• BIST 82.504
  • Altın 147,463
  • Dolar 3,8179
  • Euro 4,0606
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 10 °C
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?

ŞEHİD ŞEYH SAİD'İ RAHMETLE ANIYORUZ! -3-

ŞEHİD ŞEYH SAİDİ RAHMETLE ANIYORUZ! -3-
Araştırmacı Yazar İbrahim Sediyani'nin, Şehid Şeyh Said Kıyamı'na dair araştırmasının 3.Bölümü:

 

 

 

 

 

Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb"

23 Mart 1925'te Osman Paşa komutasındaki hükûmet kuvvetleri Kalîkala ( Erzurum )'nın Xînûs ( Hınıs ) ilçesine girerler. Osman Paşa, xain-i leîn Xormek aşiretinden Ali Heyder ve Qâmer Lolanî ile diğer kartevhev ( işbirlikçi )'lere yeni görevler verir. Hükûmet birlikleri, Qırxalî ( Pirinçlik ) ve Tilalo ( Karaçalı )'yı mücâhîdlerle yaptıkları çarpışmadan sonra işgal etti.

Şeyh Sâîd'in mücâhîdleri, 24 Mart'I 25 Mart'a bağlayan gece Tilalo ( Karaçalı )'ya taarruz ettiler ve bu taarruz, zafer ile neticelendi. Bu çatışmada mücâhîdler on şehîd verdiler. Rejim askerlerinden de bir yüzbaşı, iki er öldü ve üç er yaralandı. Taarruz Lıcê, Hênê ve Çêwlîkli mücâhîdlece gerçekleştirilmişti.

Rejim kuvvetleri, Çapan ( Gündoğuran ) ve Dumanî ( Dumanlı ) köylerini ele geçirerek, mücâhîdleri Tilham ( Hantepe ) doğrultusunda geri çekilmeye zorladı. 26 Mart'ta rejim birlikleri Diyarbakır – Ergani yolunun iki yanından ilerleyerek Xırbê Reş ( Yeniören ) – Qerebâb ( Akçakapı ) hattına varıyordu.

TC birlikleri ile Xormek, Lolan ve Heyderan âşir-i leînleri, Osman Paşa'nın komutasında Şeyh Abdullâh ve Binbaşı Qâsım-ê Cibranî komutasındaki İslâm savaşımcılarını Leylek Dağı çevresinde kuşatırlar. Binbaşı Qâsım ve Şeyh Abdullâh, Gama – Garko geçidinden kaçarak kurtulurlar.

Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerîf Efendi'ye bir mektub yazar:

"Şeyh Şerîf Efendi'ye,

Selâm ve dûâlar eylerim. Fişeklerin noksan ve yokluğundan cepheyi Belkınê Dağı'na aldım. Bu tarafta Asker-i Romî ziyâdedir. Eğer helâqımızı mucîb bir manî yok ise Qereçol'dan geri çekilesiniz. Ve bir miktar kâfî kuvveti bize gönderesiniz. Ve Şeyh Hûseyn ile beraber güzelce Munbasut olarak yazasınız.

Cümle hârb arkadaşlarımıza selâm ve dûâlar eylerim.

7 Remezan 1341

Xâdîm'ul- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd el- Naqşibendî"

Bu arada Dicle ve Maden rejimin eline geçer. 1 Nisan günü rejim kuvvetleri, Sedekan ( Bayrampaşa ) sırtlarında mücâhîdlerle giriştikleri çatışma sonunda Hênê ( Hani )'ye girerler. Palo'dan sonra birlikler, Xoynık ( Göynük )'a doğru ilerlerler. Şeyh Sâîd, Bingöl – Genç arasına sıkışmış bir durumdadır.

Osman Paşa ilerler ve Bingöl, 8 Nisan'da rejimin eline geçer. Bu arada ihânet bitmek bilmiyordu. Şeyh Sâîd Cebhesi'nde bulunan Genç Jandarma Komutanı Kürt Üsteğmen Mihrî, hükûmet kuvvetlerine sığınarak Şeyh Sâîd hakkında rejime bilgi verir.

TC rejimi, İslâmî Qıyâm'a katılan Kuştîban ( Çukurca ) köyü ile Semıkan ve Reşkotan aşiretlerinin köylerini herşeyiyle ateşe verir. Bu arada Silvan'da İslâm askerleri, 12. alaya saldırırlar. Şeyh Sâîd'in kardeşi Şeyh Abdurrâhîm, Hani ve Dicle arasında direnişi sürdürür. Şeyh Şemseddîn de Silvan'dadır.

12 Nisan'da laik rejim, qıyâmın merkezi Dara Hênê ( Genç )'yi de alır. Artık herşey rejim lehinde işlemektedir.

14 Nisan günü Şeyh Sâîd, Şeyh Abdullâh, Binbaşı Qâsım, Şeyh Ğâlîb, Reşîd ve Timur Ağa, Sabîkan bölgesindedirler. Şeyh Sâîd Efendi, İran'a geçme kararındadır. Akçakapı, Kervas ( Yalaza ) ve Çapan köylerinde geceler.

Şeyh Sâîd Efendi, yanındakilerle birlikte Çapan ( Gündoğuran ) köyünden Çaxçaxê ( Görmüşler )'ye doğru yol alır. İshâqan ( Çubuklu ) köyünde konaklamak zorunda kalır. Burada bir durum muhâkemesi yapılır. Şeyh Sâîd'in damadı Şeyh Abdullâh teslîm olmak ister. Ancak Şeyh Sâîd, Qûr'ân'dan âyetler okuyarak O'nu bu kararından vazgeçirir.

16 Nisan'da Başbakan İ. İnönü'ye şöyle bir mektub gelir:

"Başvekîl İsmet Paşa Hazretleri'ne;

Şimdiye kadar yapılan tetkikatımız neticesinde son hâdise-i isyânın tekevvününde şark vilâyeti mebuslarından bazı zevâtın alakadar oldukları zann ve kanaat halinde tebellür etmektedir. Bu hususun daha iyi tezâhürü için inde'l- iktizâ kendilerinin isticvâbı zât-ı mes'eleyi tamamen tevzîh edecekse de masunîyyet-i teşrîyyeleri mevcûd oldukça bu bâbda heyetimizce birşey yapmak mümkün olamayacağı gibi, Meclîs'in de tatilinin takarrübü hesâbıyla evrak-ı tahkîkiyenin Meclîs'e irsâli ile Heyet-i Umumîye'den bir karar ahzi de müstahlil bulunmaktadır.

Binâenaleyh hâdise-i isyanîyye ile alakadar olan mebusların maznunen isticvabları ve taht-ı muhâkemeye alınmaları için mâhkememize selâhiyet itâsı zımnında hükûmetçe Meclîs'e teklifi halinde Heyet-i Umumiye'nin tasvîb edeceğine kanaata buyurulursa, teşkîlat-ı esâsîye kanununa zeyl olunarak bir madde-i muvakkate teklîf ettirilmesini vatan ve milletin menâfi-i âlîyyesi nâmına zarurî addeder ve bu hususta emr-i cevabîlerine muntazır olduğumuzu arzeyleriz efendim.

Lütfî, Müfit, Avnî, Ali Saip, Ahmed Süreyya, Mazhar Müfit."

ŞEYH SÂÎD'İN YAKALANIŞI VE HİÇBİR ZAMAN UNUTULMAYACAK BÜYÜK İHÂNET

Şeyh Sâîd'in bacanağı Binbaşı Qâsım, Şeyh Sâîd kuvvetleri ile beraber idiyse de, aslında laik rejim tarafından satın alınmıştı ve Binbaşı Qâsım, Şeyh Sâîd ve hareketin seyri hakkında her zaman rejime bilgi veriyordu. Yani ajan idi.

Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, 14 Nisan'da, İran'a geçmek için doğuya doğru yola koyulmuşlardı. 15 Nisan'da Muş'taki Abdurrahmânpaşa Köprüsü'ne geldiklerinde, Şeyh Sâîd Efendi, bizzat bacanağı Qâsım Bey tarafından yakalattırılır ve TC'ye teslîm ettirilir. Bu, bardağı taşıran son damladır. Ancak, "ihânet tarihi" olan Kürt tarihindeki ne ilk, ne de son ihânettir.

Bu ihânet, hiçbir zaman unutulmayacaktır. Kürt Tarihi demek, Şeyh Sâîd Qıyâmı demektir. Şeyh Sâîd Qıyâmı demek, "ihânet, ihânet ve ihânet" demektir. Tam üç defa "büyük ihânet"…

Biri, Malatya üzerine yürürken Alevî ve Kürtçüler'dan, biri Kiğı üzerine yürürken Kürt millîyetçisi Xormek aşiretinden, sonuncusu ve nihâî darbeyi vuran da İran'a geçmeye çalışırken Binbaşı Qâsım Bey'den…

Kendilerine en büyük ihâneti yapanlar olarak, kendilerine en can-ı gönülden biât edenleri bulan İslâmî qıyâm önderlerinden, tarihte ilk nazarda Kerbelâ'daki İmâm Hûseyn'i ve Dara Hênê'deki Şeyh Sâîd'i görmekteyiz. Kerbelâ Qıyâmı ile Dara Hênê Qıyâmı arasında, gerçekten şaşılacak derecede benzerlikler vardır.

İmâm Hûseyn ve Şeyh Sâîd… Biri Aşağı Mezopotamya'da, biri de Yukarı Mezopotamya'da… Her ikisi de nifâqın, zûlmün ve sömürünün dorukta olduğu, iç politika ile ilgili olarak konuşmanın yasaklandığı, konuşan dillerin kesildiği, İslâm toplumunda çözülmelerin ilk olarak görüldüğü, laisizmin ve nasyonalizmin hortladığı, Qûr'ân âyetlerinin sosyal ve siyasal hayattan yine Qûr'ân âyetlerinin delil gösterilerek sökülüp atıldığı, İmâm Ali ( as )'nin ifâdesiyle "kürkün ters çevrilip İslâm'a giydirildiği", Ali Şerîâtî'nin tabiriyle "Sünnet adına, herşeyden önce Qûr'ân ve Sünnet evinin yetiştirdiklerinin kurban edildiği" bir dönemde QIYÂM etmişlerdi.

Yezîd ve İsmet İnönü… Haccâc-ı Zâlîm ve Kâzım Dirik…

Haccâc, dilleri kılıçla susturuyor, Kâzım Dirik ise parayla… Şeyh Sâîd Qıyâmı'nda İsmet İnönü'nün çizmelerine boyun eğmeyenlerin, Kâzım Dirik'in cüzdânına nasıl boyun eğdiklerini görüyoruz.

Kufe Ehli ve Gêğî Ehli, hep aynı şâhsîyetler…

Ancak bu kanlar, şehîd kanlarıdır. Şehîdlerin kanı boşuna akmaz.

İmâm Hûseyn'in dökülen kanı, 1979'da İran coğrafyasında semeresini verdi. Şeyh Sâîd'in kanı ise henüz değil…

"Zûlmedenler, nasıl bir inqılâbla yıkılıp devrileceklerini yakında bileceklerdir." ( Şuârâ, 227 )

ŞEYH SÂÎD QIYÂMI BİTTİ – SIRA QATLİÂMDA

28 Nisan'da İsmet İnönü, Şark İstiklâl Mâhkemeleri Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya'ya ikinci mektubu yazar:

"Silvan civârında kalan Şeyh Şeynseddîn ve bazı rüesâ affolunmak şartıyla dehâlet teklîfini tekrar etmektedirler. Müfettiş Paşa hazretleriyle derhal görüşerek fikrinizi makinâ başında bildirmenizi ricâ ederim.

Benim mütalaam Şeyh Şeymseddîn gibi rüesânın affı, isyânın tekerrürünü tescîl etmek demektir. Binaenâleyh mevkufların İstiklâl Mâhkemeleri'nden geçmelerinden feraget etmek zararlıdır. Kendilerine söyleyebileceğimiz, eğer bilâ kayd û şart dehâlet ederlerse bu hareketlerinin mâhkemece esbâb-ı muhaffeîn addolunması varîd olduğu, fakat muhâkemelerinden vazgeçmek mümkün olmadığı zeminindedir.

Şüphe yoktur ki, kan ve zaman sarfetmeksizin isyâna iştirak etmiş olan köylüleri teskin ve isticlâb etmekte fayda vardır. Bütün bu ahvalı, oradaki müşâhedat ve intibâınıza göre mütalaanızı bildirmenizi ricâ ederim.

19 Nisan 1341 saat 4:00. Sonraya kadar cevabınızı alabilirsem Heyet-i Vekîle'de mütalaa edeceğiz. Kararımızı teblîğ edeceğiz efendim.

28 Nisan 1341

İsmet"

Bir gün sonra yanıt gelir :

"Ankara'da Başvekîl İsmet Paşa Hazretleri'ne, Makinâ başında bizzat. No: 18

Müfettiş Paşa, Naci Paşa ile taşraya gitmiştir. Fakat bu hususta evvelce görüşmüştük. İsyân, müstâkîl bir Kürdistan teşkîli maksadıyla vukua gelmiştir. Birçok seneler hep bu gayeler için çalışılmış olduğu muhakkaktır. Bu rûhun ölmesi ve öldürülmesi en mukaddes bir fâriza-i millîyedir. Bunun için de Kürdistan'da baş olabilecek bütün eşhas-ı muzirrenin kat'iyyen affedilmemesi elzemdir.

Kanaat-i devletinize büyük ve katî bir imânla tamamen iştirak etmekteyim. Müfettiş Paşa'ya da evvelce aynı fikir ve kanaati söylemiştim. Kendileri de doğru bulmuşlardı. Müfit, Saip, Avnî Beyler arkadaşlarım da aynı kanaati söylemişlerdi.

Şeyh Şeymseddîn'in affedilmemek ve herhalde muhâkeme olunmak şartıyla dehâleti kabul olunmalıdır. Hürmetle ellerinizden öperim paşam.

Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya

C. 28 Nisan 1341 şifreye 29.4.1341"

İsmet İnönü, "ellerinden hürmetle öpen" A. Süreyya Özgöveren'e cevâbî mektubu aynı gün yollar:

"Müstâceldir.

Makinâ başında.

1. Heyet-i Vekîle, 29 Nisan 1341 tarihli içtimâsında Şeyh Şemseddîn ile bazı rüesâsının affolunmak şartıyla Silvan'daki kumandanımıza dehâlet teklîflerini mütalaa ve tetkîk ve erkan-ı hârbîye-i umumîyenin tâlimat-ı esâsîyesini tasvîb eylemiştir. İttihâz olunan karar aynen ikinci maddededir.

2. Şeyh Şemseddîn ve emsali rüesâ-yı ussâtın İstiklâl Mâhkemesi'nde muhâkemelerinden sarf-ı nazar etmek mümkün değildir. Esasen rüesâ-yı ussâtın bu müracaatlarında dahi hüsn-ü nîyetten eser yoktur. Mâhkûmlar, bütün isyân mıntıkasında en ziyâde olarak devlete zarar vermeye çalıştıktan sonra Kırkbirinci Fırka kumandanımızın dört gün zarfında bütün mağsubâtı iâde etmek suretinde verdiği cevabî emre dahi riâyet etmiyerek bilakis hareket-i askeriyemizi yedi gün tehir etmişler ve hükûmet ile doğrudan doğruya temasta bulunmak lazım gelen köylüleri kurtaracak bir vâziyet takınmışlardır ve şüphe yoktur ki, kendilerini maddeten ve mânen takviyeye çalışmışlardır. Hükûmet, rüesâ-yı ussâttan dehâlet etmek fikrinde olanları bilâ kayd û şart teslîm-i nefse dâvet eder. İstiklâl Mâhkemesi'nda muhâkemeleri tabiîdir.

Harekât-ı Askeriye'ye bilâteahhür yeniden başlanarak isyânda temerrüd edeceklerin kâmilen, katîyyen ve serian kahır ve tenkîl edilmeleri matlubdur. Harekât-ı tedibiyenin bilhassa en büyük sür'atle hitama erdirilmesi, devletin dahilî ve haricî menafi-i âliyesinin icâbat-ı mübremesindendir.

3. İş bu kararname Müdâfâ-i Millîye, Dahilîye Vekâleti ve Erkan-ı Hârbîye-i Umumîye Riyâset-i Celileleri'ne ve Şark İstiklâl Mâhkemesi Riyâset ve Müdde-i Umumîliği'ne teblîğ olunmuştur.

29.4.1341

Başvekîl İsmet"

30 Nisan Perşembe günü Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası kâtiblerinden Fethî Bey yargılanıyordu. Tam bir suç unsuru bulunamadığından, Fethî Bey, 5 sene hapis cezası ile Samsun cezaevine yollandı.

3 Mayıs'ta, yargılamalarla ilgili olarak mâhkeme heyeti arasında bir yetki ihtilâfı ortaya çıktı. Üyelerden Lütfî Müfit ve Ali Saip, Kemal Feyzî'nin idâm edilmesini Ahmed Süreyya Özgöveren'in önlediğini iddiâ ettiler. Buna karşılık A. Süreyya, "eğer fikirlerinizde sabit iseniz ben yarın durumu Ankara'ya bildiririm, yazacağım şifreyi de isterseniz size gösteririm" diyordu. Bunun üzerine Lütfî Müfit, "bizim muayyen bir amacımız var, bu amaç için gerekirse kanunun da üzerine çıkarız" demişti. Savcı A. Süreyya, durum hakkında Ankara'ya şifreli telgraf çekti:

"Ankara'da Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb Beyefendi'ye,

No: 21

Bugün Ali Saip Bey kardeşimiz Ankara Mâhkemesi'nin kanun-u cezanın her maddesiyle hükümler vermekte olduğunu, bizim neden İstiklâl Muhâkimi kanunuyla mukayyet bulunduğumuzu Mazhar Müfit ve Müfit Beyler huzurunda bendenizden sordu. Mes'eleyi izâh ettim ve mâhkememizin kanun haricine çıkmadan millî ve vatanî gayenin tahsiline muktedir olacağını ve nitekim bu ana kadar hiç böyle bir ihtiyaç ve zaruretle karşılaşmadığımızı ilave ettim. 'Biz bütün kanun-u ceza ve askerî ceza kanununun herhangi bir maddesiyle hüküm verirsek itiraz eder misiniz?'dedi. Tabiî makam-ı iddiânın selâhat-i itiraziyesini isti'mal etmenin mümkün olduğunu söyledim. 'Öyle ise ben böyle çalışmam, istifâ ederim' ve 'Reis Bey yazınız, ben müdde-i umumî ile ihtilâf-ı efkâr sebebiyle istifâ edeceğim' gibi sözler de söyledi. Kendini tatmine, iknaa çalıştım. Bilmem ki muvaffak oldum mu? Müfit Bey, 'Kırşehir'de Saip Bey'e iştirak ederim' buyurdular. Ve ilâve ettiler: 'Biz idârî kararlar da verebilmeliyiz' mütalaasını müştereken sarfettiler.

Receb Beyefendi, bu bittabi ne câizdir ve ne de müfittir. Filhakîka daire-i kazamızdaki bütün işlerin mühîmlerini bile muhâkeme etmeğe vaktimizin kifâyet etmeyeceği bir zamanda bu kabil şâhsî arzu ve mülahazalarda ne fayda vardır anlıyamıyorum. Biz Varto'da, Bitlis'te, Elâzîz'de, Van'daki müthîş hâin ve cânîleri bırakalım da üç ay hapis, beş ay hapis gibi işlerle mi uğraşalım?!

İstiklâl Mâhkemesi, ahkâm-ı kanunîyeye göre, ancak bervech-i at-i mevadd-ı rü'yet eder. Bu mevaddın haricindeki işler selâhiyet ve vazifemizin haricinde kalır.

İş bu hususî ve şâhsî maruzat ve mütalaatımın büyük müncî Gazi Paşa Hazretleri'yle İsmet Paşa Hazretleri'ne hususî olarak arzıyla hepimize ara sıra irşadatta bulunmanızı, müthiş ve müzmin vatan tehlikesi karşısında büyük bir hiss-i al-i vatanperî ile gözlerinizden öperek çok istirham ederim kardeşim.

4.5.1341

Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya"

5 Mayıs Salı günü, akşam üstü saat 16:00 sularında Şeyh Sâîd ve 28 kişilik mâiyetleri, rejim askerleri tarafından Amed ( Diyarbakır )'e getirildiler.

En önde bir askerî müfreze, arkada Şeyh Sâîd, damadı Şeyh Abdullâh, Şeyh Şerîf, hâin-i leîn Binbaşı Qâsım ve diğerleri ayrı ayrı korumalarla getiriliyordu. Korumalar, 19. Alay'a bağlı askerlerden oluşuyordu. Hükûmet Konağı önünde 3. Ordu Müfettişi General Kâzım Orbay ( hâin Xormek aşiretine, Gêğî ihâneti ardından kutlama telgrafı yollayan kişi – İ. S. ), Kolordu Komutanı General Mürsel, Diyarbekîr Valisi Mithat, İstiklâl Mâhkemesi Başkanı Mazhar Müfit Kansu ve diğer mâhkeme heyeti vardı.

Hükûmet Konağı önünde Şeyh Sâîd ile Kolordu Komutanı General Mürsel arasında şu konuşma geçti:

General Mürsel: "Hoşgeldin! Seyâhât nasıl geçti? Yolda rahatsız oldun mu?"

Şeyh Sâîd: "Sefer zâhmettir."

Gn. Mürsel: "Hastalandığınızı duydum, şimdi nasılsınız?"

Şeyh Sâîd: "Hâmdolsun Râbbim'e, sıhhâten iyiyim."

Gn. Mürsel: "Yemek yemeğe başladınız mı?"

Şeyh Sâîd: "Hayır, biraz iştâhsızlığım üzerimde."

Gn. Mürsel: "O halde tedâvinize devam etsinler, doktorlar bakıyorlar değil mi?"

Şeyh Sâîd: "Evet, Allâh râzı olsun, bakıyorlar."

Sonra General Mürsel fısıltılı bir sesle kıt'a komutanına emir verdi: "Götürün, istirahat etsinler."

Bu konuşma esnâsında fotoğraflar çekiliyordu. Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, idâma kadar kalacakları hapishaneye sevkedildiler.

Amed ovasının Qamîşek ( Gevendere ) köyünde ikâmet eden Şeyh Şemseddîn Huweydanî'ye, bu esnâda Şeyh Sâîd'in, hâin bacanağı Binbaşı Qâsım tarafından ihânete uğradığı ve Amed'e doğru getiriliyor olduğu haberi iletilir iletilmez Şeyh Şemseddîn Efendi, bir cengâver gibi kuvvetlerini rejim askerleri üzerine sevkeder. Fırka Kumandanı Cemil Câhid'in emri altında bulunan askerî kıt'alar ile Farqîn ( Silvan ) yakınlarında çok şiddetli bir çatışmaya girişir. Bekîran ve Reşkotan aşiretleri, Élîh ( Batman ) Köprüsü'nde fırkanın bir alayını bozguna uğratırlar. Silvan'ın diğer Kürt kuvvetleri de, fırkanın diğer kıt'alarını kuşatarak, esir almaya az kalmışken, gecenin basması ve şiddetli bir yağmur yağması sebebiyle, nizam ve intizamdan yoksun olan Kürt kuvvetlerinin civar köylere dağılmasından istifade ederek, fırka kıt'aları kendini toparladı ve ertesi gün yeniden şiddetli bir savaşa girişti. Neticede Şeyh Şemseddîn de tutuklandı ve Şeyh Sâîd ile birlikte yargılanmak ( ! ) üzere Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi'ne getirildi.

7 Mayıs'ta, A. Süreyya'dan Receb Beyefendi'ye ikinci bir mektub gelir:

"Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb Beyefendi'ye,

Zât'a mahsustur.

No: 30 Şifre

Diyarbekîr 7/5/1341

C: ( 790 ) no'lu şifreye

Mütekaddem şifreme merbut cetvelle Takrîr-i Sükûn Kanunu da musarrahtır. Bu kabil dakaik-i melekiyenin nazarımdan kaçmayacağına emin olduğunu zannederim. Mesele bunların dahi haricindeki hususta müteferrî idi. Mamafih benden otuz beş yaşında bir genç âzim ve imânı ve seksen yaşında bir ihtiyar sükûnet ve dur endişesi ile hareket-i intizâr buyurunuz.

Esasen zât-ı maslahatı müteessir edecek mes'ele yoktur. İş'ârım sırf şâhsî ve kardeşçe bir hâsbihaldi. Müsterih olunuz çok temiz kalpli mert kardeşim.

Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi A. Süreyya"

İki gün sonra Başbakan İsmet İnönü, A. Süreyya Özgöveren'e şu mektubu yazar:

"İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Süreyya Beyefendi'ye,

Zât-ı âlileriyle mâhkeme âza-yı kîramı arasında bazı su-i tefehhümler hadis olduğuna Receb Beyefendi vesayetiyle tesâdüfen mutallî oldum. Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi'nin hemaheng mesâisi, bir vatan ve devlet mes'elesi olduğundan, bütün arkadaşlarımızın daima ve samîmen imtizaç için sarf-ı mahasal etmelerine intizar olunur.

Hale ve bahusus istikbale ait çetin bir mes'ele-i millîyeyi halletmek üzere ve haklarında bir itiimat ve intihap olunan arkadaşlarımızın gayret ve muvaffakiyetlerini ne kadar alakayla takib ettiğimizi takdir buyuracaklarına eminim.

Bilvesile gözlerinizden öperim efendim.

9.5.1341.

Başvekîl İsmet"

Yanıt, aynı gün alınır:

"Başvekîl İsmet Paşa Hazretleri'ne,

Zât'a mahsustur.

No: 34

C. 9/5/1341 şifreye

İrşâd ve teveccühünüze ansamîm teşekkür ederim. Receb Beyefendi'ye cevaben yazdığım ikinci şifrenin de mütalaasını istirham ediyorum.

Bütün bir vatan ve millet mes'elesi olarak telakki ettiğim Kürt isyân ve ihtilâli karşısında şâhsiyetimin en gayrı kabil-i terk, hukuk ve hususîyetlerini de yok farzederk çalıştığım ve bu tevazuu mutlak içinde çalışmaya vicdanen borçlu olduğumu arzederim.

Hürmetle ellerinizi ve gözlerinizi öperim Paşam.

Karesî Ahmed Süreyya"

Bir gün sonra ise A. Süreyya'ya 3. Ordu Müfettişliği'nden bir telgraf gelir:

"Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîliği'ne,

3. Ordu Müfettişliği Mehâkim Şubesi

Adet: 374

Diyarbekîr 10/5/41

1. Harekât-ı isyâniyenin tertib ve idaresinden âmil olmakla maznun-u aleyhim Şeyh Sâîd ve diğer meşâyîh ve rüesâyla, bunlar meyanında derdest veya fiilleri itibariyle müşâreketleri görülerek sevkedilen ve el'an Diyarbekîr'de tevkifhane-i örfîde mevkuf bulunan 39 şâhsa ait evrak-i tahkikiye ve vesaik merbut cetvelde gösterildiği üzere dokuz kıt'a mazrut halinde ve her birinin mevcudiyetini irad eden melfufat puslalarıyla birlikte takdim kılınmıştır.

2. Bu 39 şâhıstan yirmisi hakkında Varto İstintat Dairesi'nce ısdar olunan gayr-i muvakkat tevkif müzekkereleri mevcud olup evrak-i tahkîkiyye meyanındadır.

Mütebaki ondokuzu hakkında tevkif müzekkereleri mevcud değildir efendim.

3. Ordu Müfettişi Ferik"

23 Mayıs günü Şeyh Sâîd'in ilk sorgusu yapıldı. Müdde-i Umumî Ahmed Süreyya, bir yandan mücâhîd âlimlerin sorgularıyla uğraşırken, beri yandan da iddiânameyi bir an önce hazırlamakla meşguldü. Zirâ, İslâmî qıyâmın önder âlimlerinin aralarında bulunduğu bu grup, mâhkemenin bakacağı en önemli dâvâ idi. Savcı Ahmed Süreyya, sanıklarıb tutuklu yargılanmalarını isteyerek, hazırlamış olduğu iddiânameyi mâhkeme başkanlığına verdi.

İlk duruşma ise 26 Mayıs Salı günü Diyarbekîr Sineması'nda kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde başladı. Mâhkeme heyeti yerini aldı. İlkin sanıkların kimlik tesbîtine geçildi ve bu esnada Mâhkeme Başkanı Mazhar Müfit Kansu ile Şeyh Sâîd Hazretleri arasında şu konuşma geçti:

- Adınız nedir?

Mûhâmmed Sâîd.

- Babanızın adı?

- Şeyh Mâhmud.

- Nerelisiniz?

- Aslen Palo'luyum, fakat Xînûs'ta oturuyorum.

- Kaç yaşındasınız?

- Altmışı geçkinim.

Hüviyetlerin tesbîtiyle Savcı Ahmed Süreyya, iddiânameyi okudu.

"Türk ülkelerinin Şark vilâyetlerinin belirli bir kısmında, bütün dünyanın muhtelif şekillerde öğrendiği bir isyân hâdisesi vardı. Hiç şüphe yok ki, senelerce içerden ve isyân sahası dışından vakî olmuş telkinler ve tasavvurlarla eşkiya hareketlerinin fiilen gözükmesiyle meydana çıkmıştır. İsyân hâdisesi iddiânamede anlatıldığı üzere, güya Peygamber dîninin yükseltilmesi perdesi altında meydana getirilmiştir. Halbuki asıl gaye Türk vatanının muayyen bir kısmını anavatandan ayırmak, vatanın birlik ve beraberliğini bozup dağıtmaktan ibâretti.

Huzurunuzda bulunan Hınıslı Şeyh Sâîd, yüzlerce, binlerce askerin, halkın, müslümanın malını, canını yok eden hareketleri fiilen idâre etmiş ve hepsine âmil olmuş inatçı bir vatan hâinidir.

Öbür sanıklardan Şeyh Abdullâtif ve kardeşi Şeyh İsmâil, isyânın şefi olan Şeyh Sâîd'in bu eşkiyalık hareketine fiilen katılmışlar ve Diyarbekîr'e yapılan hücûmun muvaffak olması için de telkinde bulunmuşlardır.

Şeyh Mûhâmmed Şerîf, Elâzîz Cephesi Kumandanı adıyla oradaki harekâtı idâre etmiştir. Şeyh Abdullâh, Darahini ve Varto hareketlerinde bulunmuş ve kendisine Şeyh Mûhâmmed Şerîf gibi Cephe Kumandanı ünvanı verilmiştir. Aynı zamanda Şeyh Sâîd'in damadıdır.

Kasım, Şeyh Abdullâh'ın Varto'yu işgal etmesi üzerine kendisine katılmış ve O'nunla uzun müddet birlikte çalışmıştır. Şeyh Ali ve Şeyh Musa, bir sürü eşkiyaya kumanda etmekten sanıktır. Mûhâmmed Mihrî'nin isyândan önceki günlerde hazırlıklara iştirak ettiğine dair elimizde esaslı deliller olmamakla beraber Şeyh Sâîd tarafından hizmete alınmış ve vazifesini terketmiştir.

Baba Bey ve Kâmil Bey de âsîlerin birer şefidir. Diğer sanıklar da harekete fiilen iştirak etmişler, hep aynı gaye için çalışmışlardır. İddiâlarımız, soruşturma evrakı, mektuplar ve mâhkeme esnasındaki sorgulardan anlaşılacağından, mâhkemenin bu esaslara göre yapılmasını taleb ve dâvâ ederim."

ŞEYH ALİ RIZA İRAN'DA

Şeyh Sâîd Efendi, yakalanmadan önce Iraq'a gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk ( Şam ), Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran'a geçmeye karar vermişti. Sonra yakalndığı ( 15 Nisan ) için, geri kalan mücâhîdler, Şeyh Sâîd'in oğlu Şeyh Ali Rıza kuvvetlerine katılıp İran'a doğru ilerler. Çêwlîk ( Bingöl ), Boğlan ( Solhan ), Mıj ( Muş ), Tux ( Tatvan ), Westan ( Gevaş ), Tuşpa ( Van ), Karkelê Ebex ( Özalp ) hattını izleyerek İran'ın Xoy kentinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir askerî kışlaya girerler.

İran'da o zaman Şâhlık vardır ve Şâh, laik – kemalist TC'nin bölgedeki en yakın müttefikidir. TC, Ali Rıza ve beraberindekilerin Türkiye Kürdistanı'ndan İran Kürdistanı'na geçtiğini İran Şâhı'na haber verir. Bu haberi alan Şâh hükûmeti tedbirini almış ve hazırlıklarını yapmıştır. "Hemen içinizden temsilci heyet gönderin, konuşalım" diye Şeyh Ali Rıza Efendi'ye haber verir. Şeyh Ali Rıza da yanına birkaç ağa alıp Şâh'ın temsilcisiyle görüşmeye gider. Diğerleri de ellerinde silâhları, aç ve sefil bir vaziyette kışlayı çeviren duvarın altında otururlar.

Şâh hükûmetinin temsilcilerinin gelen heyete söyledikleri ilk şart şudur: "Hepiniz elinizdeki silâhları teslîm edin, ondan sonra gelin oturup konuşalım." Şeyh Ali Rıza buna cevaben, "bunların hepsi bir milletin ileri gelen ve kendini bilen insanlarıdır; bir gaye uğruna çıkmış, buraya gelmiş siyasî mültecîlerdir; bunlara bunu demek mümkün değildir; ben bunu onlara öneremem," der.

Bu yanıttan rahatsız olan temsilci bağırarak elindeki silâhın dipçiğini Şeyh Ali Rıza'nın kafasına vurur. Şeyh Ali Rıza'nın kafasının her tarafı yara ve kanlar içinde kalır. Yanındakiler müdâhâle eder. Bunun üzerine Şeyh Ali Rıza, tekrardan bunlara der ki: "Ben onlara haber göndereyim, ama bunu hiçbiri kabul etmez. Önce silâhımı teslîm edecek, daha sonra mı masaya oturacağım? Olacak iş mi bu? Ne diyeceksin? Bizi teslîm mi edeceksin, öldürecek misin? Bu bilinmiyor ki!" Bunu söyledikten sonra dışarı haber yollar. Ancak İslâm savaşçıları, Şâh'a şu anlamlı cevabı verirler: "Eğer biz silâhlarımızı teslîm etseydik, TC'ye eder, buraya hiç gelmezdik. Biz silâhımızı vermemek ve özgür yaşayabilmek için, bu uğurda insanlarımızı fedâ ederk, şu anda buradayız!"

İşte tam bu sırada dışarıya, "Şeyh Ali Rıza Efendi yaralandı!" haberi sızınca, Şeyh Ali Rıza'nın bu haberi duyan hizmetçilerinden biri çok hüzünlenip silâh patlatıyor. Şâh rejimi bu ihtimâli nazara alıp her tarafa makinâlı tüfekler ve toplar yerleştirmişti. Kale içindeki bütün mücâhîdler taranıyor, çoğu şehîd oluyor. Şehîd olanlardan biri de Şeyh Diyaeddîn idi.

Şeyh Ali Rıza ve yanındakiler de esîr alınıyor. Ali Rıza Efendi müsaade isteyip, şehîdleri defnedip, dînî vecîbelerini yerine getirdikten sonra zindana getiriliyor. 6 ay zindanda kaldıktan sonra, yanındakilerle beraber Sımko aşiretinin yanına giderler. Şeyh Ali Rıza, aşiretin ileri gelenleri ile konuşup, "biz burada karargâh kuralım, siz de bizi destekleyin" deyince, bu, Sımko'yu rahatsız etmiş, saltanatının yıkılacağı ihtimâliyle Şeyh Ali Rıza'yı vurmayı düşünmüş, ancak aşiret karşı çıkıp, "sen nasıl Şeyh Sâîd Efendi'nin oğlunu vurursun?" diye tepki gösterebilirler deyip vazgeçmiştir. Şeyh Ali Rıza Efendi bunu hissedince selâmeti gitmekte görüp, Sımko'dan bir katır alıp Urmîye ( Rızaîye ) üzerinden Iraq'a geçer.

ŞEYH ALİ RIZA IRAQ'TA

Şeyh Ali Rıza Efendi, Iraq Kürdistanı'nda 4 yıl boyunca Ehl-i Sünnet'in Şâfiî mezhebi üzerine dersler verir. Şeyh Selâhâddîn de askerî bir okula kaydolur. 1932'de af çıkınca Şeyh Ali Rıza ve beraberindekiler, Türkiye Kürdistanı'na geri dönerler. Şeyh Ali Rıza Efendi, Erzurum'a yerleşir. Oradan çıkması da yasaklanır. Bu arada yine boş durmayan Şeyh Ali Rıza Efendi, yöredeki ağalar ve Xîlbaç aşireti ileri gelenleriyle "Partîya Şimalê Kûrdistan" ( Kuzey Kürdistan Partisi ) adında bir cemîyet kurar. Sonra, yapılan ihbarlar neticesinde Şeyh Ali Rıza Efendi yakalanıp, idâmına karar verilir. Şeyh Selâhâddîn Efendi'nin yaşı küçük olduğu için ileri atılıp, "hayır, cemîyeti ben kurdum" deyince, idâmdan vazgeçip Şeyh Selâhâddîn'e 12 yıl hapis verirler. Cemîyete mensup 11 kişi de tutuklanır. Şeyh Ali Rıza, Ankara'da hapse atılır.

Şeyh Ali Rıza, Ankara'da hapiste iken başına gelen bir olayı şöyle anlatır :

"Ben Ankara'da hapiste Qûr'ân okuyordum. O esnada Mustafa Kemal mahpusları teftişe gelmiş. Ben Qûr'ân okumaya devam ederken, 2 gardiyan geldi ve bana dedi ki :

- Kalk, Mustafa Kemal geliyor. Belki sana merhâmet eder ve seni affeder.

Ben dedim ki :

- Ben ve babam bu Qûr'ân'ın yükselmesi için hayatımızı verdik. Başkasını, elimde Qûr'ân varken, ta'zimen nasıl kalkarım?

Mustafa Kemal içeri girince gardiyanlar korkudan titriyor, ben ise Qûr'ân okumaya devam edip önünden kalkmayınca, Mustafa Kemal gardiyanlara,

- Bu kim?

diye sordu. Onlar da:

- Palulu Şeyh Sâîd'in oğludur,

diye cevab veriyorlar. O zaman Mustafa Kemal onlara döndü ve dedi ki:

- Ehl-i âhîret ve dîyanet olmak isteyen Şeyh Sâîd ve çocukları gibi, ehl-i dünya ve delâlet olmak istiyorsanız benim gibi olun! Eğer önümde kalkmış olsaydı, daha çok tâciz ederdim.

***

-DÖRDÜNCÜ VE SON BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ-

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim