• BIST 106.736
  • Altın 141,095
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 25 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Nasrullah: Casuslar, Darağacında Asılmalı!

Nasrullah: Casuslar, Darağacında Asılmalı!
Lübnan İslami Direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Lübnan'da tutuklanan casusların idamını istedi.

 

 

 

 

 

Seyyid Hasan Nasrullah'ın Yaralılar Günü münasebetiyle yaptığı konuşmasını sunuyoruz:

İlk olarak taziyemi yeniliyor, Ayetullah Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlullah’ın vefatı, Lübnan’ın, Müslümanların, ümmetin, direnişin ve cihadın acı kaybı nedeniyle duyduğumuz üzüntüyü dile getiriyorum. Aynı şekilde İmam Hamanei, İran’daki müslüman kardeşlerimiz, sapkın, terörist ve Amerika ile müstekbir istihbaratlar tarafından kiralanan ellerin uyguladığı terörist saldırılarda hayatlarını kaybeden şehitleriyle mazlum ve aziz İran halkına taziye dileklerimi iletiyorum.

Resulullah’ın ayı ve Ramazan ayıyla Allah’ın misafirliğine ruhi, psikolojik, duygusal, fikri, akli ve kalbi giriş olan Şaban ayını yaşadığımız şu günlerde hepinizi tebrik ediyorum. Şaban ayı aynı zamanda peygamberin torunu, onun dininin koruyucusu ve mesajını temiz kanıyla yenileyen, şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin’in, mücahit, esir, emanetin koruyucusu ve kölesi Ali Bin Hüseyin Zeynel Abidin’in ve Kerbela’da cihat bayrağını taşıyan, yara, fedakârlık ve şehitliğin başı Abbas Bin Ali Bin Ebi Talib’in doğduğu aydır. Gelecek günlerde de ümit, temenni ve Allah’ın adaleti kurma vaadinin, Hz. Ali’nin doğum yıldönümünü kutlayacağız.

Aynı şekilde yaralı kardeşlerimizin, bizi dinleyen ve seyreden herkesin kan, cihat, sabır ve Temmuz savaşında Siyonist kılıçlara karşı direnenlerin kazandığı zaferlerin yıldönümünü, böyle bir günde esirlerin işgal hapishanelerinden dönüşünün ve Rıdvan operasyonuyla şehitlerin temiz bedenlerinin dönüşünün yıldönümünü kutluyorum.

Bu münasebetle bana verilen sürede, yıldönümünü kutladığımız Abbas Bin Ali Bin Ebi Talib’ten, bayram gününün sahipleri olan sizlerden, Lübnan’daki siyasi ve güvenlik alanındaki yeniliklerden kısaca bahsetmek istiyorum. Önceliği casuslar, ajanlar, iletişim ve Uluslar arası Mahkeme’nin bu konuyla alakasına vereceğim. Bize tanınan süre çok önemli siyasi konulara girmeme izin vermeyebilir ancak ilerleyen günlerde pek çok buluşmamız olacak o zaman şehit ailelerinin ve farklı kesimlerden insanların hizmetinde olacağım ve vaktimiz başka meselelere değinmeye yetecek.

Abbas Bin Ali’nin ve onun 4 Şaban’da doğumunun, Allah, kutsal davalar ve ümmet yolunda yaralanan herkese bayram ve özel bir gün ilan edilmesiyle alakalı olarak; iki konumu tarih sunumu değil ibret olsun diye zikretmek istiyorum.

Birinci konum yaralanmadan öncedir ikincisi de sonra. Birinci konumda; Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’da muhasara altına alınıp, su ve yardımlar kesilip durumun, kesin bir şekilde kanlı bir savaşla sonuçlanacağı ve bu savaşın sonunda da Hüseyin’in şehit edileceği, kadınların ve çocukların esir edileceği anlaşıldığında sergilenmiştir. O dönemde kabilevi gelenekler mevcuttu. Abbas ve onun 3 kardeşi anne tarafından, Kerbela’da Yezid’in ordusunun başkomutanı ve gerçek komutan Şimr Bin Zilcevşen’in mensup olduğu kabileye mensuptular. Şimr, Abbas ve kardeşlerine aman teklif etti. Abbas bu kardeşlerin en büyüğüydü. Biraz sonra diğer karargâhı toptan yok edecek kuşatmayı yapan ordunun komutanı ömrünün baharında 4 gence aman teklifiyle geliyor. Bu teklifle, Abbas ve kardeşlerinden Hüseyin’in yanında savaştan çıkıp düşmanın safına geçmeleri istenmiyor. Onlardan Hüseyin’e silah doğrultmaları değil sadece savaştan çekilip istedikleri yere gitmeleri isteniyor.

Yani bugünkü siyasi ifadesiyle -özellikle de Lübnan’da- tarafsız olmaları isteniyor. Abbas ve kardeşlerinden gençliklerinin ve hayatlarının garanti altına alınması için sadece tarafsız olmaları istendi. Ama Abbas’ın tavrı ne oldu? Tavır belliydi. Bu amanı reddetti hatta kendisine aman verene karşı çıktı, onu lanetledi ve şöyle dedi: Allah sana da verdiğin amana da lanet etsin. Bizi ve peygamber kızının oğlunu güvenilir olmayan birine mi emanet ediyorsun? Hakkı, mesajı ve kutsalları savunma savaşında tarafsızlık yoktur. Tarih boyunca şerefli ve büyük insanlar ile hak sahipleri böyle davranmıştır.

Yaralanmadan sonraki ikinci konum: Abbas savaşta net ve belirli bir rol oynuyor. Savaşın başında sancağı taşıyan kişi ve ordunun askeri lideri. Tabi burada ordu diyerek müsamahalı davranıyoruz. Yoksa bu gruba sayıları 72’i geçmeyen direniş birliği de diyebiliriz. Ama bütün bu mücahitler öldükten sonra bu komutan meydanda bir savaşçıya dönüşüyor. Savaşmasının yanı sıra ondan, çok yüksek derecede önemli bir lojistik görevi yerine getirmesi isteniyor ki bu görev su getirmektir. Tabi ki su, savaşın seyrini bildiğimiz büyük sonuç düzeyinde değiştirmeyecekti ama savaşın gidişinde büyük gelişme sağlayabilirdi. Düşman ordunun komutanları Hüseyin, Abbas, kadınlar, çocuklar ve yetimlere suyun gitmesinin ne demek olduğunu çok iyi anlıyorlardı. Savaşa gitti, savaştı, sancağı taşıdı ve dönüş yolunu tuttu. Bilindiği gibi sağ eli kesildi durmadı, su kırbasını taşımaya devam etti yani lojistik görevini yerine getirmeye devam etti. Sol eliyle savaşmaya başladı yani yaralı bir halde savaşıyor ve yardım görevini yerine getiriyordu.

Sol eli de kesildi, savaşma, kılıç, ok ya da mızrak kullanma şansını kaybetti, geriye tek bir lojistik görev kaldı; Hüseyin ve ailesine yardım etmek ile su taşımak. Sanki Abbas’ı o konumda görür gibi oluyorum. Kırbayı sadece elinden geriye kalanla değil boynuyla, başıyla ve çenesiyle taşıyor. Abbas’ın en iyi varsayımlarla bile ömründen dakikalar ya da saatler kaldığını bildiği o andaki bütün çabası, Hüseyin ve onun ailesine su götürmekti ve yürüyüşü tamamladı. Yani sağ eli kesildi durmadı, sol eli kesildi durmadı, okun biri gözüne saplandı ve gözünün nuru söndü, göreceği bir gözü kaldı durmadı, diğer gözünü de kaybetti durmadı. Atının doğru yoldan gittiğini hissederek attan düşünceye kadar işine devam etti. Başına demir bir sopayla darbe alınca düştü ve düşünce görevi yerine getirme olanağı kalmadı. Ölürken biatında samimiliğini vurgular ve veda eder bir şekilde “Esselamu aleyke ey Ebu Abdullah” diye seslendi.

Abbas’tan azim, irade, devamlılık ve bir kısım işleri yapacak gücümüzü kaybetsek bile çalışmaya devam etme kararlılığını öğreniyoruz. Savaşta ateş açman, kılıçla vurman, ata binme, cephenin önünde ya da arkasında olman önemli değildir. Önemli olan gücünün yettiğini yapmandır çünkü Allah insana gücünün üstünde yük yüklemez. Önemli olan bir şey daha bu yaptığın işin Allah için yapılmasıdır. Burada maddi ve manevi çok etkili kabul edilen çalışmaya yardım etme gücünü kaybeden yaralı kardeşlere bu sözü söylemek istedim. Onlar savaş yapısındaki bazı işleri, savaş yardım hizmetleri ya da bu bağlamdaki herhangi bir işi manevi ve psikolojik iş olarak görebilirler ama bu doğru değildir.

Yaralı bayan ve erkek kardeşlerimiz kalan güçleriyle çalışmalıdır. Tebliğ etme gücü olan tebliğ etsin –bazınız bunu yapıyor- eliyle çalışabilecek olan eliyle çalışsın, okumaya ve konuşmaya güç yetiren de bunu yapsın. Yani sözün özü, elinizde ne tür bir güç ve imkân varsa bu size Allah’ın emanetidir. Kalan bu güçle sizin yapmanız gereken sorumluluklarınız vardır ve bunları yapabilirsiniz. Üstelik önünüzde sol eli kesilen, cihada savaş alanından değil yardım alanından devam eden bir örnek durmaktadır. İşte önderimiz, örneğimiz, adresimiz ve sembolümüz olan Abbas (a.s)’ın tavrı budur.

Hamdolsun sizler direniş seneleri boyunca savaştınız, mücadele ettiniz, fedakârlıkta bulundunuz, yaralandınız, sabrettiniz ve hala yürüyüşünüze devam ediyorsunuz. Bütün bu yaralar ve bu yaralarla yaşamanın zorlukları maneviyatınız, iradeniz ve tavizsizliğinize leke süremedi. Bahsettiğimiz bu iki konumda hamdolsun hiçbir zaman tarafsız olmadınız. Daima hak ehli oldunuz, hakkın yanında ve onu yardımcıları oldunuz. Aslında ülkemize, mukaddesatımıza, halkımıza, onurumuza saldırılırken nasıl tarafsız kalabilirdik ki? Bugün tarafsızlıktan bahsedenlerin çoğu sahtekârdır. Onlar bu bâtılı, bu ihaneti, görevinden vazgeçme ve düşmana hizmet etmeyi tarafsızlık altında modern ve süslü kelimelerle bezemek istiyor. İsrail kuvvetleri 1982’de Lübnan’ı işgal ettiğinde çoğu kişi durup bize ne bu savaştan biz Lübnanlıyız, bu bizim topraklarımız üzerinde başkalarının savaşıdır dediler. Biz, siz ve direnen herkes bu yalana ve büyük safsataya inanmış olsaydı Lübnan’da olanlar başkalarının bu topraklar üzerindeki savaşı değil dış projeler ve ilişkilerle çatışan iç projeler ve niyetlerin arka planında Lübnanlıların birbiriyle savaşı olurdu.

Eğer bu yalana inansaydık ve Kerbela’da Hüseyin’i terk edenlerin dediği gibi sultanların arasına girmek bizim neyimize deseydik; camilerimize, havzalarımıza, üniversitelerimize, okullarımıza v evlerimize gidelim, yiyelim, içelim, ibadet edelim, namaz kılalım, oruç tutalım, olan bitenler bizi ilgilendirmez deseydik; bugün Lübnan nerde olurdu? Egemenliği, toprağı, suları, onuru, güvenliği, istikrarı, devleti, kurumları, egemen kararları ve geleceği nerde olurdu? Siz hiçbir zaman tarafsız olmadığınız için savaş meydanına girdiniz ve fedakârlıkta bulundunuz, bazı kardeşleriniz şehit oldu, bazıları esir düştü ve senelerce işgal hapishanelerinde işkence çekti, çoğunuz da yaralandınız, başka bir grupta çok çaba sarf etti ama yaralanmadı. Sizler, bütün kardeşleriniz, şehitlerin aileleri, oğulları, kızları, yaralı mücahit erkekler ve kadınlar ve vefalı halkınız, halen bu konum, sorumluluk ve göreve karşı vefalısınız.

Kardeşler sizlerin fedakârlıkları, doğru zaman, doğru yer ve doğru savaştaydı. Siz hiçbir zaman bir lideri, grubu ya da partiyi savunmak için savaşıp yaralanmadınız. Sizin savaşınız her zaman ülkeyi, vatanı, halkı, mukaddesatı, haklı davayı ve ümmeti savunma savaşıydı. Bu nedenle kınandınız. Ne yazık ki, bugünlerde ümmetten, onun davası ve mukaddesatından bahsedenler ayıplanıyorlar.

Ben size şunu vurgulamak istiyorum ki –bunu ilk defa söylemiyoruz aksine bu sürekli söylediğimiz bir şey- yeryüzünde ahlaki, yasal, dini, hukuki, insani açıdan İsrail’in projesine, işgaline ve saldırılarına karşı koymaktan daha net, yüce ve saf bir savaş yoktur. Asla olamaz. Bu fıkhi, yasal, dini, kanuni, ahlaki, insani açıdan düpedüz bir savaştır. Yeryüzünde hala bir parçasını oluşturduğunuz savaştan daha kutsal ve şerefli bir savaş bulamazsınız. Sizin bu savaşta gösterdiğiniz fedakârlıklar ve bu savaş Allah yolunda cihadın en yüce onayıdır. Bu yolda sarf edilen her şey, Allah yolunda sarf edilmiştir ve ecri onun yanındadır. Burada sizin ecirlerinizin, sevabınızın, dünya ve ahiretteki derecenizin Allah katında olduğunu vurguluyorum.

Sizler bu dünyada bu fedakârlıkların sonucunu görüyorsunuz. Bu yaralar, kanlar, şehitlerin temiz cesetleri, bu acılar, halkımızın, esirlerimizin, evleri başlarına yıkılanların ve göçe zorlananların ailelerinin çektiği işkencelerin sonuçlarını şimdi bu dünyada görüyoruz. Bu sonuçlar nerede gizleniyor? Vatanın kurutuluşunda, onurunda, izzet, özgürlük, iktidar, var olma, kişilik hissinde gizleniyor. İnsanın zelil, mazlum, aşağılanmış, düşman ve başkaları tarafından küçük görülmüş olarak yaşamaması ne güzel! İnsanın birey, toplum ya da ümmet olarak aziz, onurlu, özgür, güçlü, ayaklarının üstünde duran ve başı dik bir şekilde yaşaması ne güzel! Düşman bugün bin kere hesap yaparken bu fedakârlıklar olmasaydı bu direnç olmazdı.

Sizler biliyorsunuz ki, Allah katındaki ecriniz zayi olmaz. Bu Kuran’da, hadiste vaat edilmiştir. Allah katında size ait olan şey zayi olmaz. Sizin ve mücahitlerin ecirleri, mücahit ve yaralıların makamları ve dereceleri Allah katındadır. Bu dünyadan bedeninde yara olduğu halde göçen ve yaralandığı hedefe karşı samimi olan herkes şehitlerle haşr olacaktır. O, şehitlerin ecrine ve hoş makamına erecektir.

Kardeşlerim! Dünyada hakkınızı vermede, faydanızın itiraf edilmesinde kusurlu davranabiliriz, insanlar da kusurlu davranabilir. Ama sizin baştan beri arzuladığınız şey bu kabilden ve dünyalık bir şey değildi. İsteğiniz ve umudunuz şey, insanların yanında olan değil her zaman Allah’ın yanında olan ecirdi.

Ben bugününüzde, yaranızın, imanınızın ve direnişinizin gününde bütün bu sebat, sabır, azim ve vefa için teşekkür ediyor ve Allah’tan bu çabanızı kabul buyurmasını, sizi bu yolda ve doğru yolunda sabit kılmasını ve güzel sonuçlar vermesini niyaz ediyorum. Sizleri sahip olduğunuz güçle çalışmanıza devam etmeye çağırıyorum. Çünkü meydan okumaların hacmi çok büyük ve bu her türlü güce ihtiyaç duyuyor. Burada özellikle annelere teşekkür etmek boynumun borcudur. Çoğunlukla yaralanan kardeşlerimiz gençti ve bazıları da evli değildi. Burada yük birinci derecede annelerin ikinci derecede de eşlerin üzerindeydi. Yaralı kardeşlerimizle evlenen bu hanım kardeşlerimize özellikle teşekkür ediyorum.

Biz bu hanım kardeşlerimize büyük bir takdirle ve çok yüksek insani bir değer olarak bakıyoruz. Çünkü hayatını, gençliğini ve ömrünü bu yaralıya hizmet etmek, ona hizmet edip gözeterek Allah’a yaklaşmak için harcayan bu kadınların yaptığı en güzel cihat örneğidir. Çünkü cihat, ecir ve sevap harcanan çabanın büyüklüğüne ve insanın şerefli bir amaç uğrunda yüklendiği sorumlulukla çektiği zorluklara bağlıdır. Aynı şekilde örgütsel yapısı sona ermiş ve esirler ile yaralılar birimine dönüşmüş olan yaralılar kurumunun sorumluluğunu sırasıyla devralan kardeşlerimize de teşekkür ediyorum. Geçen seneler boyunca bu kurumun sorumluluğunu alan bütün kardeşler ve halen orada çalışanlar ve gönüllülerin çabalarını mübarek kılmasını diliyorum Allah’tan.

Ey Kardeşler, direniş ehli, yaralılar, mücahitler, kahramanlar, bu yolda kendini feda edenler ve zaferini yazanlar!

Bugün Lübnan’ın, direnişin ve halkın karşılaştığı en önemli olay, casuslar ve casus şebekeleri meselesidir. Bu konu tabi daha fazla ilgi ve özeni hak etmektedir. Casuslar konusunda 2 başlık bulunmaktadır: Birincisi; casuslar ve şebekeler, ikincisi ise iletişim başlığıdır. Bu bile başlı başına ele alınması gereken bir hikâyedir.

Birinci başlıkta; Temmuz savaşını ele aldığımızda casusların daha savaş başlamadan önce büyük roller oynadıklarını görüyoruz. Onlar ilerde savaş açmak, bombalamak, yıkmak, işgal etmek, suikast düzenlemek ya da psikolojik savaş uygulamak isteyen İsrail için hedef bankasının oluşumunda temel direktiler.

Bu çalışmadaki en temel direk casuslar ve ajanlardır. Bilgi toplamak için farklı tarz ve araçların olduğu ve bunların en önemlisinin de düşmanın elindeki çok gelişmiş teknik araçlar olduğu doğrudur. Düşman bu alanda çok gelişmiş bir üretime sahiptir ve Amerika’da ne varsa onda da aynısı mevcuttur.

Ama teknik bilgi toplama araçları ne kadar gelişirse gelişsin insan faktörünü es geçmesi mümkün değildir. Çünkü ortada teknik bilgi toplamayla çözülmeyecek alanlar ve türler vardır ve onlar insan faktörüne ihtiyaç duymaktadırlar.

Savaştan önce casusluk yapan ve tutuklanan casuslar İsrail’e önemli malumatlar verdiler. Bu bilgilere binaen binalar, evler, fabrikalar, merkezler, kurumlar ve farklı mekânlar bombalandı, çok sayıda kişi şehit oldu ve yaralandı. Bu casuslar öldürme, suç, yıkım, göç ve İsrail’in Temmuz savaşında işlediği bütün suçlara ortak oldular.

Savaştan önce, mekânlar ve hatta sıradan insanlar hakkında bilgi verdiler. Bu ev kimin, bu dükkân, sığınak, bina ve kurum kimin? En ince ayrıntısına kadar her bilgiyi düşmana verdiler. Direnişle, orduyla alakalı olan her şey, devletin iletişim kapasitesi gibi bütün bilgiler verildi. Bu casuslar kendilerinden ne istendiyse verdiler, elde ettikleri her bilgiyi düşmana sundular. Bu üzerinde tartışılacak bir konu değildir. Bilgi saklayan ya da bilgi veren casus diye bir şey yoktur. Bitti. Bu artık casustur ve bu işe bulaşmıştır.

Savaş zamanında var olanlar –bazıları kaçtı, bazıları tutuklandı bazıları da kaldı- düşmana doğrudan bilgi aktardılar. Bu bilgilerin ışığında vurulması kararlaştırılmamış hatta savaştan önce İsrail’in hedef bankasında yer almayan yerler bombalandı. Bu casusların suçları daha büyük ve kesindir. Bu casus bize, bilgileri savaştan önce verdim para aldım ama savaş olacağı belli değildi diyemez çünkü bu savaş sürerken olan bir olaydı. Uçağı binaları, köyleri ve şehirleri vururken görüyor ve düşmana veri sunuyordu. Savaş sırasında düşmanın vuracağı hedefler tükendi. Savaş esnasında hedeflerin tükenmesi nedeniyle bir defadan fazla vurulan hedefler oldu. Bazı evler ve binalar hiç yoktan sırf İsrail’in bir hedef vurmuş olması için vuruldu.

Savaştan sonra hedef bankasını yenilemek istediler. Bu sebeple bu casuslar yeniden çalışmaya başladı. Tabi bunlar bilgi toplama alanında olanlar. Bu casusların oynadığı bir rol daha vardır ki bu yakalanmış ya da halen yakalanamamış olan casusların çoğunun oynadığı roldür. Casuslardan bazıları bu rolü itiraf ettiler. İsrail onlardan, fitne çıkarma yani gerilim oluşturma rolünü üstlenmelerini istiyordu. Bazı casuslar, özellikle güney köylerinde Hizbullah’la Emel arasında sorun çıkarmalarının ve insanların birbirleriyle savaşmasının istendiğini itiraf ettiler. Ama hamdolsun bu sorunlar uzun bir zaman önce sona erdi.

Ama seneler önce köylerden birinde bir sorun yaşanmıştı. Bir casusun bu olayla ilgisi vardı. Meclis Başkanı Nebih Berri’yle birlikte bu konu üzerine çok hassas bir şekilde eğildik ve ortak bir soruşturma komisyonu kurduk. Çünkü küçük bir sorunun ardından füzeler atılmaya başlanmıştı. Genellikle bir sorun olduğunda sopa kullanılır, bir el ateş açılır, tabanca ya da makineli taşınır. Ama füze kullanılmaya başlanması normal değildi. Sonradan bu türden olayların arkasında şuan tutuklu olan casuslardan birinin olduğu ortaya çıktı ve bu kişi İsrail’in isteği üzerine bunu yaptığını itiraf etti.

Bu casuslardan istenen, yapabildikleri her yerde gerginlik oluşturmalarıydı. Ülkede Şii-Şii, Sünni-Sünni, Hıristiyan-Hıristiyan, Dürzî-Dürzî, grup içi ya da gruplar arası özellikle Şiilerle Sünniler arasında bunu yapıyorlardı.

Hedef alınan temel eksen direnişti. İsrailli, herhangi bir iç çatışma ya da gerginlik oluşturmanın kendi görüşünce –tabi gerçekte de böyle- herhangi bir tarafın bu konudaki sorumluluğunun dışında düşmana hizmet olduğunu biliyor. Şimdi Lübnan’daki direnişin iradesi, eğilmezliği, gençliği, hazırlığı karşısında aciz olan İsrailliler ne üzerine bahse giriyorlar? Adı Uluslar arası Mahkeme olan başka bir proje üzerine bahse giriyorlar ve gelecek birkaç ay içinde buna hazırlanacaklar.

Düşman ordusunun Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi, “Lübnan’ın gerilim göreceği eylül ayını beklememiz gerekiyor” diyor. Onlar bu gerilimler üzerine bahse giriyorlar. İsrail daima içerde fitne ve gerginlik çıkarmaya çalışıyordu ki Lübnanlılar birbirleriyle, Filistinlilerle ve Filistinliler birbirleriyle uğraşsınlar ve İsrail ile onun projesi maddi, manevi ve psikolojik olarak parçalanmış, savaşan ve birbirine düşman olan bir ortamda güven içinde yaşasın.

Bu casuslar bu rolleri oynuyorlardı. Geçtiğimiz senelerde Lübnan’daki casusların sayısında çok büyük artış oldu. Ben şimdi sorumluluğu 2005 yılı sonrasına atmak istemiyorum. Çünkü casuslar düşmanla 94,96 ve 97 yılından bu yana çalışıyorlar. Ama şüphesiz son 5 senedir özellikle de 2004’ten bu yana bu konu akıl almaz ve anormal bir şekilde kötüye doğru gidiyor ve bunun sebepleri var. Sebeplerden bahsettiğimizde amacımız vakit doldurmak değil sorunu çözmektir.

İlk sebep güvenlik hissidir. Casuslar özellikle de son 5 senedir Lübnan’da güven hissediyorlar, takip edilmemelerinin rahatlığını yaşıyorlar. Bir casus 16, 15, 20 sene casus olarak çalışır da nasıl yakayı ele vermez. O rahattır, güven içindedir, kendini iyi kamufle eder, muhitini iyi seçer hiç kimse ondan şüphelenmez. Casusların güven hissetmesi bu çirkin görüntülerin çoğalmasına neden oluyor.

İkinci sebep yargıda ve 2004 yılından önce ve 2000 yılında çıkarılan hükümlerde toleranslı davranılmasıdır. Bir kişi İsrail’in casusu olur, ona bilgi verir, bunun karşılığında 1000 dolar-200000 dolar para alır, şirket kurar, Lübnan’da, Avusturya ve Belçika villa inşa eder, Tayland ve Türkiye’de yaz tatilini geçirir de yakalandığında sadece 1-2 yıl hapis mi yer? Ne oluyoruz?

Üçüncü sebep casusu bağrına basan çevredir. Bu çevre oğlunun, eşinin, üniversitedeki hocasının, askerin, polisin, belediye başkanının, medya mensubu ya da entelektüelin İsrail’le ilişkiye geçmesini ya da ona casusluk etmesini ayıp addetmez. Ayıp nedir, casusu koruma, benimseme, casusluğun tehlikelerini hafife alma ve bunu bir bakış açısı olarak görme sorunu nedir? Casusluk yerel ve bölgesel çatışmada bir seçenektir. Sizin Suriye’yle ilişkiniz olduğu gibi İsrail’le ilişkileri olan kişiler de vardır.

Bu koruyucu çevre bu ağların çoğalmasına yardım eden en tehlikeli etkendir. Özelikle de İsrail’i sıradan bir komşu, geleceğin müttefiki ya da zor günlerinde dayanacağı bir destek olarak gören çevre çok tehlikelidir. Bu sorunların bir çözüme bağlanması gerekmektedir. Her halükarda son 2 senedir bu dosya çok güçlü bir şekilde gündeme getirildi. Neden şimdi? Cevap vermek istemiyorum. Zamana bırakılması gereken şeyler var. Ancak herhangi bir arka plan ya da niyet hesaba katılmadığında, ortaya çıkarılan iş iyidir. Hiç kimseyi niyetinden ötürü sorgulamak istemiyorum. Bunlar iyi olabileceği gibi kötü niyetler de olabilirler. Şuan bu konuya değil bu işin çok iyi ve kaliteli ve bu dosyanın açılmasının çok zorunlu ve gerekli olduğuna değinmek istiyorum.

Resmi güvenlik teşkilatı teşekküre şayan işler yaptı. Her zaman bu konumu dile getirdim şimdi de tekrarlıyorum: Ordu istihbaratı, kamu güvenliğiyle iç güvenlik güçleri içindeki bilgi şubelerinin –devlet güvenliğinin bu dönemde bir şey yapıp yapmadığını bilmiyorum- ve bütün teşkilatların sarf ettiği bütün çabaları takdir ediyoruz.

Şimdi ülkede güvenlik teşkilatlarını siyasi olarak sınıflama çalışması var. Hangi resmi güvenlik teşkilatı ciddi bir şekilde bu dosya üzerinde çalışırsa çalışsın bizim ve bütün Lübnanlıların teşekkürünü, takdirini ve hoşnutluğunu kazanır.

Tutuklananlardan birçoğu yargıya sevk edildi ve son dönemde bazı iyi hükümler verildi. Bu konuyla alakalı birkaç isteğe değinmek istiyorum.

Birincisi; biz hiçbir itiraz olmaksızın ve ağır davranılmaksızın, çıkan idam hükümlerinin uygulanmasını istiyoruz. Darağacında asılmalılar. Burada, Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın, ilgili mahkemenin vereceği idam kararını imzalayacağını bildirdiği konumundan övgüyle bahsetmek görevimdir. Bu, bütün saygı duruşlarını ve selamlamaları hak eden bir konumdur. Ve ister var olsun ister olmasın ülkedeki atmosfere işaret etmek istiyorum.

Casuslar konusunda hepimiz onların bir dine, gruba hatta bir aileye mensup olmadıklarını söyledik. İnsan İsrail’in casusu olduğunda mensubiyeti düşmanına olur. Bu grubun, bu halkın, bu vatanın ve bu ümmetin düşmanı.. Onunla bu temel üzerinde ilişki kurmak gerekir. Güvenlik takipleriyle alakalı olarak hiç kimsenin altıda altı ilkesine göre çalışmamasını temenni ederim. Yani şii bir casusu tutukladığımızda eğer başka bir şii casus daha varsa onu bırakıp tutuklamalarda dengeyi sağlamak için Sünni, Marunî ve Dürzî casus aramayalım. Böyle bir şey olabilir. Bu ayıptır. Şu halde, Marunî ya da Hıristiyan bir casus tutukladığımızda bir çeşit denge sağlamak için müslüman bir casus aramamamız gerekir. Bu yanlıştır ve ayıptır, hiç kimse bu şekilde ülkenin güvenliğini koruyamaz.

Şimdi bu tarz şeyler üzerinde hüküm vermek istemiyoruz. Casus casustur. İnşallah hapishanede %90 şii %10 da diğer gruplardan –Allah göstermesin- casus olur. İsmi casus olan her şeyden hangi gruba bağlı olursa olsun Allah’a sığınıyoruz. Sorun nedir? Bu casussa tutuklanması, hesaba çekilmesi ve suçuna göre cezalandırılması gerekir.

Bildiğim kadarıyla Dürzi ve Şii casuslar hakkında idam kararı çıkmış. (Gruplar bu kişilerden münezzehtir) Şimdi oturup Sünni, Maruni, Ortodoks, Katolik, Ermeni ve Süryani casuslar hakkında idam hükmü verilmesini mi bekleyeceğiz. İdam kararı çıkanların, bu kararının en kısa zamanda uygulanmasını istiyorum çünkü casus şebekelerinin bu akıl almaz, anormal ve çok tehlikeli artışını durduracak olan budur.

İsteğimiz casusların tutuklanması, yargılanması, hükümlerin çıkması, yargı hükümlerinin uygulanmasının grupsal, mezhepsel oluşumlara ve dengeye bağlı kılınmamasıdır. Casusluk meselesinde hiç kimseye ayrıcalık tanınmaz.

Bir başka konu aileler. Burada bu babalara, annelere ve kardeşlere kötü davranılmasının doğru olmadığına dikkat çekmek istiyorum. Direnişçilerin hatta şehitlerin çıktığı evlerden casus çıkmış olabilir. Bu evlerdeki aileler şerefli, direnişçi, mücahit ve fedakâr olabilir. Ama bu evlerde şeytanın musallat olduğu, aklıyla oynadığı ve sonunda uçuruma yuvarlanan çocuklar da olabilir. Bunun örnekleri tarihte mevcuttur, hatta peygamberlerin çocuklarından bile böyle olanlar vardır. Bir aileden casus çıkmışsa sorumluluk ona yüklenmez.

Casusların kendilerini güvende hissetmemeleri, hiç kimsenin gelecekte birlikte iş yapmayı düşünmemesi için her alanda büyük ulusal bir kampanya başlatmak çok önemlidir. En önemlisi de koruyucu çevrenin yok edilmesidir. Bunu yok edecek olan biz değiliz. Bu çevreyi oluşturanlar yok etmesini de bilmeli ve dikkatli olmalılar aksi takdirde korunan, kamufle edilen ve suçları hafife alınan bu casusların ortakları olurlar.




isra haber

 

 

 

 

 

 

 

g

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim