirliyor. Özel okullar istedikleri dilde eğitim yaparlar, bu, talep meselesidir. Talep olduğu sürece buna devam ederler. Devlet özel okulları denetler ama yönlendiremez. Özel okullarda da temel insan haklarını ihlal eden bir müfredat uygulanamaz. Bu yanın sıra kamu okulları vardır. İsteyen çocuğunu özel okula, isteyen de kamu okullarına gönderir. Böyle olursa başörtüsü ve Kürt meselesi de dâhil ortada hiçbir sorun kalmaz.

 

Bugün okullarda Arapça, Kürtçe, Farsça ve Osmanlıca dersleri verilmesinde hiçbir sakınca yoktur. Devlet özgürlükçü, demokrat yapıda bu taleplere cevap vermelidir. 

 

İsmail Hakkı Akkiraz / Şuurlu Öğretmenler Derneği Başkanı

Bugün Türkiye, bölgesinde önemli bir ülke, hem dünyadaki gelişen olaylar bakımından hem de dış merkezlerin kendi üzerindeki niyetleri, projeleri bakımından önemsenen bir ülke. Dünden bugüne eğitim sistemimizin geçirdiği evreler farklılık arz etti. Yazılı metinlere bakıldığında T.C. eğitim sisteminin temelinde MEB temel kanunu 4. maddede beyan edilen hususlar, çocuklarımızın maneviyatçı çizgide yetişmesini öngörüyor. Biz yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz. Eğitimle ilgili yasaların buna uygun hazırlandığı kanısındayız. Ancak uygulamalar farklı. İttihat ve Terakki çizgisi, işbirlikçilik esasına dayanıyor, dolayısıyla yürütme ve uygulamalar işbirlikçilik çizgisinde. Yazılı metinlere rağmen zihniyet krizi geçirmekteyiz. Lozan’da İsmet İnönü’nün ve Lord Curson’un da  danışmanı olan Yahudi Haham Haim Nahum doktrini –ki, bu doktrin yedi maddeden oluşmaktadır- Türkiye’nin aç bırakılması, dininden uzaklaştırılması, yumuşak lokma haline getirilmesi, bölünüp parçalanması ve her bir lokmanın İsrail’e vilayet haline getirilmesini öngörüyor. Buna bağlı olarak, İttihat ve Terakki çizgisi, izlenen politikalar üzerinde etkili oldu. Dolayısıyla bunun eğitim sistemi üzerinde de bir etkisi var. Çocuklar temel değerlerden uzak, materyalizmin yansıması olan evrim anlayışı çerçevesinde yetiştirilmek isteniyor. Temel problem, Türk milletinin temel manevi dinamiğini oluşturan değerlerden uzak yetiştirilmesidir. Bu da bir mücadeleyi gerektirir. Bu mücadelenin etkileri görülmektedir.  

Allah korkusundan yoksun olduğu için cani ruhlu çocuklar yetişiyor. Çocuklara insan, vatan, bayrak sevgisi gibi -ki, bunların temelinde din duygusu yatıyor- değerler üzerinden doğru bir maneviyat dersi verilseydi bunlar yaşanmazdı. Bizim temel yaklaşım tarzımız bu. Tek çözüm, Anayasanın 21. maddesine göre çocuklara din eğitimi devlet tarafından verilmesidir. MEB Talim Terbiye Kurulu vasıtası ile din kültürü dersleri gerçek boyutu ile İslam dersi olarak verilmelidir, ayrıca ahlak dersleri olmalıdır. Ancak AB yasaları çerçevesinde ayetler sansürleniyor, “ılımlı İslam” projesine uygun düzenlemeler getiriliyor. Ders kitaplarında ilme, akla, gerçeğe uymayan şeyler ayıklanmalı, ilmi verilere uygun hale getirilmelidir. Bakın biz bir zamanlar İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Batuta, Harizmi gibi şahsiyetler çıkarmışken bugün eğitim sisteminin çıkardığı ele avuca gelen bir şey yok. Meclis Araştırma Komisyonu’nun yaptığı araştırmanın sonucuna göre bugün çocukların çoğu güvenlik korkusuyla okula silahla geliyor. Bu araştırmanın sonuçları geçen sene yayınlandı.

Haber: Muhammed Harun-Atilla Fikri Ergun / Özgün Duruş Gazetesi

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim