• BIST 108.162
  • Altın 151,204
  • Dolar 3,6561
  • Euro 4,3295
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 26 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

''PKK bir provokasyon örgütüdür''

PKK bir provokasyon örgütüdür
Sürgündeki Kürt aydın Kemal Burkay, “PKK Kürt hareketini bölmek ve yanlışa sürüklemek için devlet tarafından desteklenmiş bir provokasyon örgütüdür” dedi.

 

 

 

 

Kemal Burkay*

CUMHURİYET’TEN önce de var olan Kürt sorunu, Kürt halkının varlığı ve meşru hakları tanınmadığı için Cumhuriyet döneminde daha da ağırlaşarak devam etti. Bu dönemde devlet Kürtlerin taleplerine baskı ile karşılık verdi ve 1925’ten 1938’e kadar Kürtlere savaş açtı. 1938 Dersim direnişinden sonra yaşanan yirmi yıllık nispi bir sessizlik döneminin ardından 1950’li yılların sonlarında Kürt aydınları arasında ilk kıpırdanmalar başlayınca devlet bu defa 1959’da “49’lar Olayı” diye adlandırılan operasyonu yaptı. Bu operasyonla tutuklanan insanlar TCK’nın 125. maddesiyle, yani idamla yargılandılar; oysa ortada ne herhangi bir örgüt ne silah ne de eylem vardı. Daha 49’lar Davası sırasında Kürt aydınları arasında, “sol” eğilimli olanlar ve olmayanlar biçiminde iki kanat ortaya çıkmıştı.

1960 Sonrası Kürt Hareketinin Serüveni
1960’lı yıllarda ise 61 Anayasası’nın getirdiği nispi demokratik ortamda hem sol hareket hem de Kürt hareketi canlandı. 1960’lı yılların ilk yarısında Musa Anter ve Edip Karahan gibi aydınların öncülüğünde bazı Kürt periyodikleri yayımlanmaya başlandı. Dilleri Türkçe olan bu yayınlarda Kürtçe, bazen bir türkü bazen bir şiir bazen de bir fıkra biçiminde yer alırken; “Kürt sorunu” denemediği için de “Doğu sorunu” ifadesi kullanılıyordu. Ancak bu yayınlar üç-beş sayı sonunda kapatıldıkları için hep kısa ömürlü oldular ve onları çıkaranlara yönelik yeni operasyonlar yapıldı, yeni davalar açıldı. Bu dönemde Kürt sosyalistleri, Türkiye İşçi Partisi içinde örgütlenip Kürt sorununu sosyalist dünya görüşüyle dile getirirken; “milliyetçi Kürtler” diye nitelenen diğer kesim 1965’lerde illegal Kürdistan Demokrat Partisi (KDP)’ni kurdu. Partinin önde gelen iki ismi Faik Bucak ve Sait Elçi idi. 1966 yılında da Avukat Mehmet Ali Aslan’ın öncülüğünde dört sayı süren Yeni Akış dergisi çıkarıldı. “Kürt sorunu”, “Kürt halkı” gibi terimler ilk kez bu yayında kullanıldı. Ben de derginin yazarları arasındaydım. 1966’da tutuklandık ve bu yayın da susturuldu.

1967 yılında “Doğu Mitingleri” adı altında Silvan, Diyarbakır, Batman, Siverek, Tunceli, Ağrı ve Ankara’da demokratik kitlesel eylemler planında bir ilk olan mitingler düzenlendi. On binlerce insanın katıldığı bu mitingler kitleler arasında büyük bir coşku yarattı. 1960’lı yılların ikinci yarısında büyük kent merkezlerinde üniversiteli Kürt gençleri, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nı oluşturdular. Daha sonra Kürtlerin yoğun yaşadığı kent ve kasabalarda da örgütlenen bu ocaklarda, sol görüşlü olan ve olmayan yurtsever kesimler bir aradaydılar.
Sistem bu gelişmelerden tedirgin olmuştu. Bir yandan sistemin sözcüleri tehlike çanlarını çalarken diğer yandan askerî komando birlikleri bölgede silah ve suçlu arama bahanesiyle baskıları yoğunlaştırdılar, terör estirdiler. Amaç kitleleri sindirmekti. 12 Mart darbesi (1971), solun yanı sıra Kürt hareketini de ezmeyi amaçlamıştı. Bu dönemde gerek KDP ve DDKO üye, yönetici ve yanlısı gerekse TİP içindeki sosyalist Kürtlerin haklarında davalar açıldı, ağır cezalar verildi. Çoğunlukla Diyarbakır Askerî Cezaevi’ne, kısmen de Ankara Mamak Cezaevi’ne yollandılar.
Kürt hareketi 1974 affı sonrasında Türk solundan tümüyle ayrışarak yeniden örgütlendi. Bu kez sahneye Türkiye ve dünya sol hareketinden de etkilenen birçok örgüt çıktı. İlk olarak 1974 yılı sonunda genel sekreterliğini benim yaptığım Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi (TKSP, Kürtçe adıyla PSK) kuruldu. TKSP, kamuoyunda dergimizin adıyla Özgürlük Yolu olarak bilindi. Bunu Devrimci Demokratlar (KİP), Rızgari, ve Çin çizgisindeki Kawa izledi. Ayrıca Kürdistan Demokrat Partisi bölündü ve partinin ana kolu Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) adıyla sol bir çizgide yoluna devam etti. (Elbette bu örgütlerin tümü illegaldi; çünkü Kürt adını taşıyan veya Kürt sorununun çözümünü programına alan herhangi bir örgütü legal olarak kurmak olanaksızdı. Bugün de durum pek farklı değil ya!) Bunlar arasında en kitlesel olanlar TKSP, Devrimci Demokratlar ve KUK’tu. Biz (Özgürlük Yolu veya TKSP) Kürt sorununun çözümü için federasyon öneriyorduk, diğer örgütlerin ise hemen hepsi ayrı devleti savunuyorlardı.

PKK: Devletin Kürt Kolu

Kürt hareketi bu dönemde de 1960’lı yıllarda olduğu gibi barışçı biçimde gelişiyor ve hızla kitleselleşiyordu. Sistem, bir bütün olarak sol ve demokratik hareketi olduğu gibi Kürt hareketini de bölmek, yanlışa sürüklemek için harekete geçti. PKK böyle bir dönemde ortaya çıktı. İlkin “UKO’cular” denen bu grup, 1978’de PKK adını aldı. Silahlı mücadeleyi temel alan ve barışçı-demokratik çalışma yöntemlerini burjuva işi sayıp ihanetle suçlayan PKK, ayrı devleti savunuyor; federasyon veya otonomi istemlerini de ihanet sayıyordu. PKK aynı zamanda diğer Kürt örgütlerini düşman ilan edip ortadan kaldırmayı amaçladığını daha baştan açıkça ilan etmişti. Nitekim kuruluşunun hemen ardından PKK bize ve diğer örgütlere yönelik silahlı eylem başlattı, siyasi kadrolara yönelik cinayetler işledi. 1979 yılında yayımladığımız bir broşürde, PKK’nın bir provokasyon örgütü olduğunu, MİT tarafından yönlendirildiğini söyledik. Abdullah Öcalan da yıllar sonra bizzat kendi gazetelerinde, Medya TV’de ve kendisiyle yapılan röportajlarda şöyle diyecekti: “PKK’yı kurduk, üç yıl süreyle ekmeğimizi, silahımızı devlet verdi ve korumamızı sağladı. Bizden istedikleri diğer Kürt örgütlerine karşı savaşmaktı ve üç yıl boyunca ne istedilerse yaptık.” Öcalan, “PKK’yı devlete dayanarak kurup geliştirdiğini” belki onlarca kez söyledi ve bununla övündü.

Daha 12 Eylül darbesinden önce Öcalan Suriye’ye geçti ve Suriye istihbaratının denetimine girdi. 12 Eylül Cuntası, PKK’nınkiler de dâhil, sağ ve soldaki terör eylemlerini kışkırttı ve böylece kendi eliyle döşediği terör kaldırımına basarak yönetime el koydu. Darbenin ardından ise PKK’nın kadroları da dâhil, tüm sol ve demokrat kadroları, Kürt yurtseverlerini toparladı, ezdi, katletti.
PKK 1984 yılında silahlı eylemi başlattığında ise hem Türk hem Kürt toplumu savaşanlara göre kutuplaştı. Türk kesiminde militarizm ve şovenizm gelişip güçlenirken, Kürt kesiminde de PKK güçlendi. Buna karşılık her iki kesimde de barışçı ve demokratik güçler zayıfladılar. Belki garip gelecek ama devletin istediği tam da buydu. Böylece Kürt hareketini sindirmek, asimilasyon sürecini hızlandırmak ve bu yoldan “Kürt sorununu bitirmek” için akıl almaz bir devlet terörü devreye sokuldu. 3-4 bin dolayında köy ve onlarca kasaba yakılıp yıkılarak boşaltıldı; 3-4 milyon insanımız yerinden yurdundan edildi. Bunlar bölgedeki ve Batı’daki büyük kentlerin varoşlarına yığıldılar; evsiz, işsiz, perişan oldular ve kentlerin zaten var olan sorunlarını daha ağırlaştırdılar. Bunun yanı sıra 40 binin üzerinde insanımız hayatını kaybetti. 17 bini “faili meçhul” denen ama gerçekte failleri çok iyi bilinen cinayetlere kurban gitti. Toplum terörize oldu, devlet çeteleşti, yüz milyarlarca dolar bu kirli savaşa gitti.
Sonuç olarak Kürt gerçeğini inkar etmek, Kürt halkının meşru haklarını tanımamak, onunla yan yana, eşit haklarla, barış içinde yaşamayı kabul etmemek ve Kürt halkını zorla, şiddetle, kırımla, sürgünle, türlü asimilasyon yöntemleriyle yok etme politikası işte bugünkü duruma yol açtı. Kürt hareketi şiddete itilirken, Türkiye’nin kendisi de bir şiddet sarmalına düştü. Bu politikanın iflas ettiği şimdi aklı başında herkes tarafından görülüyor. Türkiye şimdi bu bataktan çıkmaya çalışıyor; ama bu kolay değil. Eskinin yanlış ve acımasız politikalarının sahibi statükocu güçler, çözüme yönelik yeni ve çağdaş bir politikanın hayata geçmesini var güçleriyle engellemeye çalışıyorlar. Bunu başarabilirler mi? Elbette hayır. Onlarınki çaresizce bir çırpınma. Ama değişim sürecinin hızını kesebilirler, onu aksatabilirler, ülkemizin insanına yeni acılar verebilirler. Ne var ki sonunda değişim dalgası onların direnmelerini de aşıp geçecek. Her iki halk, Kürtler ve Türkler, adil bir çözümün yolunu bulacaklar; eşit koşullarda, gönüllüce, barış içinde bir arada yaşamayı başaracaklar. İşte o zaman bu ülke çağ atlayacak, barışçı ve demokratik bir ülke olacak, hızla gelişecek. Yeni bir dünyaya yeni bir anlayışla, yeni bir politikayla varacağız.

*Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi (PSK) Genel Sekreteri

Bu yazı ANLAYIŞ DERGİSİ'nden alıntılanmıştır.

 

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim