• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 11 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Şinasi Gündüz'ün Kaleminden Hacc!

Şinasi Gündüzün Kaleminden Hacc!
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi sevilen Dekanı Prof. Dr. Şinasi Gündüz, gün gün Hac izlenimlerini yazdı...

Prof. Dr. Şinasi Gündüz*

Hacca gitmek nasıl bir duygu? Kuşkusuz oldukça heyecan verici, ama aynı zamanda biraz da düşündürücü...

Heyecanlı, çünkü kutsal mekanlara tekrar gitmek, Mescid-i Haram ve Mescidu’n-Nebi’de namaz kılmak, Beytullah’ı tavaf etmek...

Bütün bunlar insanın gözünde tütüyor. Gerçi daha önce birkaç kez kutsal topraklara gitmenin belki biraz heyecanı azalttığı düşünülebilir, ama yine de insan her gittiğinde farklı duygular ve farklı tecrübeler yaşıyor. Ayrıca dostlarla kutsal mekanları ziyarete gitmenin ayrı bir önemi var. Her ne kadar uçağa yalnız binsem de bu defa benden birkaç gün önce giderek şu anda orada olan dostlarla buluşacak ve onlarla birlikte bu hac tecrübesini yaşayacak olmam da beni heyecanlandırıyor. Bunun yanında bu yolculuk insanı biraz da düşündürüyor. Helallik alarak vedalaştığımız aile efradından ve dostlardan uzak kalmanın verdiği burukluk yanında, insan ister istemez daha önceki seyahatlerde yaşanan bazı sıkıcı tecrübeleri de düşünüyor. Örneğin Suudi Arabistan’da gümrükten başlayarak sizi nelerin karşılayacağını, karşılaşılacak çeşitli olası sıkıntıları hatırlıyorsunuz ve bütün bunlar heyecanla birlikte biraz endişe ve biraz kaygıya yol açıyor.


Konuşuyoruz ama nece konuşuyoruz?

Bu duygu ve düşüncelerle Medine uçağına bindiğimizde vakit neredeyse geceyarısı; uçak biraz rötarlı havalanıyor. Uçaktaki yolcuların birkaçı hariç –gördüğümüz kadarıyla- hepsi yabancı uyruklu. Etrafta Moritanyalılar, İranlılar dikkati çekiyor. Büyük sarıkları, fistanları ve uzun boylarıyla Moritanyalılar ilginç.. İranlılar ise bize benziyor... Ümmetin farklı renkleri diye düşünüyoruz. Uçak kalkmadan kabinde tam bir curcuna yaşanıyor, birçok kişi yanlış yerlere oturmuş, görevliler herkesi yerli yerine oturtmak için sıkı mücadele ediyorlar. Hostesler İngilizce bilmeyen, mahalli bir Arapça konuşan yolcularla İngilizce anlaşmaya çalışıyorlar, onlar anlamadıkça tekrar tekrar aynı İngilizce sözcükleri tekrarlıyorlar. Önde oturan adamın birisi birşeyler istiyor, hostes durmadan “she’s going to give” diyor, ama adam anlamadığı için eliyle koluyla birşeyler anlatmaya çalışıyor... İnsan ister istemez, bazı havayolu şirketlerinde olduğu şekilde uçakta Arapça da dahil farklı diller konuşabilen görevliler olsaydı keşke, diye düşünüyor... Uçak havalanırken bazı yolcular, Kur’an okumaya bazıları kelimeyi tevhidi arka arkaya tekrarlamaya başlıyor. Arkamda oturan birisi sürekli la ilahe illallah diye tesbih çekiyor. Haccın manevi havasını herkes teneffüs etmeye başlıyor.

Farklı ülkelerden farklı renklerden dünya Müslümanları... Davranışları, tavırları, hal ve hareketleri farklı farklı... Bütün bunları gözlemlerken şunları düşünmeden edemiyoruz: Ümmetin bu farklı renkleri biraz daha tutarlı, biraz daha eğitimli ve biraz daha kültürlü olsaydı ne iyi olurdu! Biz Müslümanlar, eminim, yozlaşmış ve sorunlarla boğuşan insanlığa çok şey verecek kapasitedeyiz. Çünkü sahip olduğumuz değerler, tarihimiz ve inancımızın sağladığı özgüven bu kapasiteyi içeriyor. Ama önce kendimize gelmeli, kendi kendimizle hesaplaşmalı, sorunlarımızı aşmalı, inanç, ahlak ve kişilik itibarıyla tutarlı, iyi eğitilmiş bireyler üretmek durumundayız. Bu değerlerle kendimizi aydınlatmalı ve örnek, rol model olacak toplumlar oluşturmalıyız. Bunun için dini yalnızca basit şekillere, simgelere, ardarda tekrarlanan ancak yaşamımıza aksetmeyen sözcüklere ingirmemek, tevhid, adalet, iyilik, merhamet ve güzel ahlak gibi İslamın değerlerini yaşamımızın merkezine oturtmak, sosyal ve kültürel değerlerimizi bunlardan hareketle tanzim etmek zorundayız. Ancak bu şekilde insanlık için örnek bir toplumsal yapı üretebiliriz. Hali pür melalimize baktığımızda şimdilik bundan uzak gözüküyoruz; ama imkansız değil. Tarihte Müslümanlar bunu başardılar, peki biz neden başarmayalım?

23.10.2011 Pazar

Medine havaalanı insanı hayal kırıklığına uğratacak kadar sakin. Apronda bizi Diyanet görevlileri karşılıyor, pasaport kontrolu gibi işlemlerden sonra hızlı bir şekilde havaalanından çıkıyoruz. Anlaşılan Diyanet çok iyi organize olmuş... Yaklaşık 6 yıl kadar önce görevli olarak Hacca geldiğimizde Cidde havaalanında yaşadıklarımızı düşünüyorum da... Yaklaşık 6-7 saat beklemiştik işlemler için. Bıktırıcı bir durum vardı. Şu an hac yolculuğu.docxyaşadığımız durum ciddi bir gelişme; gerçi Cidde havaalanında da durum hâlâ böyle mi, yoksa bu daha küçük ve az işlek olan Medine havaalanına mı özgü bilemiyorum. Dönüşümüz Cidde’den olacağına göre bekleyip göreceğiz...

Medine havaalanından valizlerimizi alırken Diyanet görevlisi uyarıyor; taşıyıcıların bu işi yapması gerekiyormuş. 10 metrelik bir mesafe için, valizleri, taşıyıcılar dışarı çıkarıyorlar, kural böyleymiş. Sanırım bu işlem karşılığında bir ücret de alıyorlar. Ben önden çıktığım için galiba Diyanet görevlileri verdiler.

Mescidu’n-Nebî’de sabah namazı

Medine’de otele geldiğimizde vakit epey ilerlemiş oluyor... El-Emin (Alameen) Crom oteli mescidin batısında kalıyor; mescidin Babusselam kapısına yaklaşık 150 metre uzaklığında. Bir görevli, mescid avlusundaki 6 no’lu kapıdan çıktığımızda otele doğrudan uşaşabileceğimiz konusunda uyarıyor. Sabah ezanına yaklaşık bir saat var. Burada sabahları bir saat arayla iki ezan okunuyor. İkinci ezanın saat 05.00 gibi okunacağını öğreniyoruz.

Namaz vakti yakın olduğuna göre uyumasak iyi olacak; çünkü uyursak kalkmamız zor... Abdest alıp valizlerdeki eşyaları boşaltarak biraz zaman geçiriyorum. Ezan okununca otelden çıkıp, 6 no’lu avlu kapısından geçerek mescide giriyorum. Namaz kılınmasına daha bir saat olmasına rağmen mescid adeta dolmuş, bir yer bulabilmek için mescidin arkalarına doğru biraz yürüyorum... Mescidde dünyanın her tarafından Müslümanlar iç içe... Her renkten ve ırktan insanlar yanyana arka arkaya saf olmuşlar. Birçok kişi adeta üniformayı andıran tek tip elbeseleriyle hemen farkediliyor. Sol tarafta oturanlar galiba uzak doğulu olmalı. Başlarında işlemeli takkeler var, elbiselerinin üzerine ise aynı renk ve tipte bir yelek giymişler. Hemen önümde başlarında peşmergeleri ve sırtlarında Kürdistan yazısı olan ceketleriyle Kuzey Irak özerk Kürt yönetiminden gelenler dikkati çekiyor. Türkler pantolon ve gömlekleri ile boyunlarında Diyanetin yaka kartları, omuzlarında çantaları ve terliklerini koydukları torbalarıyla dikkati çekiyor. Aynı ülkeden gelenler genelde bir arada oturuyorlar. Birçoğu namazı beklerken Kur’an okuyor... Bunun tek istisnası belki de Türkiye’den gelenler. Türkiyeden gelenler genelde Kur’an okumuyor, ya sessizce namaz vaktinin gelmesini bekliyorlar ya da birbirleriyle sohbet etmeyi yeğliyorlar.

Tahiyyetul mescidi kıldıktan sonra biraz Kur’an okuyorum. Okumaya başlarken içimden “bakalım bu hac süresi içinde bir hatim yapabilecek miyim?” diye geçiriyorum. Bakara’nın ilk sayfalarını okurken kalplerin taş kesilmesiyle ilgili ayetler dikkatimi çekiyor. “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta ondan da katı...” diye başlayan ayette, çünkü diyor Allah, “öyle taşlar vardır ki içinden ırmaklar akar, öyle taşlar vardır ki yarılır da içinden sular fışkırır ve öyleleri vardır ki Allah korkusunda yükseklerden aşağıya düşer...” İnsanın kalbinin taşlaşması ve taştan daha katı hale gelmesi... Ne çarpıcı bir benzetme!
İkinci ezan okunmaya başlıyor. Müezzin o kadar güzel okuyor ki bir an içimden, “keşke yanımda ses kayıt cihazım olsaydı” diye geçiriyorum. Ezan bitiminde herkes sünneti kılmak için kalkıyor. Sünneti kıldıktan hemen sonra kamet getiriliyor ve namaz başlıyor. İmam çok güzel bir kıraatle Kur’an okuyor. Fatiha sonrası birkaç sayfa kadar okuyor... Fatiha bitiminde bütün cemaatin gür bir sesle “amin” demesi muhteşem... İnsanı etkiliyor. Namaz bitiminde müezzin, çocuklar için cenaze namazı kılınacağını duyuruyor. Allah Allah, sabah namazında cenaze namazı... Burada hemen her vakit namazı sonrası cenaze namazı kılınıyor... “Her nefs ölümü tadacaktır.” Cenaze namazı insana, ölen kişiden çok kendi geleceğini hatırlatıyor...

24.10.2011 Pazartesi

Hac ve umre insanlar için mükemmel bir fırsat. Otokontrol mekanizmasını çalıştırarak kendisiyle yüzleşmesi, tefekkür etmesi ve hata ve yanlışlarını terk ederek yeni bir hayata başlama istidadını göstermesi... Bütün bunlar olması gerekenler. Fakat bu, ne kadar yerine getiriliyor, işte burası şüpheli. Genele bakıldığında insanlar, geleneksel din algılarının pekişmesi vesilesi görüyorlar kutsal topraklara gelmeyi... Buradaki temizlenme amacı İslamın temel öğretileri olan tevhid, doğruluk, ihsan, güzel ahlak ve iyilik gibi değerlere göre kendini muhasebe etme olmuyor. Öyle ki insanlar Kur’an ve Hz. Peygamber’in örnekliği doğrultusunda düşüncelerindeki, inançlarındaki, hal ve hareketkerindeki yanlışlardan, hurafe ve bid’atlerden arınma yerine, bunları pekiştirerek devam ettirme vesilesi sayıyorlar bu ziyareti. Arınıp temizlenmeyi bazı kötü alışkanlıkları terk etme ya da sınırlama yanında namaz gibi bazı ibadetlerle sınırlı olarak görüyorlar.

Bu sabah, kahvaltıda, öndeki masada sanırım eşleri olan hanımlarla birlikte karşılıklı oturan iki kişinin konuşmasına ister istemez kulak kabartıyoruz. İzmir’den geldikleri anlaşılan orta yaşlı kişilerden birisi, diğerine, hacca hazırlık için okeyi bıraktığını söylerken, diğerine içip içmediğini soruyor. Diğer adam, içmediğini, çok önceleri bıraktığı cevabını veriyor. Okeyi bıraktığını söyleyen adam, “en büyük eksikliğim” diyor, “vakit namazlarını zamanında kılamamam, artık buna dikkat etmeliyim”...

Bugün Mescidu’n-Nebi’de öğle namazını Ravza’ya yakın bir yerde kılıyoruz. Müthiş bir izdiham var. Hz. Peygamber’in “mimberimle odam arası Cennetten bir bahçedir” kabilinden sözü nedeniyle herkes bu alanda bulunmaya, namaz kılmaya çalışıyor ve doğal olarak müthiş bir kalabalık ve ister istemez itiş kakış oluyor... Gerçekte itiş kakış ve birbirini taciz edercesine davranışlar hac ve umrede kesinlikle yasak olan şeyler. Bu durumda böylesi ortamlardan uzak durmak sanırım daha hayırlı olacaktır.

İki rekat namazla bir umre sevabı

Mescidu’n-Nebi’de farzı cemaatle kıldıktan sonra son sünneti Kuba mescidine giderek orada kılmayı planlıyorum. Kuba’ya gitmek için bir araç tutmam gerektiğinden bir taksi çeviriyorum. Şoför gidiş geliş 60 riyal istiyor, olmaz deyince 50’ye iniyor. Onu gönderip, bir başka araç durduruyoruz, 10 riyale gideceğini söylüyor... Burada herkes tutturduğuna fiyat veriyor anlaşılan...
Kuba, oldukça önemli İslam tarihinde. Mescidu’n-Nebi öncesi Hz. Peygamber burada Cuma kıldırıyordu... Mescid inşa edildikten sonra, burası biraz kenarda kalınca, Hz. Peygamber, Müslümanları da burayı ihmal etmemeye teşvik için zaman zaman yürüyerek buraya gelir ve burada namaz kılardı. Bir hadisinde “Kuba’da iki rekat namaz kılmanın bir umre sevabına eşdeğer” olduğuna dikkat çekti. İşte Hz. Peygamberin sünnetini ifa ve bir umre sevabı için Kuba’ya giderken yolda Cuma mescidinin önünden geçiyoruz. Medine’nin kenar mahallelerinden birinde olan Kuba’da mescid lavabosunda abdest tazeleyip mescide giriyorum. Mescidu’n-Nebi ile karşılaştırılamayacak kadar küçük ve sade bir mescid... Namaz kılınan ana mekanın önünde üstü çadırla örtülü geniş bir avlu ve etrafında revaklar yer alıyor... Hem öğlenin son sünnetini hem de iki rekat nafile bir namaz kılıyorum. İnşaallah Allah bir umre sevabını bahşeder...

Kuba’dan dönüşte Mescidu’n-Nebi civarındaki çeşitli mescitleri görmeye gidiyorum. Sırasıyla Bilal Habeşi mescidi, Osman mescidi, Ebu Bekir mescidi, Ğamame mescidi ve Ömer mescidi... Bunların arasından Ğamame mescidi taş duvarlarıyla diğerlerinden daha fazla dikkati çekiyor. Bu mescid ile Ömer mescidinin etraflarını temel sınırlarına gelecek derecede derin şekilde kazmışlar... Besbelli bir inşa faaliyeti var, otel ya da alışveriş merkezi... Burada dikkati çeken husus, Mescidu’n-Nebi dışında diğer tarihsel mekanlara gerekli özen ve ihtimamın gösterilmemesi... Buldukları her mekana bir otel dikmişler. Öyle ki Peygamber mescidi bile dörtbir taraftan otellerle çevrilmiş durumda... Oteller üzerinden müthiş bir para trafiği işliyor... Kur’an, Mekkenin fethi sonrası dönem için artık şeytanın ümidini kestiğini ve bundan böyle müşriklerin de Harem bölgesine girmemeleri gerektiğini vurgulamıştı... Kur’an’ın bu hitabı doğrultusunda nüfus cüzdanında Müslüman yazmayanlar belki bu mekanlara alınmıyorlar, ama onların hayat tarzları, tüketim alışkanlıkları ve kapitalizm bu yöreye çoktan egemen olmuş anlaşılan...

“Uhud bizi sever biz de Uhud’u...”

Mescidu’n-Nebi civarındaki mescitleri gördükten sonra yine bir araç tutarak Uhud’a gidiyorum. Aracın şoförü genç, Medineli olduğunu söylyor; Türkiyeli olduğumu öğrenince “Türkleri severim” diyor... Uhud daha önceki ziyaretlerimize göre çok sakin. Kuşkusuz bunda öğle ile ikindi arasındaki sıcaklığın etkisi vardır. Zira buraya yapılan turlar genellikle sabah erken saatlerde ya da akşam üzeri hava nispeten serinlediğinde yapılıyor. Uhud’da okçular tepesi olarak adlandırılan tepeye çıkarak yöreyi tepeden izliyorum. Uhud Dağı bütün ihtişamıyla karşıda sıralanıyor. Aşağıda dikdörtgen şeklinde “şehitlik” olarak adlandırılan mezarlık yer alıyor... Uhud savaşıyla ilgili tarihsel anlatıları dikkate aldığımızda okçular tepesi olarak adlandırılan mekan, okçuların sıralanıp siper almaları açısından çok uygun gelmiyor insana... Okçuların siper aldıkları yer gerçekten burası mıydı? Allahu a’lem!

Uhud, insana sabrı, hadiselerden ders almayı ve Allah’a ve Peygamberine itaatın önemini hatırlatıyor. Zira Müslümanlar, o dönemde, Bedir’dekinden çok daha güçlü ve hazırlıklı olmalarına rağmen, bozguna uğramışlardı, Hz. Peygamber’in dişi kırılmıştı, dağa sığınmak zorunda kalmışlardı ve dahası Hz. Hamza (r.a.) gibi yiğitler can vermişlerdi. Bu, gerçekten zor bir sınavdı...

Tepeden aşağıya inip “şehitlik” denilen mezarlığa yakından bakarken İngilizce konuşabilen bir görevli, Hz. Hamza da dahil şehit olanların mezarlarının burada olmadığını söylüyor ve Osmanlı döneminde bu mezarlığın tahminen belirlendiğini sözlerine ekliyor... Tarihçilere sormak lazım; mantıklı olabilir... Ayrıca Hz. Peygamberin mezarlığı ziyaret ederken “Size selam olsun ey kabir ehli, siz önden gittiniz biz de arkadan geleceğiz” mealindeki hadisini kelime kelime tekrar ettiriyor...

Hz. Peygamber’in “Uhud bizi sever, biz Uhud’u...” dediği Uhud’da, sonraki dönemlerde inşa edilen Uhud mescidinde bir tahiyyetul mescid kıldıktan sonra, otostopla bir araba durdurup yol parasını ödeyerek şehir merkezine dönüyorum.
Akşam, Medine’de Diyanet hac organizasyonunda görevli yöneticilerle bir çay sohbetine davet ediliyorum... Yaklaşık 8-10 kişilik bir grupla geç saatlere kadar oturuyoruz. Hac kafileleriyle ilgili ne ilginç anılar, ne hikayeler... Şizofren ve alzeimer hacı adaylarından, hastalık derecesinde kıskanç olanlara kadar bir çok hacı adayıyla yaşanan anılar, yıllardır kafilelerle hacca gelen görevlileri epey eğitmiş gözüküyor. İşleri gerçekten zor anlaşılan...

25.10.2011 Salı

Bugün öğle namazı sonrası Medine’den Mekke’ye geçecek olan sağlık ekibiyle birlikte Mekke’ye yolculuk var... İhrama girerek umreye niyet edilecek. Yeniden eşyalar toplandı valizlere yerleştirildi, yolculuk hazırlığı yapıldı. İhrama girilerek iki rekat ihram namazı kılındı. “Allah’ım umre için niyet ettim. Sen umremi kolaylaştır, umremi mebrur, sa’yimi meşkur ve dualarımı makbul eyle...”

Medine’den Mekke’ye yol uzun, 440 kilometre civarında, yaklaşık 6-7 saat sürüyor. Yolda sıcaktan bunalma ile klimadan etkilenme arasında seçim yapmak ya da ikisinin arasını bulmak gerekiyor... Kenyalı şoför klimayı son ayar açtıkça araçtan itirazlar yükseliyor, şoför klimayı kapatınca birazdan sıcaktan şikayetler başlıyor, orta yolu bir türlü bulamıyoruz... İnsan ister istemez Hz. Peygamber bu yolu, Mekke ile Medine arasını, acaba nasıl, hangi sıkıntılarla aştı diye içinden geçiriyor. Hicrette Mekke’den Medine’ye tam bir hafta yolculuk yapıyor Hz. Peygamber, deve üstünde ve bazen yürüyerek, gündüz yakıcı sıcakta güneş altında, gece ise çölün adeta insanı titreten soğuğunda... Şimdi biz klimalı ve rahat otobüslerde 6-7 saat geçirmekten sıkılıp usanıyoruz...

Yol boyu, okunan Kur’an kıraatine ve ilahilere sıkça getirilen telbiyeler, tekbirler ekleniyor. Medine çıkışında mikat mahallinde ikindi namazını kılıyoruz, akşam namazını ise bir başka tesiste eda ediyoruz. Burada, mescitte aynı anda iki farklı cemaatin ayrı ayrı cemaatle namaz kılması dikkatimizi çekiyor. Nedeni bilinmez, ama umre ve hacca niyetle ihrama girerek yolculuğa çıkan ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen Müslümanlar, mescitte bile bir cemaat halinde birleşemiyorlar besbelli... Farklı etnik ve kültürel kimliğe sahip Müslümanlar arasında selamlaşma da olmuyor. Hz. Peygamber ısrarla selamlaşmayı ve birliktelik ruhunu teşvik ederken bizler ısrarla bunu göz ardı ediyoruz. Bu hastalık mutlaka tedavi edilmeli...

Medine çıkışında ve Mekke girişinde kontrol noktalarından geçiyoruz. Buralarda mütemadiyen sayılıyoruz. Otobüsteki görevli “kem nefer” sorusuna “hamse erbain (kırkbeş kişi)” cevabını veriyor, ama kontrol noktası görevlisi listeleri de istiyor, göz attıktan sonra parmakla otobüsü sayıyor: vahid, isneyn, selase... Otobüsteki görevli, işlerin biraz hızlanması için “küllühum etıbba (hepsi sağlıkçı) min Tırkıyye” diyor... Bu işe yarıyor mu bilmiyorum, ama kısa süreli bu duraklamalar sonrası yola devam ediliyor.

Suudi Arabistan ilginç bir ülke... Şehirler emirliklerin idaresinde, her şehir adeta ayrı bir ülke gibi görülüyor. Dolayısıyla bir şehirden diğerine gitmek bir yabancı için ciddi bir sorun... Umre ve hac için alınan vizeler yalnızca belirli şehirler için geçerli, bu sınırların dışına kimse bırakılmıyor. Polis oldukça katı ve bıktıracak oranda otoriter... “La”, “memnu” dediğinde, ısrarlar bir işe yaramıyor. Umre ve hacca gelenler ciddi kontrol altında... Ülke genelde bir polis, asker ülkesi görünümünde.

Haccın anlamı

Yolculuğun başlarında hac ve haccın anlamı üzerine bir konuşma yapıyorum. Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk... “İşte geldim Allah’ım, Sen çağırdın ben icabet ettim. İşte geldim, Senin hiçbir ortağın/şerikin yok, işte geldim...” Umre ve hac ziyaretinin temeli bu... Davet ve davete icabet. Mikat mahallinde ya da öncesinde ihrama girerek yapılan hazırlıkla bu davete icabet süreci başlıyor. Hac birçok semboller, simgeler içeriyor; ihram, tavaf, sa’y, vakfe, cemerat... bütün bunlarda birçok anlam yüklü... Hz. İbrahim’den bugüne tarih boyu tevhid inancı etrafında bütün Müslümanları buluşturan, kaynaştıran bir mekan Beytullah. Hac; insanın kulluğuna, mahşere, hesaba dikkat çeken, insana içindeki ve sosyal çevresindeki şeytanlarla/kötülüklerle arasına mesafe koymasını hatırlatan, Allah’a teslimiyet ve kulluk bilincine yönelik bir farkındalık bilinci kazandırmaya çalışan bir büyük buluşma. İnsana yönelik “va’budullahe ve la teşrik bihi şey’en (Allah’a ibadet et ve O’na hiçbir şeyi ortak/şirk koşma!)” şeklindeki ilahi emrin inananlar arasında tekrar tekrar tezkiresine yönelik bir büyük buluşma.
Mekke’ye saat akşam 9.30 gibi giriyoruz, Mekkelilerin mikat mahalli olan Ten’im’den itibaren Zemzem Tower’ın saat kulesi görülüyor... Şehrin modern dönem alameti farikası bir yapı... Kalacağımız otelde, daha önce Mekke’ye gelmiş olan dostlar, Mahfuz ile Yaşar, bizi karşılıyor. Bu emin beldede dostlarla buluşmak ve birlikte zaman geçirecek olmak ne güzel...

Umre

Otele yerleştikten sonra umreyi tavaf ve sa’y ile tamamlamak için Mescidi Haram’a gitmeliyiz. Otel, Aziziye bölgesinde, buradan Harem’e gitmek hayli mesele; önce Mahbes bölgesine oradan da Harem’e iki otobüs değiştirmek ya da Mahbes’e kadar yürüyüp oradan bir otobüse binmek gerekiyor. Ama Diyanetçiler bir araç ile bizleri gönderiyorlar. Yolda Harem civarında her yerin bir şantiye alanını andırdığını, bulunan her mekana koca koca, çirkin binalar dikilmeye çalışıldığını, bu yönde büyük bir inşa faaliyeti olduğunu görüyoruz. Beytullah ve Mescid-i Haram dörtbir tarafından adeta haramilerce kuşatılmış gibi...

Mescidi Haram’a yaklaştığımızda araçtan inip devasa binalar arasından yürüyoruz. İyice yanına gelinceye kadar Mescidi farkedemiyoruz. Herşeyin paraya tahvil edildiği bu ortamda İslamın en kutsal mekanı, Mescidi Haram, kapitalizme kurban edilmiş gözüküyor... Mescide giriyorum, koridorlardan hızla geçip Beytullah’ı görebileceğim ilk yerde duruyorum, gözlerim Ka’be’de, ellerimi kaldırıp Allah’a yakarıyorum. ... Hz. Peygamber, Beytullah’ın ilk görüldüğü anda yapılan duanın makbul olacağını müjdeliyor. Allah, Peygamberine (a.s.) hitaben “dualarınız olmasa Rabbim sizi ne yapsın, de” diyor. Dua, insanın kalbini Rabbine açması; insanı Rabbiyle buluşturan çok özel bir an. Kalplerimizi Rabbimize açıyoruz, söze gerek kalmadan kalplerimizi bilen Rabbimize kulluğumuzun gereği acziyetimizle kalplerimizdekileri sözcüklere dökerek yakarıyoruz. İnşallah Allah kabul eder.

Kabe’yi solumuza alıp Haceru’l-Esved hizasından Bismillahi Allahu Ekber diye selamlayarak tavafa başlamak üzere Kabe avlusuna girdiğimizde, vakit gece yarısı olmasına rağmen müthiş bir kalabalık bizi karşılıyor. Kalabalık arasına karışıp Haceru’l Esved hizasına ulaşmaya çalışıyoruz; artık tavaftayız... Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed’e ve ondan bugüne bütün müminlerin adımlarını takip ediyoruz. Attığımız adımlar sanki üst üste örtüşüyor; zaman farkı aradan kalkarak buluşup bütünleşiyoruz. Tavaftaki kahir çoğunluğun ağzında dua ve yakarışlar: “Allah’ım! sana iman ettim, kitabını tasdik ettim...”, “Allah’ım bu beyt senin beytin, bu kul senin kulun...” “Rabbimiz bize dünyada iyilik ver, ahirette iyilik ver. Cehennem azabından koru. Ebrar ile birlikte bizi cennete koy. Ey rahmeti bol olan, rahmetinle...”

Yedinci şavtla birlikte tavaf tamamlandığında zaman epey ilerlemiş oluyor. Makam-ı İbrahim’e bakan uzak bir yerde iki rekat tavaf namazı sonrası Sa’y için Safa’ya doğru yöneliyoruz. Sa’y alanında kalabalık ve izdiham daha da artıyor. Kur’an’da “muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın şiarlarındandır” şeklinde tanımlanan ve Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’in yaşadıkları tarihsel tecrübe ile bizleri buluşturması düşünülen Sa’y’in, şu anki mekan dikkate alındığında, o tarihsel tecrübeyle insanlar arasındaki bağı gereğince tesis ettiği fazla söylenemez. Sa’y alanı, cemekan içerisine alınan Safa kayalıklarından küçük bir bölüm ile Merve’de üzeri cilalanmış taşlardan oluşan çok küçük bir alan hariç, adeta bir otoyol’u andırıyor. Sa’y esnasında Safa ve Merve tepelerinde Ka’be’yi görerek dua etmek de pek mümkün değil. Her halükarda Sa’y önemli bir tecrübe; tavafta olduğu gibi burada da dualar, tekbirler, salatu selamlar birbirine karışıyor. Herkes bir şekilde Rabbinden bir şeyler istiyor.

Dört defa Safa’dan Merve’ye üç defa da Merve’den Safa’ya olmak üzere Safa-Merve arasında yedi yürüyüşle Sa’y tamamlandığında vakit 02.30’a geliyor. Artık traş olma ve ihram yasaklarından çıkma zamanı.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Mekke’ye Hacca gelen kişi için tekrar ihrama girme ve Arafatta vakfe öncesi bütün zamanın mümkün oldukça Mescidi Haram’da geçirilmesi önemlidir. Bu nedenle en azından Harem civarında hayatın adeta Mescide gidip dönme ve namaz merkezli olarak ayarlanmış olduğu dikkati çekiyor. Vakit namazları için ezan öncesi insanlar Harem’e gitmek üzere yollara dökülüyorlar, ezanla birlikte -bazen görünüşte bile olsa- tüm alışveriş mekanları kapanıyor. İnsanlar Harem’de namaz ve tavaf için mescide geliyorlar ve dönüyorlar. Dolayısıyla her daim bir hareketlilik göze çarpıyor. Harem’e ulaşım konusunda ise kalınan yerin Harem’e olan uzaklığı ve özellikle de yürüme mesafesinde olup olmaması ayrı bir önem arzediyor. Bizim kaldığımız Aziziye bölgesi gibi yerlerden yürüyerek Harem’e ulaşmak pek mümkün olmadığından sürekli servis araçlarını ya da diğer ulaşım vasıtalarını kullanmak gerekiyor. Bu da doğal olarak düzenli şekilde Harem’e gidip gelmek konusunda sorun oluşturuyor.

Dostlarla birlikte otelden ayrılıp iki araç değiştirerek ikindi vakti Harem’e geliyoruz. Namazı eda ettikten sonra tavaf yapacağız; ancak tavafı Ka’be avlusunda yapmak çok güç, çünkü avlu neredeyse tamamen dolu. İkinci kat da oldukça yoğun. Dolayısıyla Mescidin üçüncü katına çıkıyoruz ve orada tavaf yapıyoruz. Kadınlar, erkekler, çocuklar, iki büklüm bir başına yürümeye çalışan yaşlılar, tekerlekli sandalyelerde özürlüler, herkes tavafta... Umre için ihramlı olanlarla ihramsızlar iç içe... Bazıları ayrı ayrı ya da aile olarak yürürken bazıları büyük gruplar halinde tavaf yapıyorlar. Bazıları dualar mırıldanırken bazıları ellerindeki dua kitapçıklarından okumayı tercih ediyorlar. Genellikle Türkiye’den gelenlerle İranlılar ve güneydoğu Asya’dan gelenler gruplar halinde tavaf yapıyorlar ve din görevlilerinin arkasında askeri nizam yürüyerek, onların yüksek sesle söyledikleri dua cümlelerini grup halinde tekrarlıyorlar. Bu gruplar bazen yanyana geldiklerinde ilginç durumlar da oluşuyor; her grup adeta diğerinin sesini bastırmaya çalışıyor ve bu durum diğer tavaf yapanları açıkçası rahatsız ediyor. Bunu gördükçe, neden insanlar Allah’a yakarışlarını ve dualarını kendi kendilerine yapmazlar ve grup halinde birilerinin sözlerini tekrarlamayı tercih ederler diye sormadan edemiyoruz. Büyük gruplar halinde tavaf yapanlar ayrıca diğer tavaf yapanların rahat hareket etmesini de engelliyorlar; çünkü aralarından geçmek neredeyse imkansız...

Arafatta vakfe günü yaklaştıkça Mekke’ye gelenlerin sayısı arttıkça artıyor. Neredeyse Medine boşalıyor, çünkü önce Medine’ye giden hacı adayları grup grup oradan ayrılarak Mekke’ye geliyorlar. Bu nedenle her geçen gün Beytullah’a ulaşmak ve tavaf yapmak daha da zorlaşıyor.

Akşam Şişe bölgesindeki bir otelde kalan Avusturya kafilesine yönelik bir sohbet yapıyorum. Bulunduğumuz bu kutsal şehirde Hz. Peygamber’in mesajı neydi ve Mekkeli müşrikler neden buna karşı çıktılar, soruları etrafında konuşuyoruz; “Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne, ona indirilen kitaba... iman edin” ayetinin anlamını ele alıyoruz. Bütün bunlar çerçevesinde Beytullah’ı, tavafı, sa’y’i ve umre ve haccın anlamını tartışıyoruz. Sohbet sonrası bir kişinin şu sözleri dikkati çekiyor: “Sohbete katılmak yerine tavafa gitmek istiyorduk, ancak görevliler sohbet olduğunu söylediler ve buraya yönlendirdiler. Şimdi sohbete katıldıktan sonra iyi ki sohbete katılmışız diye düşünüyorum, çünkü şimdi tavafı daha bir anlamlı olarak yapacağız.” Demek ki sohbette verilen mesajlar- en azından bazıları için- yerine ulaşmış...

27 Ekim 2011 Perşembe

Bugün öğle sonrası Mesfele bölgesindeki bir otelde kalanlarla sohbet ediyoruz. Konu; kelime-i tevhid, yani lâ ilahe illallah mesajı yaşamımıza nasıl yansıyor, hayatımızda tercihlerimizi neye göre yapıyoruz, neyi ya da kimi ölçü alıyor ve neyi/neleri ya da kimi/kimleri güç olarak görüyoruz? Bu sorular çerçevesinde Hz. Peygamberin bizlere tebliğ ettiği mesajı konuşuyoruz. Hemen her sohbet sonrası olduğu gibi sohbet sonrası gruptan bazı tanıdıklar da çıkıyor... Değerli dostum Hasan Karakoyun’un adını anıyoruz...

Sohbet sonrası Harem’e geçiyorum... Yoğunluk iyice artmış, üçüncü katta bile zaman zaman yürümek zorlaşıyor. Ümmetin bütün renklerini bir arada görüyoruz. Farklı diller, etnik kimlikler, kültürler birbirine karışıyor. Tavafı tamamlayamadan akşam ezanı okunuyor. Zar zor bir yere cemaat arasına sıkışıyoruz. Ezanla birlikte cemaatten birçoğunun gözleri Zemzem Tower’ın kulesine, saat ile tepesinde ağzı yukarı doğru açık olan hilal figürüne çevriliyor. Çünkü ezanla birlikte burada ışıl ışıl yanıp sönen ışıklar ortaya çıkıyor ve herkesin dikkati ister istemez bu renk cümbüşüne yöneliyor. İnsanlar ellerinde fotoğraf makinaları ve cep telefonları buranın resmini çekmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla ne ezan ne de Zemzem kulesine göre çok aşağılarda kalan Beytullah bu kadar dikkat çekiyor. Zemzem Tower, binlerce yıldır mü’min gönüller için en dikkat çekici yapı olan, gönülleri, kalpleri ve gözleri kendisine yönelten bir merkez olan inananların kıblegahı Ka’be’yi gölgeliyor; gökdeleni, ışıl ışıl yanan kulesi, devasa saati ve tepesindeki adeta bir boynuzu andıran hilalli dikiti ile dikkatleri kendi üzerine çekip, rol kapıyor. Bunu ve Beytullah etrafında buna benzer yapıları inşa edenler, bu sorumsuzluğun, bu haddini bilmezliğin hesabını nasıl verecekler?

28 Ekim 2011 Cuma

Hac yolculuğunun ilk Cuma namazı Mescid-i Haram’da... Fazla kalabalığa kalmamak için saatler öncesinden yola koyuluyoruz, ancak mahşeri bir kalabalık bizleri karşılıyor. Sanki bütün dünya Mescidde toplanmış... Mescidde erkek kadın herkes karışık oturmuş. Normal zamanlarda görevliler namaz kılınacağı zaman kadınları arka saflara yönlendiriyor, fakat Hac döneminde kalabalığın mahşerileştiği bu günlerde besbelli buna fazla imkan olmuyor. Kadın erkek aynı saflarda namaz kılıyoruz.
İmam hutbede bol bol sabırdan bahsediyor ve sonunda sözü, ölen naiblerine getiriyor... Bütün dünyada Müslümanlar ciddi sorunlarla boğuşurken ve önemli sınavlardan geçerken, burada ölen veliahd herşeyden daha önemli gözüküyor...

Namaz sonrası dönüş tam manasıyla bir çile. Burada hemen her konudaki dağınıklık ve düzensizlik trafikten temizliğe her alanda görülüyor. Şehircilik diye bir anlayış yok gibi... Hacca gelen insanların hemen her konuda sanki çile çekmeleri amaçlanmış... Servislere binmek büyük mücadele gerektiriyor. İnsanlar itiş kakış karga tulumba araçlara binmeye çalışıyor. Tam bir karmaşa... Az önce tavaf yapan ve bol bol tövbe istiğfarda bulunan kişilerden bazıları birbirlerinin haklarına tecavüz etmekte belli ki beis görmüyor. Demek ki tövbe ve istiğfar tam anlamıyla içselleştirilememiş, Allah’a verilen sözler dudaklardan kalplere inmemiş; bencillik ve diğer nefsani hastalıklar tedavi edilmemiş...

Akşam Mesfele bölgesinde Ankara’dan gelen bir grup Hacı adayıyla bu konuda sohbet ediyoruz. Arınmanın önemi üzerinde duruyoruz. Arınmak için öncelikle kendimizi sorgulamanın ve düşüncelerimizde, inançlarımızda, duygularımızda, tavır ve davranışlarımızda bulunan hastalıklardan arınmanın önemini vurguluyoruz. Sohbet sonrası, yanımıza gelen hacı adaylarından emekli bir öğretmen kendisini tanıtıyor ve diğer sohbetlere kıyasla yapılan konuşmadan memnuniyetini dile getiriyor.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Bugün öğle öncesi Aziziye bölgesinde bir grupla sohbet edeceğiz. Buraya gelen hemen herkesi bir şekilde yoklayan boğaz enfeksiyonu bizi de bir yokluyor. Karıncalanan ve zaman zaman yanan boğazla konuşmak biraz zor olacak galiba... Ama Allah’tan buna hazırlık babında yanımda biraz ilaç bulunuyor. Sohbette Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed’e Mekke tarihinden bahsediyoruz, Peygamberlerce bize iletilen mesajdan ve bu mesajın bugün bizler için ne anlam ifade ettiğinden... Otelin basık yemekhanesinde yapılan sohbete katılım iyi; insanlar sohbet esnasında yer yer duygulanıyor, bazıları gözyaşı döküyor... Hac için buraya gelen insanlar, doğru şekilde verilen mesajı almaya açık bir haleti ruhiye taşıyorlar. Dolayısıyla iyi bir organizasyonla hac dönemi hacca gelenler için başarılı bir eğitim öğretim ortamına dönüştürülebilir.

30 Ekim 2011 Pazar

Boğaz enfeksiyonu devam ettiğinden bugünkü sohbet iptal edildi. Öğleye kadar dinlenip, aldığım ilaçlar da etkisi gösterince öğle sonrası Kâbe’deyim... Tavaf için alt kata indiğimde yine müthiş bir kalabalık. Tavafa başlangıç için Haceru’l-Esved hizasına gitmeye çalışıyorum, ama pek mümkün olmayacak galiba. İnsanlar itiş kakış... En iyisi yine üst katlara çıkmak. Mescidin ikinci katında tavafa başlıyorum, ama burası da hayli kalabalık, özellikle de Hacrer’l-Esved hizası... Üst katta tavaf daha uzun bir zaman alsa da nispeten sakin olduğundan daha rahat oluyor. Tavafı tamamlamadan ikindi ezanı okunuyor, namaz için zar zor bir yer buluyoruz. Yine kadın erkek aynı safta namaz kılıyoruz...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Mescid-i Haram’a ulaşmak için taksiye biniyoruz. Arafatta vakfe zamanı yaklaştıkça gittikçe artan kalabalığa paralel şekilde fiyatlar da hızla artıyor. Taksiden telefon konuşma ücretlerine kadar herşey birkaç katına çıkıyor. Tam bir kapitalist piyasa anlayışı: talep artışına göre fiyat artışı... Görünüşte İslamı esas aldığını ifade eden insanlar bunu nasıl meşrulaştırıyor? Anlaşılan İslam yalnızca görünüşte; gerçekte ise İslam dışı değerler sosyal yaşama egemen...


* İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı


Yazının devamını okumak için tıklayınız!

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim