• BIST 83.067
  • Altın 146,783
  • Dolar 3,7897
  • Euro 4,0443
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 7 °C
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?

ORTAKÖY’DEN TÜRBANLI BARBİE’YE MEKTUP

Fatih Tezcan

Kafedeki masanın üstünde Hürriyet Pazar ekini gördüğümde, bir önceki gün sürmanşetten verilen ‘Ayşe Arman türbana girdi…’ anonslarını hatırladım…

Ayşe Arman’ın mahalle maceraları’ yayımlanmıştı işte!

Hanımefendi ‘ters kıyafetler ile karşı mahalle denemeleri’ yapmış da onu mevzu etmişler…

‘Bu ne sosyolog özentili ama gayet eğreti bir atraksiyondur! Bu ne sakil bir denemedir ya Rabbi!’ iç geçirmeleri için hızlıca üç tam sayfa resimli yazıyı gözden geçirmem yetti!

Neden mi güldüm?

Bu Türbanlı Barbie’nin kırk yaşında ilk kez örtülü geldiği ve sosyolojik bir laboratuar sandığı semtin, Ortaköy’ün, otuz senelik sakiniyim de ondan…

Semt ile olan alakamı bilmeyenler için kısa özet geçmem gerekirse, semtin bilinen tüm tarihindeki ilk ve tek İslami derneğin kurucu başkanıyım…

Türbanlı Barbie Ayşe Arman’a ben gülmeyeyim de kim gülsün?

Yani, tamam, macera şöyle tumturaklı bir cesaret taşır veya zorlu bir sızma falandır da dersin ki hani ‘vay anasını, yapmış, başarmış abla be!’ değil mi?

Nerdeee…

Sen git giy Tekbir’den tuniği, geçir kafana örtüyü, geç Ortaköy’e, Bebek’e, gez biraz ve sonra de ki ‘mahalle baskısı falan yok, asayiş berkemal’… J

Şaka gibi…

Neşeli gibi görünen deneyimini anlatırken dahi satır aralarına sakladığı ince toplum mühendisliği enjekteleri ne abestir, ne antipatiktir oysa…

Başını örtme faslını öyle bir anlatmış ki, dersin ki, abla, hazır Ortaköy’e gitmişken en yakın mekanın kapısından alsaydın bir tabela da öyle gezseydin bari?

‘Kafamdaki Örtü Geçici Duyma Bozukluklarına Neden Olabilir!’

Çokça populizm biraz da opurtunizm koksa da, saf bir iyi niyet taşıdığına inanmak istediğim bir macera yaşamış Ayşe Hanım…

Dediğim gibi zaten Ortaköylüyüm…

Arnavutköy’de ve Bebek’te okudum…

Maçka’da da oturdum…

Şimdi merak ettiğim şey o ki, bu hanıma kim dedi ‘bu mekânlarda başörtülüler sokaklarda gezemiyor ya da korkarak geziyorlarsa da baskı var, rahatsız ediliyorlar’ diye bir şeyi…

Şizofren bir durumlar var bir yerlerde ama hayırdır bakalım…

Başörtülülere baskıyı Ortaköy Entel Pazarı’nda veya Reina’da aramak için birilerinde ya şizofreni olması lazım zaten ya da bir toplum mühendisliği özentiliği…

‘Sefere çıkış’ kararını da ‘bir okur mektubuna’ dayandırıyor zaten Türbanlı Barbie…

Ah, bu okur mektupları yok mu…

Ne kullanışlı şeylerdir onlar…

Ayşe Hanım, bu sefer bir ‘okur mektubu’ değil bir ‘yazar mektubu’ alıyorsunuz…

O yüzden biraz daha uzun ve çetrefilli olabilir…

O mektupla ortak paydası ise her ikisinin de tavsiyeleri olması…

Ben ‘soyunmak kolay, zor olanı görmek için giyin de şuraya buraya git, baskıyı gör’ demem, diyemem…

Nedenine gelince…

Bakın Ayşe Arman Hanım…

Hiçbir şey sandığınız kadar düz değil…

Bu ülkede bir asırdır egemen olan tepeden inme ve elitist/tepeci kitle zaten gayet asimetrik ve antipatik bir savaş veriyor…

(İlker Başbuğ, resmi ideolojinin teknik yöntemi olan ‘asimetrik savaş’ı nasıl bir pişkinlikle Genelkurmay’a uygulanıyormuş gibi gösterdi, bunu ona sormanız lazım.)

Üstelik bu yolda kullanılmayan hiçbir enstrüman yok…

Medyadan camilere, ekonomiden eğitime kadar her alanda ‘bu memlekette ne olacaksa bizim istediğimiz gibi olur!’ faşist diktasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz…

Kodlarına bu kadar müdahale edilen bir başka millet var mıdır ben bilmiyorum…

Mesela dünya iyisi teyzem Almanya’dan geldiğinde ve söz Güneydoğu’dan açıldığında ‘Boş versene Fatih, koyacaksın kafalarına atom bombasını, kurtulacaksın’ diyebiliyorsa…

Ultra-liberal ağabeyim, ‘abi memleket bu ya, çocuklar gibi al misketlerini git diyemezsin ki insanlara’ demem üzerine ‘Bak Fatih! Misket örneğini iyi hatırlattın! Bu vatanı sonuçta ateist bir asker kurdu kardeşim! Ve onun sevenleri de her zaman orduda orada burada olacaktır! Beğenmeyen alacak misketlerini gidecek! Bu her zaman böyle olacaktır yani kural bu yavrum... Başka memleket mi kalmadı yaw?’ mealinde konuşabiliyorsa…

Sizi her halinizle kabullendiklerini sandığınız akrabalarınız, örtülü nişanlınızı gördüklerinde saklayamadıkları vücut dilleriyle tedirginliklerini izhar ediyorlarsa…

Hatta bu garipseme ve yadırgama halleri o sizin sahilinden döndüğünüz Ortaköyün sokaklarına ya da Kızılay’daki trafik ışıklarına kadar taşıyorsa…

Üzülerek söylüyorum ki, tarihi ve sosyolojik derinliği olmayan ve en önemlisi acı gerçekleri yansıtmayan maceralarınız Pazar kahvaltısı geyiklerinin senaryoları olmaktan öteye gidemez!

Çok mu sert oldu dersiniz…

Değil, inanın değil…

Dedim ya bir okur değil bir yazar mektubu bu…

O yüzden ‘gidin şunu şunu yapın’ deme garipliğine değil, ‘gelin şunu yapalım’ deme cesaretine sahiptir…

Aynı boneyi takınız… Aynı örtüyü örtünüz…

Ve gelin beraber Reina’ya değil Marmara’ya gidelim…

Marmara Üniversitesi’ne…

Reina kapısına benzemez Kemalist okul kapısı!

Reina’da kapıdan alınmayınca attığınız kahkahaları duyamazsınız Üniversite kapısından dönen kızcağızlarda…

Buram buram Kemalizm’e kin doludur örtülerin altları artık…

Ve dediğiniz gibi, o kulaklara bir şey de duyurulamaz artık!

Anlıyor musunuz siz ‘mahalle baskısı’ yok derken birilerinin nasıl çileden çıktığını…

Belki biraz da onların sesi oluyordur şu yazı…

Ha, dünyanın her yerinde olabilen ‘çapraz mahalle baskısı’ vardır pek tabi az da olsa buralarda da…

Fatih’te mini etek, Cadde’de ferace ne kadar sempatik olabilir ki…

Esas mesele, bu ülkede bir asırdır çatır çatır bir devlet baskısı olmasıdır!

Mesela giydikleriniz çok hoş kıyafetlerdi Ayşe Hanım…

Dilerseniz bir gün de, İslam’da örtünmenin ‘dişilik değil kişilik konsepti’ üstüne kurulu olduğunu düşünen ve buna ‘hiç ilgi çekmeme idealizmini’ ekleyen kardeşlerinizin stiline bürünün yani simsiyah giyinin ve öylece gezin üç dört kişi, olur mu?

Bir de insanlarda ‘güzel insanlara karşı toleranslı olma’ refleksi vardır, bilirsiniz…

Ortaköylü esnafın birinin ‘manken bunlar’ dediğini yazmıştınız ya hani…

‘Manken bunlar’ denilmeyecek birkaç kız bulun, tarifteki kıyafetlere sokun ve ‘Ankara Kızılay’da gez bakalım biraz, neler oluyor, yaşlı Kemalist teyzeler veya amcalar neler sayıyorlar, dinleyin ve aktarın’ deyin…

Hem hasta olan hem de otobüste uyuyakalan başörtülü kıza ‘Kalk da büyüklerine yer ver bakalım örümcek gibi kafanı kapamakla insan olunmuyor!’ denildiğinde bakın bakalım insanın hoşgörü katsayısı nasıl eksi bilmem kaç oluyor…

‘Sizin gibileri başörtüsü eylemlerinde görmek isteriz Ayşe Arman Hanım’ populizmine girmek de istemem ama hakikaten bir sosyolojik tahlil merakınız veya hele de insanların yakınlaşması gibi hoş bir hayaliniz varsa inanın bu, bu kadar ucuz değil…

Nuray Canan Bezirgan’ı duymuş, belki de seyretmişsinizdir…

Hani şu ‘Atatürk’ü sevmeme hakkını kullanan ve bir de bunu canlı bir yayında dile getirecek yüreği barındıran’ kardeş…

Tanıştınız mı? ‘O program’ sonrasında yaşadıklarını dinlediniz mi? Tavsiye ederim…

Arzu ederseniz sizi, çocuğunu düşürmüş, 1-2 gün içinde kürtaj olması gereken ama özel hastane parası olmayan yani devlet hastanesine giden, diğer yandan da ‘hemcinsi bir doktora kürtaj olma lüksü’nü kullanmayı seçen ve sonucunu dehşetle gören bir kızla da tanıştırabilirim…

Düşen cenin çantasında, kendisi ise acı içinde kıvranıp ağlarken ‘Burası Türkiye! İsteyemezsin sen öyle bir şey!’ diyen Kemalist kadın doktorun eliyle onu ve ‘sakallı’ kocasını ittiğinde ne hale geldiğini anlatır belki...

Ayşe Arman.

Birbirimizi anlamamız için Pazar kahvaltısı geyiklerinden biraz daha alçak gönüllü ve azimli olmamız gerekli…

Bu ülkede ne Müslümanlar İslam’ı bilerek Müslüman oluyorlar ne de Atatürkçüler Mustafa Kemal’i tanıyarak Atatürkçü…

Her iki taraf da çok taklitçi ve çok tutkulu…

Zaten okuma oranı bu kadar azken mevcut kitaplar da fanatikleştirici ve yüzeysel olunca ortaya çıkan tablo bu…

Ruhat Mengi’den daha derin(!) perspektifleri olmalı mesela insanların…

Ve mümkünse Sabih Kanadoğlu’ndan daha inandırıcı adamlar bulmalıyız...

Tariflerimizi düzeltmeliyiz… Müslümanları, Fethullahçı-Tayyipçi-Tarikatçı üçgenine, Atatürkçüleri alkolik-çapkın -kibirli tarifine hapseden yaklaşımlarımızı gözden geçirmeli değil miyiz artık?

Tamam, çoktandır ‘tüketim toplumu’ olduk bile ama bari ‘birbirimizi tüketmeden anlamayı’ öğrenmeli değil miyiz?

Üstelik bunu da bir yandan Cüppeli Ahmet’e gülerken diğer yandan ‘Türbanlı Barbie Şehir Turunda’ kıvamında işler çıkarmadan becermeliyiz!..

‘Önce soyun-sonra oyun’ sloganları atmadan…

Faili meçhul okur mektuplarına yaslanmadan…

Şehrin elit gettolarında iki tur atıp devasa sosyo-psikolojik analizler çıkarttığını sanıp…

Milleti bu sıcaklarda haline güldürmeden veya çıldırtmadan...

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim