• BIST 98.314
  • Altın 143,977
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 18 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

NE BİZ ŞEHİT OLURUZ NE DE ONLAR!

Fatih Tezcan

Sene: 1997…Yer: Pervari-Siirt

Doğanköy’deydim… Yani Botan’da…

Görev yaptığım iç güvenlik taburu, Abdullah Öcalan’ın ‘Mutlaka Çökertilecek" emrine mazhar olmuş(!) bir birlikti…

Hasan Cemal’in ben oradayken karakola yaptığı ziyaret sonrası yazdığı yazıda öğrenmiştik…

Kavşak noktada olan bir korucu köyünün içinde yerleşmiştik…

Bölgede geçirdiğim süre bir seneyi geçmişti…

1994 sonrasında girilen ‘yakın çatışma’ yani ‘birisini öldürüp öldürmediğini açıkça görecek kadar yakın çatışma’ sayısı öncesine göre belki de yüzde 90 azalmıştı...

Ben üst düzey çatışma eğitimi almış, sayısız operasyona katılmış, çoğu ‘uzak’ da olsa hayli çatışmaya girmiştim…

Ama Allah’a hamdolsun ki, sanırım, ne ben birisinin canını aldım ne de birisi benimkini…

Son cümlemin ilk kısmındaki mucizevî realite, tüm hayatımda yaşadıklarım içinde şükrünü en fazla ettiğim konulardandır…

Herekol Dağları , Pkk’nın yazlık sayfiyesiydi…

Baharlarda kışlık Besta Vadisi (Besler-Dereler) ile yazlık Herekol trafiği sıklaştığından dolayı çok çatışma çıkardı…

Yine bir ‘tıkama operasyonu’ düzenlenmişti…

Ben ilk kez bir operasyona götürülmemiştim…

Taburda oturmuş, arkadaşlarımın Herekol’daki operasyondan dönüşünü bekliyordum…

Geldiler…

250 kişilik koğuş, arı kovanı gibiydi…

O koku… O gürültü… O toz…

Bir operasyonu daha bitirmiş olmanın verdiği gurur, büyük bir yorgunluk barındırmasına rağmen, ertesi gün içtima vermeyecek olmanın rahatlığı ile kimseyi yatırmıyor, uyutmuyordu…

Yan ranzanın altında Cemal diye bir arkadaş yatardı…

Namazında bir çocuktu…

O günkü operasyon çatışmalı geçmişti…

Hem de çok yakın çatışma…

Cemal’i mahzun görmüştüm ama yorgunluğuna verdim…

Sonra ‘tebrikler’ gelmeye başladı peşi sıra…

Savuşturuyor, yüz vermiyor, geleni gönderiyordu…

‘Ne oldu, leş mi aldın?’ dedim…

Dündü, baktı, başını eğdi, sustu…

Ağır gelebilirdi ama ben öyle konuşurdum…

Yani 25 senedir bölgede olan her askerin konuştuğu gibi…

 ‘Cahiliye miyadım’ dolmamış, ‘İslâm miladım’ olmamıştı…

Cemal sustu…

Sebebi vardı…

Taburda tanımayan yoktu beni…

Sanırım sevilirdim de…

Devrecilik olan bir tabura gelir gelmez, bir ‘dedenizin’ burnunu kırmanız, tanınmanız için yeter de artar bir sebeptir…

Tabi tanınmaktan fazlası için de…

Arkadaşlarınıza küfreden komutanı rezil etmeniz de öyle…

Belki hiçbirisi olmasa dahi ‘Ortaköylü’ olmanız da…

Ortaköylülük ten midir diğerlerinden midir bilmem ama yakın arkadaşlarım dışında cevap verme cesareti, itiraz ihtimali olan asker yok gibiydi…

Üstelik Cemal iki alt tertibimdi…

Sorduğum soru ona uymamıştı ama ters bir şey söylemedi…

‘Birisini öldürdüm’ dedi…

Şokta olduğunu o zaman anladım…

Bu tek başına bir yorgunluk veya üzüntü falan değildi…

Hepsi ve daha fazlasıydı ama ben henüz bir şey bilmiyordum…

İşin kötüsü ‘anlayabilecek çapta birisi miyim’ , işte Cemal de bunu bilmiyordu…

Ama o cesur davrandı…

Anlatmasında ısrar ettim, o da anlattı…

İki taraf çok yakın mevzilerde sıcak çatışmaya girmişti…

Cemal’in tam karşısına düşen mevzi yoktu…

Muhtemelen taktik gereği hilal’in ucuna gönderilmişti…

Ve tam o esnada mevzisinin karşısındaki ağacın yanına gelen ve bir Pkk’lı görmüştü Cemal…

Cemal’i fark etmeyen Pkk’lı  kendisini fark etmeyen ve Cemal’in yan mevzisinde konuşlanan arkadaşlarına mermi saydırmaya başlamıştı…

O kadar rahattı ki ağacın yanında ayakta duruyor, siper almak için yere dahi yatmıyordu…

Eğitim atışlarından bilinirdi ki Cemal’in de nişanı iyiydi…

Cemal bir an kalakalmış ama sonra ilk atışta adamı öldürmüştü…

Düşen Pkk’lıyı ve vuran Cemal’i orada olan hemen herkes görmüştü…

‘Takdirlerin’ sebebi şimdi anlaşılıyordu zira bu tür bir ‘netlik’ bizim içinde bulunduğumuz lokasyon, süreç ve operasyon içerikleri için pek sık rastlanır bir şey değildi…

Ama Cemal için bu durum çok sıkıntılıydı…

“Ben onu öldürmesem o bizimkileri ve hatta beni öldürecekti” dedi…

‘Öldürmesem’ mi…

Öyle bir ihtimal mi vardı?

İlk günden itibaren ‘öldürmek’ üstüne eğitim alan bir yapının içinde şu lafı bir komutan duysa Cemal’in hayatı kararırdı…

Bana dahi çok acayip gelmişti…

“Sıkıntın ne oğlum?  Leş almışsın işte! Hem de göz göre göre! Vurmasaydın da şehid mi olsaydın?” dedim…

Ben yukarıda saydıklarımın dışında, operasyonlarda yürürken dahi elinden düşürmediği tesbihiyle, Türk bayrağı sevgisiyle, bölük gazinosunda Ahmet Kaya’yı açabilen tek kişi olmasıyla veya ‘Sami Demirkıran- Bir Teröristin İtirafları” kitabını alenen okuması gibi taraflarıyla da tanınan birisiydim…

Cemal hepsini ve daha fazlasını biliyor, beni iyi tanıyordu…

Zaten çok az konuşan bir çocuktu…

Yine öyle yaptı…

“Biz burada ölsek şehit mi olacağız sanıyorsun?” dedi…

Yaşım 21’di…

İstemesem o bölgede olmazdım…

Ama 20 yaşımda, erteleme ve torpil gibi seçenekleri göz ardı ederek bölgeye geçmek hayaliyle askere gitmiştim…

Isparta’daki acemiliğim bitip yeni görev yerim Gelibolu olarak açıklandığında arkadaşlarım ranzama ‘taziyeye’ gelmişlerdi…

Taziye, zira sanki bir yakınım ölmüş gibi üzgündüm…

Zaten iznimden de Gelibolu’ya gitmeyi düşünmezken çok sevdiğim ilkokul öğretmenimin ‘hakkını helal etmemekle’ tehdid etmesi üzerine isteksiz ve her şeyden habersiz, yeni yerime geçmiştim.

Gelibolu’ya vardığımda ‘35 günlük özel savaş eğitimi’ alacağımı ve sonra Siirt’e gönderileceğimi ‘müjdeleyen’ inzibatın boynuna sarıldığımda adam hayret etmişti…

Aynen öyle de Eylül’96’da uçaklar ve özel korunan konvoylarla bölgeye intikal ettirilmiştik…

Biz yerde yatarken veya mahkûmdan(vadiden) geçerken kafamızın hemen yanına veya üstüne gerçek G-3 mermileriyle ‘sıyırtma’ atışlar yapan ‘tecrübeli’ komutanlarımızdan almıştık Güneydoğu’daki ‘hızlandırılmış yoğun ve yakın çatışma eğitimleri’mizi…

Herşey limitleri zorlamak, limitleri zorlamak ise daha fazla ‘vatan haini’ öldürebilmek içindi…

…Ve bölgede ‘çatışma, intikal, operasyon, tıkama, öldürme, hedef, nişan, hâkim, mahkûm, pusu, mayın, vatan, hain, bölücülük, şehitlik, cesaret, askerlik’ gibi onlarca kelimeyle yazılmış bir güfteye hayatımızı onlarca kez tehlikelere atarak bir sene boyunca bir ‘kahramanlık şarkısı’ bestelemiştik…

Tıpkı bizden önce ve sonra bestelenen on binlerce beste gibi…

“Biz burada ölsek şehit mi olacağız sanıyorsun?”

İşte bu sözler bu şarkının ne bestesine ne güftesine uymuyordu!...

“Ne diyorsun Cemal sen? Ne olacağız ya oğlum?” derken kafamda ‘Cemal’in ‘akort’ durumunu değerlendirmekten başka bir şey geçmiyordu…

Ama Cemal öyle bir şey söyledi ki…

Güftem de bestem de sarsılmıştı…

Kalbim titremişti…

“Fatih, çatışmadan sonra A-T (Arazi Tarama)yaptık. Bir mağara vardı. Çatışma sırasında oraya kaçmışlardı. Biz de lav atmıştık. Çatışmadan sonra o mağaraya da girdik” dedi…

Her şey normaldi…

Mağaraya lav atarsan canlı bir şey kalmaz, bir de girerken bubi’lere dikkat ederek ‘tararsan’ içerisini ‘temizlemiş’ olurdun…

Ben “Acaba içerinden çıkan cesetlerin görüntüsü mü etkiledi bunu” diye düşünüyordum…

Ta ki Cemal’in gözünden gelen yaşla beraber dudaklarından dökülenleri duyana kadar…

“Fatih, içeriden seccadeler ve tespihler çıktı!”

“Bi’ dakka bi’ dakkaaaaaa!!!

Pkk’nın mağarasından mı çıktı bunlar?” dedim…

“Evet” dedi…

Kelimenin tam manasıyla ‘dünyam dönüyordu’!

Pkk mağarasında seccade mi? Tespih mi?

E bunlar bize özel şeyler değil miydi ki?

Tespih-Seccade-Kur’an-Cami bizim, Karl Maks-Apo-Das Kapital-Mağaralar onlarındı!

“Lan niye ki! Bunların Allahımı var ki seccadesi tespihi olsun!” dedim…

“Var kardeş var, demek var, her şey bize anlatıldığı gibi değil Fatih” dedi Cemal…

Cemal İstanbul’un ‘mütedeyyin’ semtlerinden birisinde oturan, dini bilgisi benden yüksek bir Anadolu çocuğuydu…

Ben ise annemin ölümü üzerine, ‘fazla hareketli’ bir hayatı olan babam tarafından, Ortaköy’e, amcamın tevafuken bulup aldığı eve yerleştirilmiş, gençliğim içinde kulaktan dolma, takvim arkasından yırtma dindar öğeler barındırsa da tam bir ‘Ortaköy Çocuğu’ olarak geçmişti…

Mesela semtimin sahildeki o güzel camisinin ilk gençlerindendim…

Benden ve sahildeki çay bahçesinin sahibi Tuncay’dan başka gelen bir genç daha hatırlamıyorum…

Birkaç anekdot daha sayabilirim o zamanlar ‘dinle olan temasıma’ dair ama bunların hiçbirisi benim Cemal’i dinlediğimde itiraz etmeme yetecek düzeyde şeyler değildi…

İyi ki de değildi…

“Nasıl bize anlatıldığı gibi değil ya?” dedim Cemal’e…

“Bunlar Marksist-Leninist değiller mi? Dolayısıyla Ateist! Dirileri vatan haini ölüleri leş değil mi Cemal?”

“Yok abi yok o iş öyle değil! Bunlar bize ezberletilen şeyler Fatih! İşin gerçeği başka!” dedi…

“Yani?”

“Şöyle diyeyim sana Fatih! NE BİZ ŞEHİT OLURUZ NE DE ONLAR!”

İşte şimdi beynimin çarşısı pazarı karışmıştı…

Herkes gazino denilen yemekhaneye çıkmıştı…

 Sivilde imam olan kısa boylu tombul bir alt devre asker vardı ve konuşulanları dinlemeyi tercih ederek ortalıkta geziniyordu…

Cemal anlatmaya başladı…

Anlattı… Anlattı… Anlattı…

Her anlattığı kafamdaki taşları yerine oturtuyordu…

‘Allah’ımız’ yerine ‘tanrımıza’ demediğim-iz için başlatılmayan yemekler…

Tutturulmayan oruçlar…

Alkol aşığı bazı komutanlar…

Atatürk ilke ve inkılâpları…

Şimdi aklıma gelmeyen bir sürü şey…

Kafama uymayan şeyler de olmuyor değildi ara sıra…

Mesela itiraflarını okuduğum o itirafçının kitabında ‘namaz kılanlarla dalga geçerdik” yazıyordu…

Cemal’e bu dâhil her kafama takılanı soruyordum ama terhisime üç hafta kala duyduklarım, hayatıma etki edecek düzeydeydi…

Öyle de oldu…

Hiç kimse masum değildi…

Hele mücahit, hiç değildi!

O halde…

Mücahid olmayanın şehid olması hangi dinden, hangi kitaptan, nerdendi?

Cemal şimdi nerelerde, ne yapıyor, bilmiyorum…

O zamanlar anlattıkları ‘insaniyet’ perspektifi taşıması hasebiyle isabetini ilelebet yitirmeyecek hakikatlerdi…

Hayatım boyunca Cemal’i de, anlattıklarını da unutmadım, unutmayacağım…

Bu minik hatırayı samimi bir girizgâh olarak aktardım…

‘Şehitlik Kavramının TSK ve PKK’da Sömürülmesi’ni, inşaallah, elverdiğince çok yönlü işleyeceğimiz bir dahaki yazıya kadar…

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim