• BIST 89.931
  • Altın 145,423
  • Dolar 3,5968
  • Euro 3,9078
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 15 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Nasrullah Vahdet Haftası Konuşması (Tam Metin)

Nasrullah Vahdet Haftası Konuşması (Tam Metin)
Lübnan İslami Direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Lübnan'da düzenlenen Vahdet Haftası etkinliklerinde konuştu.

 

İlk olarak sizin ve bütün İslam âleminin, peygamberimizin ve onun torunu İmam Cafer Bin Muhammed es-Sadık’ın doğum yıldönümünü ve İmam Humeyni’nin bir araya gelme, birlik oluşturma, yardımlaşma ve omuz omuza vermek için 30 sene önce ilan ettiği Vahdet Haftası’nı kutluyorum.

 

Allah’ın elçisinin huzuruna gitme şerefine nail olmadan önce Vahdet Haftası konusuna değinmek istiyorum. Müslümanlar olarak Allah’a ve ahiret gününe imandan sonra bizi bir araya getiren hususiyet Muhammed’in nübüvvetine imandır. Onun peygamber olduğuna iman etme, Allah’ın onun kalbine indirdiği kitabına iman etmeye giriştir. Yine ona iman, onun fiilleri ve sözlerinde ifadesini bulan sünnetine iman etmeye giriştir. Bizi birleştiren Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu varlık âlemindeki en azametli gün, Muhammed’in kâinatın efendisi ve Allah’ın halifesinin doğum günüdür.

 

Bu münasebetle, tarihi olarak anlaşmazlık çıkmış ayrıntılardan birine; peygamberimiz 12 Rebiulevvel’de mi yoksa 17 Rebiulevvel’de mi doğdu konusuna değineceğim. Hangi sene ya da ayda doğduğunda değil günde ihtilaf etmişiz. Konuşmama bu noktadan başlamak istedim. Müslüman liderlerin anlaşmazlık noktalarında niyet, bakış ve ihlâsları farklı olsa bile bu birlik ve beraberliğe dönüşebiliyor. Bu nedenle İmam Humeyni çıktı ve gelin, bir kısım Müslümanlar 12’sini diğerleri de 17’sini kutlayacağına 12 ve 17 Rebiulevvel’i Vahdet Haftasına dönüştürelim dedi. Gelin bu günlerin hepsine bizi peygamberin önünde birleştiren büyük günler diyelim. İhlâs, azim ve irade olduğunda Müslümanların hiçbir alanda birbirlerini kırmalarına sebebiyet verecek ihtilaflara düşeceğine inanmıyorum. Bütün anlaşmazlık noktalarının Müslümanların birlikleri, güçleri ve tutumlarını koruyacak bir yöntemle kuşatılması mümkündür.

 

Bugün soruyoruz bu ümmet nerede diye? Bir zamanlar peygamberin etrafında kümelenmiş sahabeler vardı, nebi onlara Ehli Sünnetin de Şia’nın da bildiği şu sözleri söyledi: “Neredeyse her ufuktan ümmetler oburların kâseye üşüşmesi gibi üzerinize üşüşecekler. Dedik ki ya resulullah o gün az mı olacağız. Dedi ki sizler o gün çok olacaksınız. Ama sel köpüğü gibi olacaksınız da düşmanınızın kalbinden korkuyu giderecek ve kendi kalbinize zayıflığı (vehn) koyacaksınız. Dedik ki zayıflık nedir? Resulullah burada zayıflığın sebebini açıkladı: yaşam sevgisi ve ölümden nefret etme.” Düşmanlarımız bu kadar çok sayıda Müslüman’a karşı bir korku beslemiyorlar kalplerinde. Onlara göre biz sel köpüğü gibi bir şeyiz. Dünyayı sevmemiz ve ölümden nefret etmemiz sebebiyle kalplerimiz zayıflamış. Ümmetin halinden bahsedecek olursak düşmanın bu milyonlarca insanı hafife aldığını söylememiz gerekir. Filistin’i işgal eden küçük bir azınlık 1 milyar 400 milyon Müslüman’ı dikkate bile almıyor, onları küçük görüyor. Düşmanın kalbinde onlara karşı en ufak bir korku bile yok. Netanyahu hükümetiyle birlikte toplanıp 67 topraklarını, Golan Tepelerini ve her şeyi ilhak etmeye karar veriyor. Kudüs’ü ise uzun zaman önce pratik olarak ilhak etti. Haremi İbrahim, Bilal Mescid’i ve Müslümanların mukaddesatı bir kararla ilhak ediliyor. İyi ama Arap ve İslam dünyasına ne oldu? Hiçbir şey. Bazı açıklamalar yapıldı, suçlama kaldırıldı ve iş bitti. Tabi düşman bunu beklemiyordu. Düşman dünyanın değişmesini, Arap hükümetlerinin savaş açmasını ya da Arap halklarının milyonlarca kişiyle birlikte sokaklara dökülmesini beklemedi ve beklemiyor.

 

Düşman bu şekilde davranıyor. Dün Aksa’nın kutsallığını çiğnedi. Bir grup Filistinli genç onur ve saygınlığı hatta bütün Müslümanları ilgilendiren bu mescidi savunuyor ve fedakârlıklarda bulunuyor. Dün 30 kişi yaralandı ama Arap ve İslam dünyasında bir şey olmadı. Hiçbir şey. Yaşanılan tecrübeye bakacak olursak İsraillinin bu insanlardan korkmadığını görürüz. Düşman, sadece halk ve hükümet düzeyinde bölgede, Filistin’de ve Lübnan’daki direnen azınlığa, Suriye ve İran’a bakıyor ve onun hesabını yapıyor. Onlardan korkuyor, onları tehdit ediyor, onlarla çatışmanın planını yapıyor. Çünkü bu azınlık güç unsurunu keşfetti. Dünyanın süsünü reddeden, ölümden korkmayan ve onurlu bir hayat isteyen bu azınlık, bu direniş hareketleri, 1948’de ümmet içinde başlayan çöküşü durdurmayı başardı. Çünkü Filistin’in işgal edilmesi bu ümmetin tarihindeki en kara günlerden biriydi. Bir açıdan çöküş diğer açıdan da bölgemizdeki Amerikan-İsrail projesinin yükselmesi durdu. Kalplerinde zayıflık, dünya sevgisi ve ölüm korkusu olmayan direniş hareketleri geldi ve bölgenin tarihi ve yaşantısında yeni bir aşama başlattı. Ve ben geçtiğimiz birkaç ay ve sene içinde yaşadığımız ortamlarda bölgemizdeki direniş hareketlerinin bugün, tehditler ve korkutmalara karşı metoduna daha çok inanan ve bu metot üzere devam etmeye kararlı olduğunu söylüyorum. Bu ümmetin sorumluluk sahibi olması gerekir. Direniş hareketlerini meydanda tek başına bırakması doğru değildir. Bu yardım talebi değildir. Biz kimseyi beklemedik ve beklemeyeceğiz. Ama bu bizim hatırlatmamız gereken bir sorumluluktur. Bugün direniş bölgede ve Lübnan’da önceden olduğundan daha iyi bir durumdadır. İslam ve Arap dünyasında çok büyük halk desteği görmektedir ve devletler onun yanında yer almaktadır.

 

Suriye ya da İran açıkça, şüphe götürmez bir şekilde direnişin yanında yer aldığında görevini yerine getirmiş olur ve ona teşekkür edilmelidir. Bütün ümmet, hükümetler, devletler ve halklar ona teşekkür etmeli ve onu örnek almalıdır. İran ya da Suriye tarafından direniş hareketlerine destek verilmesi ve yardım edilmesi suçlanacak ya da şüphe edilecek bir konu değildir. Ben size bundan daha fazlasını söyleyeyim. Bugün bazı Arap çevrelerinde ve basınında Filistin davasının İran davası olduğu söyleniyor. İlk olarak diyoruz ki bu dava İran davası olmamıştır. İkinci olarak da diyoruz ki onu siz terk ettiniz. Gelin ve onu İranlılardan alın. Suriye ve İran gibi Filistin halkının yanında yer alın. Filistin halkına ve Filistin direniş hareketlerine yapılması gereken yardımı yapın. Bu davayı geri alın, bütün dünyayı dolaşın ve bu davanın Arap davası olduğunu söyleyin. Biz sizin yanınızdayız ve dava Arap davasıdır deyin. Ama sorumluluk sahibi olun. Bugün İslam ve Arap dünyasında Amerika ve İsrail’in azarlamasından korktuğu için liderleri salonlarda ya da otellerde toplayamayan bazı başkentler var. Ama İran çıkıp da gelin biz sizin kardeşleriniziz, size yardım edeceğiz, yanınızda yer alacağız dediğinde bu, kesinlikle şüpheyle bakılması değil bütün Arap halkları ve hükümetleri tarafından teşekkür görmesi gereken bir davranış olmalıdır.

 

Bu bağlamda Lübnan’a yapılan tehditlerle, barış konusu ve şehit liderlerin yıldönümünde yaptığımız konuşmadan sonra harekete geçen konuyla alakalı olarak konuşmak istiyorum. Siz de biliyorsunuz ki son konuşmadan ve bu konuşmada söylediklerimizden sonra İsrail’in yapmış olduğu tehditlerin sivriliği büyük ölçüde kayboldu. Şimon Perez çıkıp biz Lübnan’dan nihai olarak çıktık, artık orada işimiz yok, Lübnan’daki sorun iki politika ve iki ordunun olmasıdır dedi. Peki, o yalancıdır, münafıktır, ya da doğru söylemektedir bu ayrı bir bahis konusu. Ama İsrailliler, biz bugün Lübnan’dan nihai olarak çıktık diyorsa bu yenilgi ve başarısızlığın itiraf edilmesi olur. Ben onlara Lübnan’dan kesin olarak çıktınız ve bir daha da dönemeyeceksiniz diyorum. Düşman ordusunun genelkurmay başkanı da çıkıyor ve kuzey sınırında sakinlik istiyoruz diyor. Madem bunu istiyorsunuz neden 4 aydır bizi tehdit ediyorsunuz? Netanyahu bölgede kullanılan dili görünce şahsi olarak çıktı ve biz ne Lübnan, ne Suriye İran ve ne de Gazze’yle savaş istiyoruz dedi. Çünkü durumun sadece Lübnan’da alınan tavırla alakası yok. Bu durumun Filistin direnişinin, Şam’ın ve Tahran’ın konumuyla alakası var. İsrailliler farklı bir gerçeklik ve farklı bir atmosferle karşılaşınca düşüncelere gömüldüler. Sadece açık ve net bir tavır almayla İsrailli en düşük seviyeye geriledi ve bir şey yapmamanız durumunda savaş istemiyoruz demeye başladı. Biz sınırda sakinlik istiyoruz, barış istiyoruz. Tabi onlar barış sağlamak için hiçbir şey yapmıyorlar ama tehdit edilince de bu cevabı alıyoruz. Tabii ki İsrail’in konumunda değişiklik yapan söz ve konuşma değil mücahit ve direnişçilerin sözünün ötesidir.

 

Bugün Lübnan’da, Gazze’de, Filistinli gruplar, Şam ve Tahran’da ortaya çıkan sözün değeri ve doğruluğu bir zamanların Arap medyasından farklıdır. Bu sözün değeri zaferler ve yenilgiler çağına ait olmasındandır. İsrailliler çok iyi biliyorlar ki söylenen hiçbir söz gerçekleşme imkânına dair kesin bir bilgi olmadığı sürece söylenmez. Söylenenler ise bütünden birer parçadır her şey değildir. Çünkü biz bazı şeyleri sürpriz olsun diye söylememeye karar verdik. Başka münasebetlerde söylemek için bıraktıklarımız da var. O halde bu sözün ve şuan ki konumun değeri, kıymeti sizlersiniz, bu insanlar, gençler, kadınlar, âlimler, siyasetçiler, mücahitler ve direniş erleridir. İsrail bugün direnişe, tüfek taşıyan ve savaşan hamaset sahibi gençler güruhu olarak bakmıyor. Bugün direniş büyük bir direniş, muktedir ve halkın bağrına bastığı bir örgüttür. Güç noktası da buradadır.

 

Siz İsrail basınını Lübnan basınında yansıdığı kadarıyla takip ettiniz. Zira onlar ilk günlerde yapabildikleri kadar bu konuyu gizlemeye çalıştılar. Bugün İsrail’de açık bir söz var. Bu da ilerde olacak herhangi bir savaşta hiç kimsenin zafer kazanamayacağıdır. Sözleri onları bağlar yani akıllıların kendi aleyhlerinde ikrarı caiz ve etkilidir. Onlar hiç kimsenin ileriki bir savaşta kazanamayacağını söylüyorlar. Yani kesin, hızlı ve nihai zafer hikâyesi sona erdi. Biz bu merhaleyi aştık. Tekrar söylüyorum ki savaşa gitmek düşmanın varoluşuna destek sağlayabilecek bir seçenek değildir. Aksine bu seçenek birçok hesap ve tehlikeyi barındırmaktadır. O halde başka seçenekler olmalı. İş iki çizgi üzerinde yoğunlaşıyor. Lübnan halkı, siyasi güçler, parlamento, hükümet, devlet ve yetkililer olarak bizden istenen hâlihazırda neler olduğunu bilmemizdir. Birinci çizgi Lübnan’a ve hükümetine yapılan siyasi baskı çizgisidir. Hükümetin konumu çok iyidir ve dönemin şartlarına, istenilen ve uygu şekilde cevap vermektedir. Cumhurbaşkanı ve yetkililerin konumları da öyle. Ama şimdi Amerika büyükelçisinin hükümet ve parlamento başkanlarına gidip Amerika’nın mesajlarını iletmesi öncesi baskıyla karşılaşacaklar. Aynı mesajlar Suriye ve İran’a da gönderildi. Korkutma başlayacak. Nasıl olur da caydırıcı silaha sahip bir direniş olabilir.

 

Bakın! İsrail’in yüzlerce nükleer başlığı olsun sorun olmaz. İsrail’in bölgedeki en güçlü hava silahına sahip olması ve en modern Amerikan uçaklarını elde etmesi onlar için bir sorun teşkil etmez. Ama Lübnan’daki bir halk direnişinin caydırıcı olabilecek ya da hesaba katılabilecek bir silaha sahip olması Amerikan idaresini, Avrupa’yı harekete geçirir ve Mebhuh’un öldürülmesi için pasaportlar hazırlanır. Beyrut ve Şam’a tehdit ve gözdağı dolu mesajlar taşıyan delegeler ve elçilere olacak. Tabi biz bu bir korkutmadır, bu Amerikan-İsrail metodunun bir parçasıdır diyoruz. Her gün düşman başbakanı, sorumlu bakan ya da İsrail belediyesi başkan yardımcısı çıkıyor ve bu bitti, bunu sonlandırdık, buna cevap verdik diyor. Şimdi ikinci çizgiye gitmek istiyorlar. Yani hükümetlere baskı yapmaya. Size açıkça diyorum ki; mesaj Şam’da olan buluşma ve orada tanık olduklarınızdan saatler önce geldi. Mesaj Şam’a ve Beyrut’a geldi. Bu mesajlar Amerikalılardan geldi. Ama Şam’da onun peşinden de Tahran’daki tablonun bütün Amerikan mesajlarına cevap vereceğini düşünüyorum.

 

Geçtiğimiz birkaç ay içinde bazı Arap basın yayın organında birçok şey yazıldı çizildi ve dileklerinden bahseden bazı yazarlar da çok şey söyledi. Suriye ile İran arasında anlaşmazlık, uzaklaşma olduğu, Suriye ile Lübnan’daki direnişin birbirinden uzaklaştığı söylendi. Bunlar yalan söylüyor. Bunlar yalana inanıp onunla amel edecek kadar yalan söylüyorlar. Ama bu sözlerin hiçbir temeli, gerçekliği yok ve geçen günler bunu ispatlamıştır.

 

O halde bugün resmi bir direniş söz konusu. İstenen resmi direniştir. Ben savunma stratejisi hakkında diyalog masasına oluşturma çağrısının Amerika’nın baskılarına ya da Ban Ki-Mon’un isteğine icabet olarak geldiğini kabul edemem ve bunu böyle kabul etmemeliyiz. Ben bunun böyle olduğunu sanmıyorum. Çünkü bu konu uzun zaman önce ortaya atılmıştı. Siyasi güçlerin ve Lübnan resmi konumunun da Suriye ve İran’ın resmi konumu gibi olmasını temenni ederiz. Güçlü, sert ve mantığa mantıkla cevap veren bir konum. Biz hiçbir şeye kızıyor değiliz. Ama bu İsrailliler, Lübnan ve Suriye hükümeti ya da İran’daki devlete baskı yapmak için geliyor. Lübnan, Filistin ve Gazze’deki direniş bize neden yardım ediyor? Bu soruya karşılık başka sorular da var: İsrail’i katliamları, kıyımları, saldırıları ve Aksa’nın saygınlığını çiğneme, Haremi İbrahim’i iltihak etme ve Lübnan’ın egemenliğini çiğnemeden alıkoyan nedir? Bugün direniş ve onun sahip olduğu güç; mantık, bakış, kanun ve tecrübeye dayanmaktadır.

 

Üzerinde durulması gereken ikinci çizgi bilgi toplama konusudur. Bugün –İsrailli hiçbir zaman güvenlik savaşını durdurmamıştır- askeri savaş durdu, ateşkes oldu ya da saldırı operasyonları kesildi. Ama İsrail’in güvenlik savaşları bir gün bile durmadı şuana kadar. Ne Lübnan ne de onun dışındaki ülkelere karşı. Birkaç hafta önce Dubai’de olan şey açıktır. Onlar bu tarz savaşı sürdürmekteler. Gün geçtikçe bazı suikastların ardında İsrail şebekeleri ve İsraillilerin yer aldığı ortaya çıkıyor. Bugün İsrail’in güvenlik savaşlarının bir parçası bilgi toplamadır. Düşman direnişin sahip olduğu silahın ne olduğunu bilmek istiyor. Bazı genel bilgileri biliyor. Kasıtlı konuştuğumuz zaman bir şey anlayabilir. Yani savaş olursa onun gidişatını değiştirsin diye bazı şeyleri söylemiyor bırakıyoruz, sürpriz olsun. Ama savaş olmasını engellemesi için konuşulması gereken başka konular mevcut. Bazı insanlar neden geçen sefer tehdit ettiniz diye soruyor? İsraillinin bildiği vakit binlerce değil milyonlarca defa hesap yapacağı konular söz konusu. Biz de bu şekilde konuşurken ülkemizi savaşa sürüklemek istemiyoruz dedik. Çünkü biz ülkemize saldırılmasını istemiyoruz. Düşmanı ülkemize saldırmaktan alıkoymanın bir parçası İsrail’e “dikkat et” demektir. Şöyle yaparsan şöyle yaparız. Bu bir.

 

İkincisi bilgi konusu. İsrail direnişin hangi silaha sahip olduğunu, sayısını, nasıl kullanıldığını, mekânlarını, teşkilatlarını ve fertlerini bilme ihtiyacındadır. Bu model silahları kim ister? Meydan direnişçilerinin lideri kim? Zira bu kişiler televizyona çıkmazlar. Mesela İmad Muğniye’nin şeklini şemalini ve fotoğrafını kim biliyordu. İsmi biliniyordu çünkü bir dereceye kadar göz önündeydi. Ama Mebhuh’u kim tanıyordu? Savaş meydanlarında savaşan bu kişiler tanıdık değiller. Düşman tanımak için onlar hakkında araştırma yapma ihtiyacı duyuyor. Düşmanın temel kabul ettiği bu bilgileri toplamak gerekir. Yani bu bilgileri toplamada başarısız olursa savaş ertelenir ama toplanırsa savaşın vuku bulması muhtemeldir. Ben kimseyi korkutmak istemiyorum ama herkesin sorumluluk sahibi olmasını istiyorum. Bugün İsrail için bilgiler anlaşılır ve açık olursa 3-4 saat içinde uçakla saldırıya geçebilir. Onu saldırıdan alıkoyan yerleri, imkânları ve potansiyeli bilmemesidir. Direnişin güç noktası burasıdır. Orduda subaylar, askerler, cesur komutanlar ve uzmanlar var. Ama en nihayetinde ordu kışlaları olan ve görünürde olan klasik bir kurumdur. Kanunlara, rejimlere, devlet kurumlarına bağlı ve dolayısıyla açık bir ordu. Elinde füze varsa hepsi ortada olacaktır. Sayısı, teçhizatı, füzeleri ortada olacaktır. Direnişin ayırt edici özelliği gizli oluşundadır. İleride gençlerin diyalog masasında bunu nasıl çözdüklerini bu ikileme nasıl bir çare bulduklarını göreceğimiz temel özellik budur. Her halükarda düşman bilgi toplamak istiyor. Teknik bir yol mevcut bunun için. İnsani kaynaklar da var. Teknik yol derken keşif uçaklarından bahsediyoruz. Güneydeki direnişin telsizlerini, sabit telefonları ve bu ülkede söylenebilecek ne varsa hepsini dinleme. İsrail bilgi toplamak için elinde var olan teknik yolların hepsini kullanacaktır. İkincisi ise insan kaynağıdır. Yani casuslar. Ona öyle ya da böyle malumat verecek casuslar. Tabi bu iş yüzleşmeyi gerektirir.

 

Bugün İsrail şebekeleri çöküyor. Ben burada teknik yön ve casuslar konusunda konuşacağım. Casuslar konusunda konuşmamı hala düşmanla ilişki içinde olan, kendileriyle bağlantı kurulan, parayla kandırılan herkese yapıyorum. Çünkü İsrailli köye, şehre, mahalleye, okula, üniversiteye, memurlara, bekçilere ve her yere gelebilir, girebilir ve bilgi toplayabilir. Bunu yapacaktır. Bu kişilere diyorum ki yaptığınız ya da yapacağınız şey sadece suç değil ihanettir de. Bu bir kişi ya da kişilere karşı işlenmiş bir suç değil bütün ümmet ve halka karşı işlenmiş bir suçtur. Bu nedenle dünyalarına ve ahiretlerine, kendi yakınlarına anaları, babaları, eşleri ve çocuklarına yaptıkları bu kötülüğe dikkat etmeliler. Düşman için casusluk yapmadan önce düşünmeliler. Ben onları bütün tecrübelerden faydalanmaya çağırıyorum. İsrail’le casusluk ilişkisi kuran herkesin foyası ortaya çıktı. Onlar neredeler ve başlarına ne geldi? Yurtları yok mu, tehcir mi edildiler yoksa hapisteler mi? İsrail onlara ne yaptı? İsrail’in onlara karşı bir yükümlülüğü ya da vefası yoktur. Bunda alınacak ders yok mu? Düşmanla ortaklık yapmak dünyayı, yakınları, vatanı ve ahireti kaybetmektir. Şahsi düzeyde hapis, sürgün ve yersiz yurtsuz kalmaktan başka sonu var mıdır bu işin? Geçen sene de dediğim gibi tekrar bu katil casusların idam kararının çıkmasını istiyorum. Asılmalılar. İdam hükmü çıktıktan sonra hapiste uyumamalılar. Asılmalılar çünkü bu konu hassas ve tehlikelidir.

 

Ben bu kişileri tövbeye çağırıyorum, halklarına, ailelerine ve vatanlarına dönsünler. Aksi takdirde daha çok deşifre olacaklar. Lübnan resmi güvenlik teşkilatının yaptığı şey mübarektir, büyük bir çabadır. Daha önce yaptığım gibi şimdi de resmi güvenlik teşkilatıyla yardımlaşmaya çağırıyorum. Diyorum ki gelecek sefer daha fazla casus deşifre olacak. Bu şebekelerin geleceği karanlıktır. Bu kişilerin toplumsal olarak dışlanmış kanuni olarak da hüküm giydirilmiş olduklarını hissetmeleri gerekir.

 

Diğer konu teknik konusu. Sefir gazetesinde son günlerde zikredilen bir konuya değinmek istiyorum. Amerikan konsolosluğu konusu. Konu da konsolosluğun bazı güvenlik teşkilatları ya da Lübnan bakanlıklarına mesaj gönderip malumat ve formlar istemesi konusudur. Şimdi olayın iç yüzü, ayrıntıları ve boyutu açıklanmalı. Ben bunun Lübnan egemenliğine yapılmış bir saldırı olduğuna katılıyorum. Ama egemenliğe tecavüzden daha tehlikelisinin ne olduğunu söylemek istiyorum. Lübnanlı ya da Arap olan bir kişinin Amerika’nın Lübnan’dan edindiği bilgilerin İsrail’e gittiğinden şüphesi olabilir mi? Biz burada kendisi, arşivi ve hükümeti için bilgi toplayan yabancı bir konsolosluktan bahsetmiyoruz. Tamam, bu, egemenliğin çiğnenmesidir ve bunu yapmaya hakları yoktur. Amerika ile İsrail arasındaki üniter ve stratejik ilişkilerin sonucu olarak, her bilgi, form, ayrıntı, isim ya da Amerikan konsolosluğuna giden her şeyin İsraillilere de gittiği kesindir. Böylece Amerikan konsolosluğuna sunulan ve İsraillilere ulaşan veriler ve bilgiler Lübnan için yıkımdır. Bu, İsrail’e Lübnan’da olan şeyleri anlaması için yardımcı olmaktır ve onu ülkemizden öç almaya teşvik eder. Bu konu kanuni, idari bir mesele ya da egemenliğin çiğnenmesi değildir. Asla! Bu bilgilerin düşmana vasıta aracılığıyla bedavadan satılmasıdır.

 

Casusluk şebekeleri arasında bilgileri doğrudan vermeyle aracı vasıtasıyla verme bakımından ne fark vardır? Biz Amerikalıların bütün bu verileri İsrail’e sunduğunu biliyoruz. Biz Lübnan’da bu konuda Amerikan konsolosluğuyla işbirliği yapmış hiçbir makamın olmamasını temenni ediyoruz. Bunu ümit ediyor ve bu ülkenin daima korku, anlaşmazlık ve sorun kaynağı olmasını istemiyoruz. Bunu kesinlikle istemiyoruz. Ama gerçekte böyle bir şey varsa bu çok tehlikelidir ve üzerinde durulması gerekir. Çünkü bu Hizbullah’ın, direnişin, direnişçilerin, ya da falanca şahsın güvenliğini ilgilendirmekle kalmaz bütün ülkeyi ilgilendirir. Bugün ülke genel olarak İsrail tarafından tehdit ediliyor ve boyun eğmesi için hedef tahtasına konuluyor. O halde bu boyut ve hacimde bir meseleyi hoş görmek nasıl mümkün olur? Yine de kardeşler sizler ve bizler Allah’ın resullerin efendisi ve sonuncusu, mahlûkatın en yücesinin bereketiyle bizi hidayet eylediği yolda, iman, hidayet, hak, cihat, fedakârlık, sevgi, sorumluluk ve onur yolundayız. Bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz. Direnişimiz kıyama geçti, direnişimiz devam edecek ve ümmetimizin onur ve hürriyet hedefini gerçekleştirecek. Bu günler ve bu bayram hepinize kutlu olsun. Esselamu Aleykum.

 

Lübnan İslami Direnişi Hizbullah'ın Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah'ın "Vahdet Haftası" münasebetiyle 1 Mart 2010'da yaptığı konuşmanın tam metni, Gülşen Topçu tarafından İsra Haber için tercüme edildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

u

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim