• BIST 107.479
  • Altın 151,616
  • Dolar 3,6610
  • Euro 4,3049
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 25 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

LAİSİZM TÜRKİYE'YE NE SAĞLADI 2

LAİSİZM TÜRKİYEYE NE SAĞLADI 2
Devlet işlerinde istikrar, ölçülülük ve gereklilik hayati ilkelerdir. İstikrarın tarifi ve korunması için dikkate alınan ölçüler ve gereklilikler devletle toplum arasındaki ilişki için belirleyicidir.

 

 

 

 

AHMET YILMAZ  / ANALİZ

ÖLÇÜ KALMADI

Laisizm öncesinde İslam dünyasında “Şeriat” halkla devlet arasındaki temel ölçüydü. Eşraf veya sıradan insan, zengin ya da fakir; Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan her insan devletin memurunun, hatta vezir ve padişahının eylemini Şeriat açısından sorgulayabiliyor, bu ölçüyü dikkate alarak hak isteyebiliyor, kendisine yapılan haksızlığın giderilmesini talep edebiliyordu.

Devlet “mutlak iktidar” değildi, yöneticilerin halka “kayıtsız şartsız hükmetme hakkı” yoktu; devletin eylemleri, sosyal konularda Şeriat'la somutlaşan ilahi iradeyle sınırlıydı. Bu teorik olarak kesin bir kuraldı, pratikte de “Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var” sözünde ifade edildiği üzere az çok işliyordu.

Laisizm, ilahi iradeye uygunluk şartını devlet hukukundan çıkardı; onun yerine pozitivizmin gereği olarak aklı, materyalizmin gereği olarak (vicdan ve merhameti kaldırıp) sadece maddi menfaati (çıkarı)  ve Cumhuriyet (sonradan demokrasi) adına halk iradesini koydu. Akıl görecelidir, çıkar sınırsızdır, halka bir görüş kabul ettirilip ardından halk böyle düşünüyor denebiliyor. Bu durum, laisizmi ölçüsüzlük ve keyfi yönetimin membaı haline getiriyor.

Laisizmle, Batılıların meşhur sözüyle “Tanrı'nın eli dünya işlerinden çekilmişti.” Bundan sonra dünya işlerinde kimin eli olacaktı? Artık devletten (padişahtan) daha büyük yoktu ama devlet kimdi ve insanlar ondan gelen bir haksızlığa karşı kime sığınacaklardı?

YÖNETENLERİN    “KEYFİ” ÖLÇÜ OLDU

Yeni devlet iki temel üzerine oturdu: Laisizm ve ulusçuluk… Her tür eylemin amacı sadece “vatanın ve milletin selameti” olabilirdi. Ama selametin ne olduğunu da bizzat laisist kadro belirliyordu. Dolayısıyla laisist kadro vatan ve millet adına her tür kayıttan azade hale geliyor, “mutlak iktidar” konumuna oturuyordu.

Halk, haksızlığa uğrayıp devletin kapısına dayandığında ne diyecekti? Hakkımı Şeriat'a göre verin diye talepte bulunamazdı. Böyle bir talep suçtu. Bu durumda, ilahi adaletin yerine özellikle vicdan ve merhamet yönü açısından ne konacaktı?

Bu sorun başlangıçta tümüyle açıkta kaldı. Devlet, topluma dilediği gibi yön vermek için kendisini hiçbir ölçüyle sınırlamaya yanaşmadı. Halka 'kanun' dedi, memurlarına ise “Kanun sizsiniz”, hatta daha da ileri giderek “devlet de halk da sizsiniz” dedi, keyfiliği resmileştirdi.

Bu keyfiliğin en bariz simgesi, pek çok realist (gerçekçi) roman ve hikâyede geçtiği gibi kaymakamların tutumlarıydı. Kaymakam, hükümet konağı kapısında aç bir koyunun çobanını beklemesinden daha sessiz bekleyen vatandaşı saat 9'a, 10'a, 11'e kadar bekletebilir, ardından “Bugün git, yarın gel” diyebilirdi. Vatandaşın karşılığı sadece “Devlet bu, ne diyebiliriz ki?” olurdu. Ona ne “Sen dün niye içtin, bugün niye geç geldin?” diyebilirdi ne de “Neden eşrafın evrakını akşam eğlencesi arasında imzalıyor, beni ise kapılarda süründürüyorsun?” diye hesap sorabilirdi. “Ona mağrurlanma padişahım…” diye seslenemezdi, çünkü devlet artık en büyüktü. En büyüğe hesap sorulmazdı, onun tayin ettiği kadere teslim olunurdu.

Devlet işlerindeki ölçüsüzlüğün, keyfiliğin kısmen son bulup en azından vicdan ve merhamet yönü açısından ilkelere bağlanması ancak devletten daha güçlü başka bir beşeri gücün (Batı'nın) 1946 sonrasında devreye girmesi ve II. Dünya Savaşı sonrasında kendisi için ürettiği “insan hakları” ölçüsünü iktidarlara dayatmasıyla mümkün oldu.

O tarihten sonra halk, “İnsan hakları ihlal ediliyor” diyerek devletin yakasına yapışabilirdi. Ancak, iktidarı için kayıt istemeyen devlet, buna karşı da tedbir aldı, laiklikle ulusçuluğu farklı cephelerden insan haklarına karşı kullandı. Halk, diyelim ki başörtüsü konusunda, devletin kapısına dayanıp “Bize, Allah'ın emrini yasaklamayın” deyince devlet, Anayasa Mahkemesi ve diğer kurumlar üzerinden açıkça “Biz, laikiz; Allah'ı devlet işlerine karıştırmayız” dedi. Halk, “İnsan haklarını dikkate alın!” dediğinde ise “Bağımsız bir ulus devletiz; başkalarını iç işlerimize karıştırmayız” cevabını aldı.

İlahi iradenin vicdan ve merhamet buyruklarına karşı alternatifmiş gibi gösterilen (oysa gerçekte dinin insanı şerefli bir varlık kabul etme yönüne dayanan) insan haklarının Türkiye'de en azından işkence gibi konularda bir değer ifade etmesi ancak 2002'den sonra mümkün olmuştur. Bu, oldukça manidardır. Çünkü bu dönemde iktidara gelenlerin en azından öncü kadrosu insan iradesi, dolayısıyla devlet iradesi üzerinde bir irade tanıyordu, yaradılana (insana) olan sevgisini “Yaradan(Allah)”a olan sevgisine bağlıyordu, devlet için söyleyemese de en azından bireylerin laik olamayacağını açık açık dile getiriyordu.   Bu durum, “Allah inancı olmadan insan hakları olur mu?” sorusunu gündeme getirmektedir.

Hem Darwin'in “İnsanlar aynı anne babanın torunları değildir, maymunluktan insanlığa dönmedir, bazıları tam insanlaşmış, bazıları daha tekâmül yolundadır; zayıflar, güçlülerin gelişmesini engelliyor, hayatın kemale ermesi için güçlüler zayıfları ezer” bağlamındaki düşünceleri benimsenip hem de insanlara en azından temel konularda eşit davranılabilir mi, bütün insanlar temel haklara layık görülebilir mi? Güçleri eşit olmayan farklı ırkların birlikte yaşaması mümkün olur mu? Doğuştan eşit olmadığına inanılanlara eşit haklar verilir mi?

VİCDAN ÖLDÜ

İlahi irade yok sayılınca, Darwin'in “Güçlü olan zayıfı yok eder”; Makyavel'in “Amaç için her yol meşrudur” ve Nietzsche'nin “Vicdan ve merhamet zayıfların güçlüleri aldatmak için uydurdukları duygulardır, acımak tuzaktır” düşünceleri geçerlilik kazandı. Bu düşünceler, insana özgü vicdanın ölümünü, tabiatın diğer bazı varlıkları arasında geçerli olan güçlü olanın keyfi iktidarını ve iktidarını korumak için her yolun meşruluğunu savunan makineleşmiş bürokrasi diktatörlüğü getiriyordu.

Bunu bilmeden şu uygulamalar için ölçü arayanlar boşuna uğraşacaklardır:

1. İmamın başına şapka koymak, camiye sıra koymayı önermek

2. Devlet başkanı bir şehri ziyaret edecek diye muhaliflerden birkaçını bulup asmak ve onların cesetlerini başkanın geçeceği yol üzerinde sergide tutmak

3. Bir gecede harfleri değiştirerek memleketin bütün bilen insanlarını cahillik payesi vermek

4. Halka kendi mukaddes kitabını öğrenmeyi, okumayı ve evinde bulundurmayı yasaklamak

5. 1300 yıl önce yazılana mı uyacağız, deyip 4000 yıl önceki sözde milli tarihi araştırmak için para harcamak, efsaneleri halka gerçekler diye öğretmek

6. Ana dilinden başka hiçbir dil bilmeyen milyonlarca insana 'bugünden sonra ana dilinizle konuşamazsınız' demek

7. Başını açmayı çıplaklık gören bir halkın kadınlarına baş açıklığı dayatmak

8. Meşru nikâhla ikinci kez evlenen adamı “zina” ile suçlamak, bir kadın nikâhlayıp beş metres edinenin halini “özgürlük”le açıklamak

9. Bir yandan “Akıl Çağı” hatta “Akıl Dini”, kadınların eğitim hakkı ve bütün insanların eşitliği teorilerinden söz ederken öte yandan a)On binlerce kız çocuğunu sadece başörtülü diye okula almamak, onları okul önlerinde ağlatmak b)Kat sayı uygulaması adı altında, Türkiye derecesi yapacak kadar zeki binlerce çocuğun aklını üniversitede değerlendirmeyi gerekli bulmamak

10. Arkadaşlarını hiç görmedikleri vilayetlerin milletvekili yapmak, halkın yetkisini halkın görmediği, duymadığı, kendisi gibi düşünmediği, onun gibi inanmadığı birine Meclis'te kullandırmak

11. Zoraki seçim yapıp onda da oyları açık kullandırıp gizli saymak

12. İşkenceyi mahalle ve köy karakollarına taşıyacak kadar yaygınlaştırmak

 

Laisizm, taklitçiliği zorunlu hale getirdi

 

Şeriatın yürürlükten kaldırılmasından sonra Mahmut Esat Bozkurt'un başkanlığında toplanan hukukçular, yeni devlet için bir ceza kanunu ve medeni kanun hazırlamaya çalıştılar. Önce, kanunların sıfırdan yazılması gündeme geldi. Ancak, o güne kadar bu coğrafyada ilahi irade dikkate alınmadan kanun çıkarılmamıştı; ülkede iktidara mutlak hâkimiyeti veren bir “beşeri ilahlık” deneyimi yoktu. Mustafa Kemal'le danışmaktan da netice çıkmadı. Öneri reddedildi. Avrupa kanunlarının Türkiye'ye uyarlanması düşünüldü. Elde ölçü yoktu, “Neye göre ayıklayacağız?” sorunu çıktı. İtalya'nın Ceza Kanunu (1926) ile İsviçre'nin Medeni Kanunu'nun (1926)  olduğu gibi Türkçeye çevrilmesine karar verildi. Ölçüsüzlük taklit doğurdu. “İlahi iradeyi devlet işlerine karıştırmama” düşüncesi milli kimliği yok sayıp Batı'ya benzemeyle neticelendi. İlahi iradeye isyan, Batılı kulların iradesine boyun eğmeye yol açtı.

 

GEREKLİLİK ANLAYIŞI DEĞİŞTİ

Devlet, istikrarı korumaya çalışırken ölçüsüzleşemez, halkın gerekliliklerini göz ardı edemez. Halkın haklarını kendi keyfinin kurbanı yapamaz.

Laisizm, halkın ilahi irade doğrultusunda şekillenen gereklilik anlayışını reddetti, onun yerine halka modernizmi dayatan ve laisist iktidarın istikrarını tek hedef haline getiren bir gereklilik anlayışı getirdi:

-Halk için ibadet bir gereklilikti. İbadet yasaklandı, camiler hangara çevrildi.

-Halk için Batı müziği bir gereklilik değildi. Ama altın bozularak senfoni orkestraları kuruldu, dahası halka zorla dinlettirildi, halk bunu “Sivas, Sivas olalı böyle zulüm görmedi” dediyse bu halkın hâlâ Batı müziğinden zevk almayacak kadar ilkel olması olarak görüldü ve “çağdaşlık” projesine daha çok hız verildi.

-Halk, Kur'an okumaya ihtiyaç duyuyordu, Kur'an yasaklandı.

-Halk Peygamberin hayatını öğrenmek istiyordu; ona Mete Han efsaneleri öğretildi.

-Halkın işe aşa ihtiyacı vardı. Halkın parasıyla “çağdaşlık mabedi” diye başkentin ortasına opera binası dikildi. Avrupalılara her ay astronomik aylıklar bağlandı.

-Kızamık gibi basit hastalıklar yüzünden binlerce çocuk hayatını kaybediyor, halk hastane istiyordu. Başta İstanbul olmak üzere birçok yere dev şarap ve bira fabrikaları kuruldu.

 

İnsan hakları, temelde İslam'ın Asr-ı Saadet sürecindeki Medine günlerine ve bunun Endülüs'teki yansımalarına dayanıyor. Endülüs İslam medeniyetinden etkilenen Dante gibi Hıristiyan şairler, ayrımcılığa karşı insan severlik düşüncesi geliştirdiler. Daha sonra bu düşünce Montaigne, Shakespear gibi yazarlarca Hümanizma'ya dönüştürüldü, Rönesans döneminde kilisenin ölçüsüz Katolik iktidarına karşı kullanıldı. Ancak II. Dünya Savaşı yıllarına kadar Avrupa'da bir söylem olmaktan öteye gitmedi. Bu süreçteki yerleşme süreci de materyalizm kaynaklı değil, din kaynaklıdır; materyalist anlayış gereği vicdan, merhamet tanımayan, mutlak beşeri iktidarı dayatan sosyalist ve faşist diktalara karşı çıkmaya yöneliktir. Nitekim İslam dünyasında da laik düşünceye değil, Mevlana gibi alim ve mutasavvıflara dayandırılmıştır.

DEVAM EDECEK...

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim