• BIST 106.843
  • Altın 142,635
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 30 °C
  • İzmir 32 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Şinasi Gündüz'ün Kaleminden Hacc! II

Şinasi Gündüzün Kaleminden Hacc! II
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şinasi Gündüz gün gün Hac izlenimlerini yazdı.
II BÖLÜM

Ümmet yerlerde...

Mescidde bir şey dikkati çekiyor: Her taraf kadınlı erkekli uzanmış, kestiren kişilerle dolu. İnsanlar buldukları serin bir gölgelikte uzanıp uyuyor; kimileri bir köşede kıvrılmış halde kimileri ise cemaatin geçiş yolları da dahil boylu boyunca uzanmış halde... Asya’dan Afrika’ya hemen her ülkeden Müslümanları bu şekilde görmek mümkün. Kadınlı erkekli sereserpe uyuyanlar arasından geçiş bazen zorlaşıyor. İhramlı kişiler tavaf mekanına ulaşmak için zaman zaman uyuyan kadın ve erkeklerin üzerlerinden atlamak durumunda kalıyor. İnsan bunu gördüğünde “ümmet yerlerde...” diye düşünmeden edemiyor. Bu ümmet mi zulme karşı dik duracak ve dünyaya örnek bir medeniyet inşa edecek, diye zihnimizden geçiyor. Hani bir deyişte olduğu gibi: Kendisi himmete muhtaç bir dede, kime himmet ede! Tavaf sonrası yanımdaki dostum bu gerçekten hareketle vurguluyor: “İşte ümmetin hali bu... Bunlarla, bunları eğiterek birşeyler yapmak durumundayız.”

İkindi sonrası Mekke’yi tepeden gören bir yerdeyiz. Mekke’nin önemli bir kısmı ve Nur Dağı görülüyor. Nur Dağı’nın Hira mağarasını barındıran zirvesi bütün heybetiyle sağımızda yükseliyor. Hz. Peygamber’in buradan baktığında Kâbe’yi gördüğü anlatılıyor... Bulunduğumuz yerden solumuza düşen Harem tarafına baktığımızda ise, her yerden dikkati çektiği gibi ilk bakışta Zemzem Tower gözümüze çarpıyor. Gözlerimiz Kâbe’yi, Beytullah’ı arıyor, ama göremiyoruz; çünkü Ebû Kubeys tepesine dikilmiş kralın sarayı ile Ecyad kalesi yerine dikilen Zemzem Tower, Kâbe’nin görünüşünü engelliyor. Tepeden bakıldığında Mekke’nin köklü bir tarihe sahip olan bir kent olduğunu düşünmek neredeyse imkansız... Çünkü düzensiz ve iğreti bir planlama ile yapılan oteller bütün şehri kuşatmış. Beytullah gibi birkaç istisna dışında şehrin tarihle irtibatını sürdürebilecek bütün yapılar ve mekanlar, hatta tepeler ve dağlar bile yok edilerek yerini yeni yapılaşmalara bırakmış. Gördüğümüzde bizi hâlâ tarihle buluşturabilen mekanlardan biri olan ve validemiz Hz. Hatice’nin mezarını da bağrında barındıran Cennetu’l-Mualla uzaklardan görünüyor... Şehre baktığınızda tarih kitaplarından okuduğunuz Mekke ile ilgili olaylara ilişkin mekanlar gözünüzün önüne gelmiyor. Hz. Peygamber ve erken dönem İslam tarihinde bu şehirde yaşanan olaylara ilişkin mekan, yalnızca gözünüzü kapattığınızda zihninizde canlanıyor. Bugünün Mekkesi tarihle bağı koparılmış bir şehir; bir bacağı kırılmış bir sehpa gibi...


Tepeden dönüşte, otellerin yanı başında yol kenarında rastgele kurulmuş küçük derme çatma çadırlar ve arasında yemek pişiren bazı siyahi gruplar dikkati çekiyor. Sanırım otelde kalacak parası olmayan hacı adayları... Kur’an’da “gitmeye yol bulabilenler için...” kaydıyla vurgulanan hac, hali vakti yerinde olanlara farz bir ibadet olarak bilinir; ancak hali vakti yerinde olanlar da konaklama imkanları dikkate alındığında farklı farklı besbelli... Kâbe’yi tepeden gören beş yıldızlı otellerde oda servisli açık büfe imkanlarla hac yapanlar bir tarafta, şehrin ücra izbe yerlerinde kendi kurdukları derme çatma çadırlarda ya da yolların kenarlarında sağa sola serdikleri sergiler üzerinde kalanlar diğer tarafta... Bu açıdan bakıldığında hac, farklılıklar arasında yaşanan çelişkileri de bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor...

Mekke’deki müzeyi ve Hudeybiye’yi görmeye gidiyoruz. Mihmandarımız uzun yıllardır Mekke’de... Cennetu’l-Mualla’nın yanından geçiyoruz. Biraz sonra sağımızda kalan bölgenin bir zamanlar Ebu Leheb’in cesedinin atıldığı Mekke’nin çöplüğü olduğunu öğreniyoruz. Burada yakın zamanda inşa edilen bir mescidin, bulunduğu yöreden hareketle bazıları tarafından Ebu Leheb mescidi gibi garip bir adlandırmayla isimlendirdiğini öğreniyoruz. Fesubhanallah... Allah’a secde edilen bir mekan olan mescid, nasıl olur da Allah’ın ve Resulünün düşmanı Ebu Leheb’in adıyla bir arada zikredilir? Cehaletin bu kadarına pes doğrusu... Allah’ım aklımıza mukayyed ol! Mesed suresini okuyoruz: “Ebu Leheb’in elleri kurusun ve kurudu da...”

Yolda mihmandarımız Hz. Peygamberin risalet öncesi dönemde de korunmuş olduğundan söz ediyor ve hatta her yaşında ayrı bir melek tarafından korunduğunu söylüyor. Bunun kaynağının ne olduğunu sorduğumuzda, “bazı kaynaklar” diyor... Akşam vakti girdiğinden Hudeybiye’ye gitmek mümkün olmuyor. Namazı bir mescidde kıldıktan sonra Mescid-i Haram’a ve Beytullah’a ait çeşitli eski eserlerin sergilendiği Mekke müzesini geziyoruz. Bizde oluşan kanaat: Topkapı Sarayındaki mukaddes emanetler kısmı buradan daha zengin gibi...

Dönerken sohbet devam ediyor. Mihmandarımız, Ebu Davud’da yer alan bir hadisten hareketle Hz. Peygamber döneminde Kâbe’de bir boynuz bulunduğundan bahsediyor ve bazı kaynaklara göre bunun Hz. İbrahim’in kurban ettiği koça ait olduğunu, zira Hz. İbrahim’in Alah tarafından gönderilen koçu kurban ettikten sonra başını Kabe’ye koyduğunu söylüyor... Bu rivayetin sıhhatine itiraz ediyoruz; Hz. İbrahim gibi tevhid mücadelesinde simge bir şahsiyetin, putlar kıran bir peygamberin, Allah’a ibadet, secde ve ruku amacıyla inşa edilen Beytullah’a bir hayvan başını koymasının İslamın tevhid akidesine ters olacağını belirtiyoruz... Sohbet ve tartışma halk dindarlığındaki türbe, yatır ve ziyaret yerleri gibi mahallerde dua etme, kurban kesme, mum yakma, dilek tutma gibi konulara geliyor. Bu ve benzeri hurafelerin İslam dışı olduğunu söylüyoruz. Arkalardan bazı itirazlar geliyor; birisi bırakın yapsınlar, birşey olmaz, ben onların imanına kefilim kabilinden sözler söylüyor. Yatır, türbe v.s. yerleri ziyaret ve tazime dayalı halk dindarlığını savunanlarla tartışma uzayıp gidiyor... Allahümme innî berîumminelcâhilin...

İyyake na’budu ve iyyake nestain, “yalnız Sana ibadet eder yalnız Sen’den yardım dileriz”, Va’budullahe vela tüşrik bihi şey’en, “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın”. Anlaşılan Kur’an ve Sünnet’e dayalı İslam mesajının temeli olan bu hususu, yani yalnızca Allah’a ibadet etmek ve O’na şirksiz ve şeksiz iman etme ile yaşamımızı buna göre yapılandırmanın önemini yeterince kavramamışız.

Akşam sohbette arınmadan bahsediyoruz. Her tür cahiliye adetinden arınmanın, kendimizle yüzleşmenin, kendimizi muhasebe etmenin öneminden... Buna o kadar çok ihtiyacımız var ki...

1 Kasım 2011 Salı

Bugünden itibaren Harem’e giden servis araçları iptal edildi. Dolayısıyla Harem’e gitmek için ya yürümek ya da taksi tutmak gerekiyor. Bu durum Harem’e uzak mesafelerdeki Hacı adaylarının önemli bir kısmının zamanlarını otellerde geçirmesine neden oluyor. Ancak Harem yine her zamanki gibi kalabalık. Harem’e gidip, nispeten sakin olan en üst katta tavaf yapıyoruz...
İzmir bölgesinden bir grupla sohbet öncesi, kafile başkanı ve grup başkanlarıyla konuşuyoruz. Yaptıkları görevin zorluklarından söz ediyorlar. Çok yaşlı, hasta ve alzeimer hastası olan hacı adaylarının görevlilere yaşattıkları zorluklardan ve sıkça kaybolan hacı adaylarının durumlarından... Kafiledeki yaş ortalamasının kaç olduğunu sorduğumuzda 60 yaş civarı cevabını alıyoruz.

Seksenin üzerinde olan epey bir kişi olduğunu da sözlerine ekliyor. Görevlilerin işi gerçekten de çok zor... Bizim insanımız haccı, yaşamında bir kez eda edeceği “bir borç” olarak görüyor ve kendisine göre “bu borcu ödemeyi” yaşamının son anlarına bırakıyor. İşimi gücümü yoluna koyayım, çoluk çocuğun mürüvvetini göreyim falan derken yaş hızla ilerliyor ve buna bir de hac bekleme süresi eklenince ancak 60 yaşlarında hacca gelme imkanı buluyor. Doğal olarak bu ve üzeri yaş da bedensel açıdan çeşitli sıkıntı ve hastalıkların ortaya çıktığı ya da arttığı bir dönem... Kesinlikle halktaki hacca ilişkin algıları sorgulamak ve olması gerektiği şekilde yeniden inşa etmek lazım. Haccın bir borç değil, “yol bulabilenlerin” bir an evvel yapması gereken bir sorumluluk, ötelenmemesi gereken bir görev olduğu anlayışını yerleştirmek gerekiyor. Yaşamımızda en az işimize, ailemize, çoluk çocuğumuza karşı görevlerimiz kadar önemli olan bir sorumluluk...

2 Kasım 2011 Çarşamba

Arafata birkaç gün kala herkes zihinsel olarak buna hazırlanıyor. Kafilelerin Arafat bölgesine intikali ve buradan dönüş ile şeytan taşlama olarak adlandırılan cemerat, öteden beri hac organizasyonunu yürütenleri düşündürüyor. Geçmiş yıllarda zaman zaman yaşanan sıkıntılar ve izdihamlar, bunların tekrar yaşanmaması için çeşitli önlemler almaya sevketmiş. Dolayısıyla Türkiye’den gelen kafilelerin sorunsuz şekilde Arafat’a intikalleri ve buradan dönmelerinin sağlanabilmesi için toplantı üstüne toplantı yapılıyor.

Trabzon’dan gelen kalabalık bir grupla sohbet ediyoruz. Haccın, tavafın, arafatta vakfenin ve şeytan taşlamanın anlamlarını konuşuyoruz.

3 Kasım 2011 Perşembe

Bugün biraz rahatsızlık nedeniyle tavafa gidemiyoruz... Arafat’a, cemerata ve ziyaret tavafı ile sa’y’a bedensel olarak hazırlık yapmak lazım; aksi taktirde hasta halde bunları yapmak oldukça zor olacak... Harem civarına bütün araç girişlerinin askıya alındığı söyleniyor. Buradaki günlük gazetelerde, Mekke’nin her tarafının Harem hükmünde olduğu, dolayısıyla Mekke’deki herhangi bir mescidde kılınan namazın Harem’de kılınmış hükmünde olacağı vurgulanıyor. Kuşkusuz bundaki amaç, Mekkeyi dolduran hacı adaylarının Harem’de yol açabilecekleri izdihamı önlemek. Gerçi Harem civarına araç girişinin ve özellikle servislerin askıya alınması, Mekke’nin kenar semtlerindeki otellerde kalan Hacı adaylarının önemli bir bölümünün Harem’e gidişini sınırladı. Ama yine de bu tarz uyarılarla olası izdihamlar önlenmeye çalışılıyor...

4 Kasım 2011 Cuma

Bugün tevriye günü; öğle sonrasından itibaren gruplar halinde Arafat’a çıkılacak. Develerin topluca suya salınmasına da tevriye deniyor. Bugün hacı adaylarının ihrama girerek akın akın Arafat’a doğru yola çıkacakları gün...

Mekke’deki ikinci Cuma namazımızı Aziziye bölgesindeki bir camide kıldık; zira buradan Harem’e gitmek için tünellerden yürüyerek geçmek, Arafat öncesi ciddi hastalanma riski taşıyor... Namaz vaktini beklerken yanımızda oturan birkaç kişi tavaftan ve Hacerü’l-Esved’i musafaha etmekten söz ediyor. Bunun için yapılan itiş kakıştan... Kur’an’ın velâ refese veâa fusuka velâ cidale fil hac... ifadesini hatırlatıyoruz. İçlerinden birisi, “ama” diyor “şöyle bir olay anlatılıyor: Cebrail birgün üstü başı, kanatları toz toprak içinde Hz. Peygamber’e gelmiş. Hz. Peygamber, ‘nedir bu hal, nereden geliyorsun’ deyince, ‘biraz önce bir grup melekle Beytullah’ı tavaf ediyorduk ve Haceru’l-Esved’e dokunmak için yapılan mücadele esnasında böyle oldu’ demiş”. Estağfirullah... Bunun açıkça Cebrail’e bir iftira olduğunu söylüyoruz... Kur’an’da Hac esnasında itiş kakışın haram kılındığını tekrar hatırlatıyoruz.

“Hac Arafattır”

Akşamla birlikte yeni gün başlıyor olduğundan Arafat gününe girmiş oluyoruz... Yatsıyı kıldıktan sonra Hac için ihrama giriyoruz, iki rekat namaz kılıp telbiye getiriyoruz: Lebbeyk allahumme lebbeyk... Yeniden ihram yasakları başlıyor... Otobüslerle Arafat’a doğru yola çıkıyoruz; yollar tıklık tıklım. Mekke boşalıyor, herkes Arafat yolunda... Yürüyenler, otobüsler ve diğer taşıtlarla gidenler... Bindiğimiz otobüsün sağından solundan hemen her tarafı ihramlı kişilerle dolu araçlar geçiyor. Araçların içi yanında üzerleri de balık istifi üst üste ihramlılarla dolu... Bazı araçların arka kısmında bir elleriyle araca tutunmuş yanyana duran kişiler ilginç bir görüntü oluşturuyor... Bu arada yol kenarlarında Arafat’a yürüyerek gitmeyi tercih eden gruplar dikkati çekiyor. Anlaşılan herkes bir yolunu bularak Arafat’a yetişmeye çalışıyor.

Yaklaşık 25 km’lik yolu araçla iki saati aşkın bir zamanda aşarak Arafat sınırlarına ulaşıyoruz. Arafat sınırları “Arafat burada başlıyor” anlamına gelen Arapça ve İngilizce yazılar taşıyan tabelalarla belirlenmiş. Arafat’a giren yolların birinden geçerek Türkiyeli hacılara ayrılan mekana geliyoruz. Arafat alanı çeşitli ülkelerden gelen hacılara paylaştırılacak şekilde belirlenmiş. Her ülkeye belirlenen alanı o ülkenin ulusal sembollerinden anlamak mümkün. Bununla birlikte ulusal organizasyonlar yerine bir başına gelmiş hacıların bulabildikleri her boş alanda kendilerine bir gölgelik oluşturarak ya da bir çadır kurarak yerleştiklerini görmek de mümkün.

Hz. Peygamber “Hac Arafattır” diyor. “Arafatta vakfe” Hacla ilgili menasiklerin adeta bel kemiğini oluşturuyor. Bir başka açıdan Arafat adeta bir “mahşer provası” olarak tanımlanıyor. İnsanların yalnızca ihramları içinde, zenginlik, unvan ve benzeri değerler olmaksızın yalnızca yanlarında getirdikleri hata ve sevaplarıyla yapıp ettiklerinin hesabını verecekleri hesap gününün provasını yaptıkları düşünülüyor. Gerçekten Arafatın olması gereken anlamı da budur... Ancak burada dolaşarak kurulan çadırlarla gölgelikleri ve buralarda kalanları incelediğinizde, sahip olunan sosyal statülerle unvan ve değerlerin bir şekilde buraya da taşındığını ve burada da etkisini sürdürdüğünü görüyorsunuz. Öyle ki bir köşede ya da sıradan bir gölgelikte oturan, dua eden ya da yatıp uzananlar yanında, altı halılarla ve üç tarafı sedirlerle döşenmiş çadırlarda kalanlar dikkat çekiyor. Açık alanda bekleyenler yanında görkemli klimalı çadırlarda bulunanlar insanı düşündürüyor... Sıradan “hacılar” yanında “hacı beyler” ve VİP hizmet alan “hacı beyefendiler” burada yanyana... Sosyal yaşamımızdaki farklılıklar Arafat’a taşınmış...

5 Kasım 2011 Cumartesi

Gecenin ilerleyen bir vaktinde bir dostumla Arafatta dolaşıyoruz, Cebelu’r-Rahme’ye doğru yürüyoruz... Aynı istikamete doğru yürüyen birçok grubun arasından geçiyoruz. Dillerde telbiye ve tekbir: Lebbeyk allahümme lebbeyk lebbeyke la şerike leke lebbeyk... Allahu ekber Allahu ekber la ilahe illallahu Allahu ekber... Gerek telbiyede gerekse tekbirde Allah’ın mutlak birliği, hiçbir konuda hiçbir şerikinin olmadığı sürekli vurgulanıyor. Cebelu’r-Rahme’ye geldiğimizde tepenin hemen her tarafında insanlar... Tepenin eteklerinde gördüklerimize inanamıyoruz: hemen her tarafta küçükten büyüğe üstüste dizilmiş taşlardan oluşan dikitler dikkatimizi çekiyor. Kadınlı erkekli insanlar eğilmiş, sağda solda buldukları taşları üstüste dikmeye çalışıyorlar...

Bir kısmı ise topladıkları bazı taşları çantalarına koyuyorlar... Neden bunu yaptıklarını anlamak için yanımdaki dostum oradaki bir satıcıya soruyor, sonra da bu taşları dikenlere... Aldığımız cevaplar çeşitli: birçoğu yakınlarının da Hacca gelmesi için dilek tuttuklarını söylüyor, diğerleri ise çeşitli dilekleri için bunu yaptıklarını belirtiyor... Birisi ise anlamını bilmediğini, ama diğerlerinin bunu yaptıklarını gördüğünde kendisinin de bunu yaptığını söylüyor... Onlara bunun şirk olduğunu, haram olduğunu söylüyoruz; istenilenlerin doğrudan Allah’tan istenilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Bir kısmı dinliyor, bazısı gülüyor, bazısı ise hiç dikkate almayarak uzaklaşıp yine bulduğu taşlarla dikitler oluşturmaya çalışıyor. Yapılan dikitlerden gördüklerimizi ayağımızla yıkarken, dostumla konuşuyoruz: Yalnızca Allah’a kulluğun ve Onun şeksiz şirksiz uluhiyetinin vurgulanması gereken bir yerde insanlar taş dikitlerle dilek tutuyor, Arafat’ın taşlarından medet umuyor... Dillerindeki telbiye ve tekbire rağmen kalplerine ve davranışlarına başka şeyler, başka değerler hakim. Telbiye ve tekbirde söylenen şeyler dillerden kalplere, duygulara, tavır ve davranışlara inmiyor. Bu ne yaman çelişki... Kur’an’daki “Ey iman edenler: Allah’a, Resulüne ve onun size getirdiği kitaba ... iman edin” ve “Allah’a ibadet edin ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın” tarzı ilahi hitapları hatırlıyoruz.

Dostumla bu gördüklerimiz karşısında üzgün ve düşünceli şekilde Cebelu’r-Rahme’den ayrılıp tekrar konaklayacağımız yere dönüyoruz. Yürüyüş yolumuzda bu defa sağda solda oturanlar ya da arasından geçtiğimiz kurulu çadırlar etrafında her tarafa rastgele atılmış çöpler dikkatimizi çekiyor. Mekke’nin her tarafı gibi burası da çöpten adeta geçilmiyor; İslamın en kutsal mekanlarının çerçöp içinde olması çok üzücü...

Konaklayacağımız yere ulaştığımızda zaman epey ilerlemiş... Dostumla ayrılıyoruz... Yılda sadece bir günü kapsayan bu zaman dilimini elden geldiğince dolu dolu geçirmem gerektiğini içimden geçiriyorum; dolayısıyla uyumamalıyım. Çadırlarda ışıklar kapatılmış, insanlar rastgele uzanmış uyuyorlar. Dışarıda dolaşarak bulabildiğim ışık ortamında Kur’an okumaya ya da oturarak, yürüyerek tefekkür etmeye çalışıyorum. Bu şekilde dolaşırken zaman zaman bazı tanıdıklarla karşılaşıp selamlaşıyoruz... Haccın en güzel taraflarından birisi bu: Türkiye’nin her tarafından birçok tanıdığınızla ya da sizi tanıyanlarla karşılaşıyorsunuz.

Sabah namazı vakti... Namazın hemen ardından Diyanet’in merkezi sistem sabah programı başlıyor. Kur’an tilaveti yanında ilahiler arka arkaya epey devam ediyor... Türkiye’den gelen hacıların kaldığı bütün mekanlarda alabildiğine yüksek bir sesle program her yerden duyuluyor. Kaldığımız kısımdan ayrılıp İran ve çeşitli Arap ülkeleri gibi farklı ülkelerden gelen hacıların kaldığı mekanların içinden geçiyorum Arafattaki farklı renkleri farklı simaları görmeye, anlamaya çalışıyorum... Yolda zaman zaman büyük tırlar içinde çeşitli kurumların ikramları dağıtılıyor; insanlar itiş kakış bunları almaya çalışıyor.

Tekrar kaldığımız mekana dönüp dostlarla buluşuyoruz ve sohbet eşliğinde kahvaltı için birşeyler yiyebileceğimiz uygun bir yer bulmak için yürüyoruz. Mütevazi kahvaltımızı yaparken dostum, yanımızda oturan Suriyeli bir gençle konuşuyor: Moskova’da yaşayan, mühendislik eğitimini yarıda bırakarak kendisini İslam’a adayan birisi olduğunu söylüyor. Yakın ailesinden birçok kişi Suriye’deki son olaylarda katledilmiş... “Esat mutlaka gidecek” diyor. Türkiye’ye karşı hem çok müteşekkir hem de biraz serzenişli... “Türkiye, Esat ve ailesinin mal varlığını neden bloke etmiyor” diye soruyor ve “bunlar, Esat ailesinin Suriye halkından çaldıkları çünkü” diye ekliyor.

Kaldığımız kısma yeniden dönüyoruz. Kenarları açık bir gölgelikte otururken merkezi sistem program yeniden başlıyor. Hoparlörlerden ilahiler arka arkaya sıralanırken gözlerim gittikçe kapanıyor, oturduğum yerde sırtüstü uzanıyorum... Yaklaşık bir saat sonra tekrar gözlerimi açtığımda merkezi program hâlâ devam ediyor...

Arafe günü akşam güneş batımına kadar bir süre için bulunulan Arafatta içtenlikle yapılan dua ve yakarışlarla tövbe ve istiğfarların Allah katında geri çevrilmediği haber veriliyor. Bunun için kendimize yönelik yoğunlaşmak, tefekkür etmek, kendi muhasebemizi ve murakabemizi yapmak gerekiyor. Bunun için de biraz kendi kendimize kalmak... Ancak bu şimdilik pek mümkün gözükmüyor; zira bangır bangır bağıran hoparlörlerden yapılan merkezi yayın, değil kendimize yönelik bir murakabe ortamına, karşılıklı konuşmaya, sohbete, nasihate bile imkan tanımıyor.

Vakfe

Allah’tan, öğle ezanı öncesi yapılan konuşma ile merkezi yayın bitiyor. Biraz Kur’an okuyup, dua edip arkasından etrafımızdakilerle sohbete başlarken farklı kanallarla hacca gelen bazı dostlarla da buluşuyoruz. Arafatta dostlarla buluşmak, bir arada olmak ne güzel... Ezanla birlikte hep birlikte Hz. Peygamberin sünnetini takiben öğle ve ikindi namazlarını cem ediyoruz. Her çadırda ya da açık alanda ayrı ayrı cemaatler halinde kılınan namaz sonrası, merkezi yayın vakfe duası başlıyor.

Oldukça uzun olan ve duygusal bir üslup ve içerikle okunan duaya herkes ayakta amin diyor, duygulananlar oluyor. Dua bitiminde Türkiyeli hacıların bulunduğu mekandaki merkezi yayın bitiyor; ancak bu defa da yakınlarda olan İranlı hacıların merkezi yayın Arafat programı başlıyor. İranlılara has biraz mersiye biraz ağıt karışımı ilahiler ve münacaatlar öğle sonrası uzun süre devam ediyor...

Dostlarla bazı kafileleri dolaşıp kısa sohbetler yapıyoruz; Arafatın öneminden, tövbe ve istiğfardan, kendimizle yüzleşmenin ve Allah’a kalbini açmanın nasıl olması gerektiğinden bahsediyoruz, soruları cevaplıyoruz... Daha sonra dostlarla buluşup Hz. Peygamberin sünnetine uygun şekilde Arafat sonrası Hac menasiklerini yapmayı kararlaştırıyoruz.

Meş’aru’l-Haram

Akşama doğru Arafat’ın Müzdelife tarafındaki sınırına doğru yürüyen sayısız kişinin arasına katılıyoruz. “Arafat burada son buluyor” tabelasına yakın bir yerde tekrar konaklıyoruz; namaz kılıp bir müddet tekrar vakfe yapıyoruz. Gün batımı yaklaştıkça insanlar büyük gruplar halinde burada toplanmaya başlıyorlar, etrafımız gittikçe doluyor. Tam gün batımı öncesi kalkıp hazırlanıyoruz, Arafat sınırına gidiyoruz. Sayısız insan, tıpkı yarışa başlayacak olan atletlerin start noktasındaki çizginin hemen gerisinde beklemeleri gibi bekliyorlar; kimse gün batmadan sınırı geçmiyor. Birazdan gün batımıyla birlikte kadın erkek, yaşlı genç, her ırktan ve her milliyetten insanlar akın akın telbiye getirerek Arafat sınırını geçip Müzdelifeye doğru zorlu bir yürüyüşe geçiyorlar. Dostlarla kendimizi akan kalabalığa bırakıyoruz... Arafat sınırındaki Nemire mescidi solumuzda kalıyor. Bir müddet yürüdükten sonra, Arafat’ın farklı çıkışlarından gelenler de topluluğa katılıyor; şimdi milyonlar halinde yürüyoruz, sanki Beytullah’ta tavafın en yoğun olduğu andaki kalabalıklar gibi... Bir taraftan telbiye ve tekbirler getirirken, bir taraftan böylesi bir ortamı bize yaşattığı için Cenabı Hakka hamdediyoruz. İşte Müslümanlar, işte ümmet... Herkes tek bir amaç için yürüyor, dillerden dökülen sözler de tek: Lebbeyk Allahümme lebbeyk lebbeyke la şerike leke lebbeyk... Allahu ekber Allahu ekber... Akın akın yürüyenler arasında adeta koşarcasına hızla giden gençler yanında tekerlekli sandalyelerde yaşlılar, kucaklarında bebekleri ya da ellerinde çocuklarıyla yetişkinler görüyoruz. Çeşitli Afrika ülkelerinden gelen siyahi gençler gruplar halinde yüksek sesle telbiye ve tekbir getirerek çevik adımlarla kalabalığı yararak geçiyorlar. Dostlar, “işte bunlar” diyor, “işte bunlar, inşaallah İslamın düşmanlarının tezgahlarını birgün parçalayacaklar..” Müzdelife yaklaştıkça yürüyenler sağdan sola göz alabildiğine çoğalıyor. Uçak pistini andıran yürüdüğümüz yoldan başka sağda ve soldaki engebeli arazide göz alabildiğine akın akın insanlar... Kur’an’daki feiza efadtum min arafatin fezkurullahe indel meşaril haram... “Arafattan sel gibi akın akın ayrıldığınızda Meş’aru’l-Haram’da Allah’ı zikredin...” ayetini hatırlıyoruz. Bu ayet, doğrusu ancak böylesi bir ortamda gerçek anlamıyla idrak ediliyor...

Arafatla Müzdelife arasındaki yaklaşık 7 km’lik yolu tamamladığımızda yatsı vakti girmiş oluyor. Artık Meş’aru’l-Haram’dayız... Bizden önce Müzdelife’ye gelip yerleşenleri görüyoruz; düz araziden tepelere kadar hemen her yerde sergilerini ya da çadırlarını kurarak yerleşmişler. Sağda yüksekçe bir mekanda, uygun bir yer bulup biz de sergimizi sererek yerleşiyoruz. Karşıda Meş’aru’l-Haram mescidi görünüyor. Etrafımız nispeten sakin... Etrafta epey bir seyyar satıcı dikkatimizi çekiyor. Dostlarla akşam yemeği niyetine çantamızda bulunan birkaç şeyi atıştırırken, oturduğumuz yerin çevresinden taşlarımızı da topluyoruz, cemeratta şeytanları taşlayacağımız taşları... Bu arada akın akın yürüyenler hızla Müzdelife’ye yetişiyor ve buldukları her yere yerleşiyorlar. Çok geçmeden etrafımızın hızla dolduğunu ve adeta bir çadır kenti andırdığını müşahede ediyoruz. Yürümekten yorulanların bir kısmı hemen uzanırken bir kısmı namaz kılıyor, bir kısmı vakfe yapıyor... Yaklaşık bir saat Müzdelife’de kalıyoruz, ayeti kerimede vurgulandığı gibi Rabbimizi zikrediyoruz; akşam ve yatsı namazını cem ederek kılıp bir müddet vakfe yapıyoruz.
Artık toparlanma vakti.. Bazıları Müzdelife’de geceyi geçirip sabaha doğru Mina’ya geçecekler, ancak dostlarla konuştuğumuz şekilde biraz kısa da olsa Müzdelife’den ayrılıyoruz. Eşyalarımızı toparlarken etrafımızda birileri sabırsızlıkla bekliyor; biz ayrılırken bıraktığımız yere hemen bir çadır kuruluyor. Mahşeri kalabalığın arasından zar zor geçip, Mina’ya ve oradan da Cemerat’a doğru olan yürüyüşe başlıyoruz.

Mina ve Cemerat

Müzdelife ve Mina arası yaklaşık 4 km, Mina’dan Cemerat’a kadar olan mesafe ise yaklaşık 5 km. Bu defaki yürüyüşümüz biraz zorlaşıyor; çünkü göz alabildiğine hemen her yerde oturan ve yatanlar arasından geçmek epey bir çaba gerektiriyor; ayrıca hemen her yerde yanyana sıralanmış seyyar satıcılar ve yol kenarlarında hacılara çeşitli ikramları dağıtan tırların arkasında oluşan kalabalıklar da cabası... Yol boyu yolun her iki tarafındaki satıcıların tezgahlarından yükselen dumanlar yer yer burnumuzu yakıyor, bol baharatlı pişirilen etlerin kokusu her tarafımızı sarıyor, İstanbul’daki seyyar kokoreççileri hatırlatıyor... Bu kalabalığa paralel hemen her yerdeki çöp yığınları da artıyor. Yine önümüzde arkamızda yürüyen sayısız kişi arasındayız; telbiyeler, tekbirler getirerek yolu katetmeye çalışıyoruz. Ayaklarımızda yavaş yavaş kaşınmalar ve sızlamalar başlıyor, anlaşılan bazı yerler su toplayacak. Sıklıkla terliğimiz altına giren küçük taşlar ayağımızı acıtıyor; çıkarmaya çalışırken ayağıma giydiğim terliğe bakıyorum, “ya terlik yırtılır ya da bağı koparsa ne yaparım” diye düşünürken önümden yanımdan yalınayak yürüyerek geçenler olduğunu görüyorum. Kendimden utanıyorum...

Birazdan Mina çadırları görülüyor; sağımızda solumuzda alabildiğine uzanan çadırlar yanı sıra insanlar buldukları her boşluğa birşeyler sererek yerleşmişler. Çadırların bir kısmı ise boş, sanırım sabaha doğru Müzdelife’den gelenler bunları dolduracak. Yol boyu her yeri kaplayan çerçöp burada çok daha fazla dikkati çekiyor. Ayrıca yol boyu her yerde gördüğümüz seyyar satıcılar yanında burada yanyana küçük dükkanlar sıralanmış; yiyecekten giyeceğe hemen her şeyi bulmak mümkün.

Cemerat’a yaklaştıkça vakit epey ilerlemiş ve üzerimizdeki yorgunluk da gittikçe artmış oluyor. Cemerat tabelaları bize birkaç yoldan oraya ulaşılabileceğini söylüyor; yürüdüğümüz ana yolu takip ediyoruz... Biraz sonra dostum, sağımızda yer alan mekanın Hz. Peygamber’in Akabe Biatlarını aldığı yer olduğunu söylüyor. Gösterdiği yöne doğru bakıyoruz, burasının orası olduğuna dair hiçbir görünür, dikkat çekici emmare yok. İslam tarihinde bu kadar önemli olan bir hadisenin yaşandığı yeri buralara gelen Müslümanlara tanıtan ve bu mekanın şahsında Akabe Biatlarının tarihte oynadığı önemli rolü anlatan bir şeyler olsaydı ne iyi olurdu diye düşünüyoruz.

Bir müddet sonra kendimizi alabildiğine bir kalabalığın içinde buluyoruz. Bütün yol, başlarında rehberleriyle İranlı kafilelerle dolu. Kadınlardan ve yaşlılardan oluşan İranlı kafileler arka arkaya askeri nizam yürüyerek Cemerat’a doğru gidiyorlar. Görebildiğimiz kafileleri hızla geçerek önlerine geçebiliriz diye düşünüyoruz ama ne mümkün, biri bitiyor diğeri başlıyor... Cemerat’a kadar yaklaşık 2 km kafilelerin aralarında yürürken, aramızda “helal olsun” diye konuşuyoruz, “sabah, kalabalık arasında sıkıntıya mahal vermemek için bütün İranlı kadın ve yaşlı hacıları şeytan taşlamak üzere şu sakin zamanda Cemerat’a götürüyorlar.” Gerçekten iyi ve oldukça “insani” bir organizasyon; bu tecrübeden öğrenilmesi gereken çok şey olmalı...
Cemerat’a ulaştığımızda telbiyeyi kesip tekbirlere başlıyoruz ve “büyük şeytan” diye tabir edilen yere İranlı kafileler arasında 7 taş atıyoruz. Her taşı atarken bismillahi rağmen lişşeytan ve hizbihi “şeytan ve taraftarlarına rağmen Allah’ın adıyla” diyoruz.

Ziyaret tavafı ve Sa’y

Buradan Mahbesu’l-Cin bölgesine doğru yürüyüşe devam ediyoruz. Yaklaşık 4 km’lik bir yürüyüşle Mahbes’e gelip oradan bulduğumuz bir araçla Harem’e ulaşıyoruz. Beytullah’a girdiğimizde Allah’a hamd ediyoruz; tavaf alanı çok sakin, Arafattan bizden önce gelen ihramlılar yanında bazı Mekkeliler aileleriyle tavaf yapıyorlar. Haceru’l-Esved’i selamlayıp tavafa başlıyoruz. Tavaf esnasında “keşke sırtımızda omuzumuzda çantalarmız ve battaniye gibi eşyalarımızı koyduğumuz torbalarımız olmasaydı, Haceru’l-Esved’e dokunmak öpmek için sıraya girenler arasına girip şansımızı denerdik” diye düşünüyorum. Tavafı kısa sürede tamamlayıp Makam-ı İbrahim hizasında tavaf namazını kılıyoruz, dua ediyoruz ve sonra Sa’y için Safa’ya yöneliyoruz. Sa’y alanı da nispeten sakin, ancak Sa’y tavaf gibi kısa sürede tamamlanmıyor... Safa ile Merve arasını tekbirler dualar yakarışlar ile gidip gelirken ayaklarımızın iyice ağrıdığı ve yer yer şiştiğini fark ediyoruz. Akşamdan itibaren yaklaşık 7 saattir yollardayız ve sanki bacaklarımız artık bizi taşımıyor...

Sa’y’i tamamladıktan sonra Sa’y alanının hemen arka tarafında traş olup ihramdan çıkıyoruz. Otele geldiğimizde vakit gece yarısını geçmiş... Arafattan Harem’e kadar yaşadıklarımız, görüp tecrübe ettiklerimiz gerçekten mükemmel. Allah’a hamd olsun...

6 Kasım 2011 Pazar

Bayramın ilk günü, bayramlaşmalarla geçiyor. Akşam dostlarla Mescid-i Haram’a gidiyoruz. Aman Allah’ım! Müthiş bir kalabalık, avludan Mescide girebilmek için epey bekliyoruz. Mescid tıklım tıklım dolu. Sa’y alanının hemen önünde Kâbe’yi biraz yüksekten Haceru’l-Esved ve Makam-ı İbrahim istikametine doğru gören bir mevkide bir yer bulup orada oturuyoruz. Kur’an okuyup sohbet ederek namaz vaktini beklerken bir yandan da metaftaki, yani tavaf alanındaki mahşeri kalabalığı izliyoruz. “İşte Müslümanlar” diyor dostum, “bu insanları Allah’ın davetine icabetten başka hangi amaçla buraya toplayabilirsin?” diye soruyor. Doğru, dünyanın dört bir tarafından gelen bu milyonları başka bir amaçla buraya toplamak mümkün değil. Ah keşke, bunları bir de belirli bir şuurla buluşturabilmek mümkün olsa...

Yatsı ezanı okunduğunda hemen ardından kamaet getirilip farza başlanıyor; mescid tamamıyla dolu ve gelenleri beklemeye mahal diye düşünülüyor sanırım... Namaz sonrası mescidin dağılarak sakinleşmesi için bekliyoruz. Epey beklememize rağmen hâlâ her taraf çok kalabalık; kalkıp çıkışa yöneliyoruz, sanki ana baba günü... Mescidin dışındaki yolda binlerce kişi gibi biz de bir araç bulmaya çalışıyoruz, fakat nafile çaba... Sonuçta yürümekten başka çare kalmıyor. Ağzımızı burnumuzu kapatıp Aziziye’deki otele doğru 2 km’si tünel olmak üzere 4 km kadar yürürken “bu da besbelli, yaşanması gereken bir tecrübe” diye konuşuyoruz. Yolda, yol kenarlarına ve yol kenarlarında bulunan bodur ağaç dallarına çıkarılıp atılmış yüzlerce kirli ihramı çöp yığınlarıyla içiçe vaziyette görüyoruz. Uzaktan bakıldığında yan yana rastgele serilmiş kirli beyaz koyun postlarını andırıyor. Yanından geçerken rahatsız edici kokudan sakınmak için burnumuzu tutmaya çalışıyoruz. Demek ki ihramdan çıkanlardan bir kısmı konakladıkları bu mekana ihramlarını çıkarıp atmışlar. Allah, bu insanlara akıl fikir versin...

7 Kasım 2011 Pazartesi
Bir taş da sen at

Cemerat’a taş atmanın ikinci günü... Büyük, orta ve küçük şeytan denilen mekanlara yedişer taş atacağız. Dostum, önceki gün attığımız taşlar gece yarısı öncesine denk geldiği için, bugün her ihtimale karşı “büyük şeytan” denilen mekana ilave bir 7 taş atmamızın iyi olacağını söylüyor. Taş stokumuz yeterli olmadığı için kayalık bir yere taş toplamaya gidiyoruz. Mekke’nin hemen her tarafı gibi taş topladığımız kayalık yer de çerçöp içinde. Topladığımız taşları otelde yıkayıp temizliyoruz; artık hazırlıklar tamam, cemerata gidebiliriz...

Aziziye’den Cemerat’a doğru yürümek için Mahbes’ten gelen yola çıkıyoruz. Araçların olduğu yollarda trafik tam anlamıyla felç. Başı sonu belirsiz bir kalabalık içinde yürüyoruz. Yol kenarları da dahil sağda solda gözün görebildiği her yerde çadırlarda ya da serdikleri şeyler üzerinde yatan, oturan, uzanan, yemek yiyen insanlar, çöp yığınlarıyla iç içeler... Bu şehri yönetenlerin, -gerçekte var mı bilmiyorum ama- şehrin temizlik, altyapı ve trafik sistemi sorumlularının epey kulağını çınlatıyoruz... Kendisine yönelik “Allah’a ortak koşma! Ve tavaf edenler, ruku edenler ve secde edenler için beytimi temiz tut” ilahi emri varit olan Hz. İbrahim’in mirasına, şu kutsal mekana, şu emin beldeye yakışıyor mu bu, diye soruyoruz.

Cemerat’a geldiğimizde yoğun kalabalığın içerisinde küçük şeytan diye adlandırılan mekana yaklaşıyoruz. Cemerat birkaç yıl öncesine göre oldukça değişmiş gözüküyor. Önceki yıllarda zaman zaman yaşanan ve onlarca kişinin ezilerek hayatını kaybetmesi gibi üzücü olayların yaşanmasına da neden olan karmaşanın önlenmesi bağlamında yeni düzenlemeler yapılmış. Üç katlı bir yapı şeklinde yeniden düzenlenen mekanda taş atmak üzere gelenler taş atmaktan dönenlerle karşılaşmadan taşlarını atıp yollarına devam ederek mekandan ayrılabiliyorlar. Üç katlı yapıya giden yollar da tamamıyla birbirinden bağımsız. Ayrıca bazı yerlere yapılan yürüyen merdivenler üst katlara iniş çıkışları kolaylaştırmışa benziyor. Bundan başka taş atma süresi içinde Mina’da kalanların Cemerat’a gidiş gelişleri için bir raylı taşıma sistemi de yapılmış. Bütün bunlar iyi gelişmeler... Bunun yanında trafik sisteminden temizlik sistemine ve buraya gelen insanların konaklama düzenine kadar birçok konuda bir iyileştirme ya da bir gelişme göze çarpmıyor.

Cemeratta bulunan ve taşlanması gereken küçük, orta ve büyük şeytanlar neyi ifade ediyor? Bireysel ve toplumsal yaşamımızdaki hangi şeytani unsurlarla örtüşüyor? Şeytanın küçüğü büyüğü mü olur? Bu soruları kendimize sorarak ilk hedef olan “küçük şeytanı” taşlama mekanına ulaşıyoruz. Etrafında oval, helezonik bir boşluk bulunan uzunca bir duvara kadınlı erkekli kalabalık dört bir tarafından taş atıyor. Eller havalarda tutulan küçük taşlar aynı hedefe doğru fırlatılırken acaba aynı duygu ve düşünceler mi paylaşılıyor?

Allah’ın dinine savaş açanlara, zalimlere, hakikatın önünde duran engellere, şirke, çağdaş putlara, Firavunlara, Ebu Cehillere, fitneye, zulme, dospotizme, sultaya, gurur, kibir, riya, haset ve ihtirasa, mal, mülk ve dünyalık hırsına, cinsel duyguların, makam ve mevkilerin tutsağı olmaya, hayasızlığa, ahlaksızlığa ve her türlü kötülüğe karşı tepkimizi ifade etmek için teker teker taşlarımızı atıyoruz. Bunlardan hangisinin küçük, hangisinin orta ve hangisinin büyük şeytanı ya da şeytanları ifade ettiğinin kişiden kişiye ya da durumdan duruma değiştiği tartışılabilir. Ancak tartışılmaz olan şey attığımız taşlarla bütün bu kötülük unsurlarıyla, bu şer eksenleriyle aramıza mesafe koymamızdır; bunlardan uzak olduğumuza yönelik bir farkındalığı bir bilinçlilik halini beyan etmemizdir. Bu çerçevede attığımız taşlardan birisi de Beytullah etrafındaki çarpık yapılaşmaya, Beytullah’ı adeta gölgeleyen modern cahiliyenin çağdaş simgelerine...

8 Kasım 2011 Salı

Bayramın üçüncü günü Cemerat’a son taşlarımızı atmaya gidiyoruz. Mahbes’ten Cemerat’a giden istikamette yürümek oldukça zorlaşıyor; çünkü bayramın üç günü boyunca Mina’da konaklayanlar oradan ayrılarak araçlarla ya da yürüyerek Harem’e geliyorlar. Bu izdiham içinde Cemerat’a ulaşıp son taşlarımızı da atıp dönüyoruz. Dönüşte asansörleri kullanarak ara yollardan Aziziye’ye ulaşmayı deniyoruz. Adım attığımız her yer çöpten ve pislikten geçilmiyor. Yol kenarlarındaki seyyar satıcıların sattıkları şeylerle çöpler içiçe geçmiş gibi... Giderayak yaşadığımız bu tecrübeler zihnimizde olumsuz izler bırakıyor... Dostlarla, Türkiye’de bazı çevrelerde geleneksel bir algı olarak mevcut olan ve Türkiyeli bazı hacıların da bilinçaltında sürdürülen “pis Arap” imajının böylesi tablolardan beslendiğini konuşuyoruz.

9 Kasım 2011 Çarşamba
Veda tavafı

Kaldığımız yer ile Harem arasındaki yürüme mesafesinin uzun olması ve geçmemiz gereken tüneller gidiş gelişlerimizi biraz zorlaştırsa da bayramın ilk üç günü fırsat buldukça Harem’e giderek namaz kılmaya, tavaf yapmaya çalıştık. Yarın Mekke’den ayrılacağımız için Veda tavafını yapma zamanı... Aşırı kalabalık ve izdiham nedeniyle ancak bir şavtı alt katta, metafta yapabildik; üçüncü kata çıkarak diğer şavtları orada tamamlamak durumundayız. Tavaf sonrası Beytullah’ta son dua, hamd ve yakarışlarımızı yaparak “elveda” dedik.

Artık Mekke’den ayrılış zamanı... Binlerce yıldır mü’min gönülleri buluşturup, birleştiren bu mekan, kıyamete kadar da bu görevini ifa edecek; ilahi davete icabet eden insanlar burada arınmaya çalışacak. Yaşanılan çeşitli olumsuzluklara rağmen buraya yönelik özlem, mü’min kalplerde her zaman canlı her zaman diri olacak.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Saadet Memur
2012-09-27 15:58:35
Ben bes gun sonra hacca gidecegim hacla ilgili konulari arastirip okurken sizin yazinizla karsilastim bir solukta okudum kendimi oralarda hissettim cok guzel yazmissiniz yureginize saglik sizi sinasi gunduz beyefendiyi hilal tv de izliyor begeniyorum allah ilminizi artirsin insallah
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim