• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara -3 °C
  • İzmir 14 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

KÜRT SORUNU ÇÖZÜMÜNDE ASIL MUHATAP KİMDİR

KÜRT SORUNU ÇÖZÜMÜNDE ASIL MUHATAP KİMDİR
Müslümanlar bugünkü reel ortamda Kürt sorununun üçüncü tarafı, tarihi itibariyle ise birinci muhataplarıdırlar.Hamza Türkmen, Yılmaz Ensaroğlu, Ayhan Bilgen, Hüseyin Alan, Ali Kaçar ve Üzeyir Yiğit görüşlerini Özgün Duruş Gazetesi'nde açıkladılar.

 

 

 

 

Hamza TÜRKMEN /Yazar-Haksöz Dergisi İmtiyaz Sahibi

Kürt Sorununun Asli Muhatapları Bilinçlenen Müslümanlardır

Müslümanların tarihi süreçleri içinde kendilerini tevhid ve adaletin tanıklığına sevk eden vahyi ölçülerle irtibatları zayıflamıştı. TC’nin kuruluş sürecinde aidiyet gösterdikleri İslami kimlikleri nedeniyle ezilmişler, acı bir mahrumluk ve sinmişlik psikolojisi içine itilmişlerdi. Şeyh Said önderliğindeki direniş de, Seyyid Rıza liderliğindeki direniş de üst kimlik olarak dayatılan “Türk ulus kimliği”ne dini tepkilerdi. Şeyh Said Ayaklanması da Dersim Direnişi de Kürtçü bir kalkışma değil, dini reflekslere dayanan karşı koyuşlardı. Ama hemen 1925 Şark Islah Planı ile bölgenin çarşı pazarında Kürtçe konuşmak yasaklandı, ana dilini konuşanlara ocağını söndürecek şekilde ağır para cezaları verildi.

Türk ulusal rejimi, İslam’ı veya dini aidiyetlerini üst kimlik olarak kabul eden Türkiye sınırları içindeki Oğuzları da; Zazaları, Kırmancları, Arapları, Lazları, Azerileri, Rumları, Çerkezleri, Gürcüleri, Ermenileri de ya asimile etmeye ya da katliam ve sürgünlerle boyun eğdirmeye çalıştı. İstiklal Mahkemeleri, modernleşme-batılılaşma anlayışına ve dayatılan seküler temelli Türk Ulusu/”Milleti” tanımına direnen kanaat önderlerinden binlercesini idam etti. 1945 yılına kadar dini kimliğini üst kimlik olarak kabul eden bu coğrafyanın geri kalan insanları da yasaklar, takibatlar, işkence, sürgün ve hapis cezalarıyla susturulmaya çalışıldı ve dayatılan Türkçü ve “Milli”/Ulusal Devletçi elbiseyi giymek zorunda bırakıldı. “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişi yeni Türk vatandaşlarının amentüsü haline getirildi.

Dersim Eyaleti’nde gerçekleştirilen katliam, daha önce de Bilad-ı Rum Müslümanlarının bin ikiyüz-bin üçyüz yıldır kullandığı yazı dili ve kültürel birikimi üzerinde yapıldı. İsmet İnönü Dönemi’nde Osmanlı arşivleri vagon vagon hurda fiyatına Bulgaristan’a satıldı. Kur’an öğrenimi, İslami eğitim ve Hacc farizası yasaklandı. Ezan değiştirildi. Bazı merkezi camiler kapatıldı, bazısı da depo veya ahır haline getirildi. Dergâhlar ıslah edilmek yerine imha edildi. Namazın bile kilise formuna uydurularak sıralarda kılınması için resmi plan dâhilinde hazırlıkları yapıldı. Yol ve hayvan vergisi adına dindar köylü borçlandırıldı ve toprakları Atatürk’ün TBMM’ye mebus olarak seçtiği toprak ağalarına yok fiyatına satıldı.

Kürt sorunu konusunda İslami kesimin yeterince inisiyatif alamamasının arka planında yatan neden, işte bu süreçti. Türkiye Müslümanları bu bilinçlenme sürecinden itibaren sağcı, devletçi, milliyetçi ve mezhepçi kirlerden elbiselerini temizlemeye, tevhidi değerler gözlüğüyle halkın sorunlarıyla ilgilenmeye adım attılar. Bu geç kalmış bilinçlenme süreci içinde de Kürt sorunu yeni yeni okunmaya ve Şeyh Said’ten kalan izlerimizi Necip Fazıl, Sadık Albayrak, Mustafa İslamoğlu gibi müelliflerin çalışmalarından tekrar öğrenmeye başladık.

Müslümanlar bugünkü reel ortamda Kürt sorununun üçüncü tarafı, tarihi itibariyle ise birinci muhataplarıdırlar. Çünkü İslami aidiyetleri tezyif edilen ve ana dili yasaklanan Kürt halkı, içinde yaşadığımız coğrafyada aidiyet olarak görece İslam’a en bağlı bir halktı.  Kürtler, Türk ideolojisinin batılılaşma ve uluslaşma dayatmasına karşı çıktığı ve hem İslami aidiyetine hem fıtri aidiyetine sahip çıktığı için Türkiye’de en fazla zulme uğramış bir halktı.

Kürt sorunu ve Türkiye’de yaşanan diğer sorunlar karşısında her İslami çözüm teklifimizin Türk ve Kürt laikleri tarafından tepkiyle karşılanacağını, hatta Müslümanların güçlenmesi karşısında bu iki laik ulusalcı yapının ittifak bile yapacağını gözden kaçırmamamız gerekir. Bizler köklü çözüm ve dönüşümlere, kendi oluşum veya mücadele safhamızdaki inkılap süreçlerini yaşaya yaşaya adım atabiliriz. Zaten Rabbimiz de “yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” diye bizi uyarmaktadır.

…………………………………

Yılmaz ENSAROĞLU/Mazlum Der Eski Genel Başkanı

“Hükümet Sadece İslami Kesimden Değil Aslında Tüm Toplumdan Uzak Duruyor.”

Açılım meselesini siyasi ve toplumsal açıdan ayrı ayrı değerlendirmek gerek diye düşünüyorum. Çünkü Kürt sorununun ve açılım sürecinin gelip dayandığı noktanın, bu her iki boyuttan kaynaklanan farklı temelleri bulunmaktadır. Hükümet, açılım konusunda bir hamle başlattı ama tek başına açılımın uğradığı isim değişiklikleri bile, bu hamlenin üzerinde ayrıntılı çalışılmış ve nihai karara bağlanmış politikalara dayanmadığının düşünülmesine yol açtı. Buna karşılık, hükümet, ortaya bir paketle çıkmak yerine, sorunun toplumda geniş biçimde tartışılmasını ve sürecin deyim yerindeyse, bütün bir toplumla birlikte yürütülmesini, alınacak kararların geniş bir toplumsal mutabakatla alınmasını tercih ettiğini belirterek, başlattıkları hamlenin bir süreç olarak algılanmasını istedi.

Ne var ki, aradan bunca zaman geçtikten sonra, ne ortaya bir paketin konulabildiğini, ne de bu sürecin iyi yönetilebildiğini görüyoruz. Özellikle muhalefet, on yıllardır uygulanan ve çözümsüzlükten başka bir sonuç doğurmamış olan güvenlikçi inkâr ve asimilasyon politikalarında ısrar etti. Hatta ısrar etmekle de kalmadı; bu doğrultuda toplumu ciddi ölçüde provoke etti. Siyasilerin kışkırtmaları, toplumda da ciddi bir karşılık buldu ve bunun sonucu olarak, yılların siyasi sorunu, kısa bir zamanda toplumsallaşmaya yüz tuttu.

Kürt sorunu etrafında yaşanan toplumsal kutuplaşmadan mütedeyyin kesimlerin de etkilenmesi gayet normal. Çünkü Müslüman dindar kesimler, dinlerini, laik olduğunu iddia eden ama aslında tüm topluma bir resmi ideoloji dayatan devletten öğreniyorlar. Bu dindar kesimlerin din algısı, dinlerini tanımlama ve öğretme yetkisini tekelinde tutan devlet tarafından şekillendiriliyor. Bu resmi din politikası da, önemli ölçüde resmi ideolojinin temel dayanaklarından birini oluşturan “milliyetçilik” anlayışından besleniyor. Sonuç olarak önümüzde şöyle bir tablo olduğunu itiraf ve kabul etmek durumundayız: Günümüz dindar Müslümanlarının düşünce dünyalarını, değer yargılarını ve nihayet davranışlarını, sahih dini kaynaklardan çok, devlet ve devletin din politikası belirliyor. Bu da, doğal olarak, kendilerini söz konusu kutuplaşmadan kurtaramamalarına yol açıyor ve nihayet Türk’le Müslüman’ı ayırt edebilenler azınlıkta kalıyorlar.

Öte yandan, İslami kesimin, hükümetin kendilerinden uzak durduğunu düşünüp alınmalarına bence hiç gerek yok. Çünkü hükümet, politikalarını belirlerken sadece İslami kesimden değil, aslında tüm toplumdan uzak duruyor. Daha doğrusu, bu ülkede halkı, halka rağmen yönetmek geleneksel bir devlet politikasıdır ve maalesef AK Parti hükümetleri de bunun dışına çık(a)madılar.

Başından itibaren, hükümetin açılımla ilgili birtakım hazırlıklar yapmamış, bazı kararları vermemiş olması, en önemli eksiklik ve hata olarak öne çıkıyor. Dahası, geçen zaman, hükümetin hâlâ sorunu, sorunun ciddiyet ve vahametini, taraflarını ve tarafların kapasitelerini iyi incelemediğini ve dolayısıyla da sorunu bir bütün olarak doğru kavrayamadığını gösteriyor. Bunun yanı sıra, yeterli risk analizinin yapılmadığı anlaşılıyor. Çünkü böylesine devasa bir sorunu çözmek iddiasıyla ortaya çıkan bir hükümetin, hangi aşamada ne gibi engellerle ve tehditlerle karşılaşabileceğini de öngörmesi ve buna göre hazırlıklarını yapması beklenir.

İslami kesim, hâlâ bu kutuplaşmanın önüne geçebilecek en önemli sosyal dinamik durumundadır. Ne var ki, İslami kesim çok uzun bir süredir, hem ciddi bir ambargo ve kuşatma altındadır hem de biraz kendisi de kendisini gettosuna hapsetmiş durumdadır. Bunlardan ötürü de, kendisinden bekleneni vermede zorlanmaktadır. İslami kesim, bilgimizi ve düşüncemizi İslamileştirecek, bugünün sorunlarını tartışabileceğimiz çağdaş bir dil ve politika geliştirememektedir. Sonuç olarak, İslami kesim, bizleri ayrıştırmaya yönelik dalgalara karşı açılacak savaşa öncülük etmekle yükümlüdür.

…………………………………

Ayhan Bilgen / Barış Meclisi

İslami çevreler tarafsız kalamazlar

Bir sorunu adaletle değerlendirmenin ilk adımı sebep ve sonuç ayrımını sağlıklı yaparak atılır. Bu noktaya gelinmesinde ana sebebi, tektipleştirici modernleştirme politikalarının zor kullanılarak hayata geçirilmek istenmesidir. Buna tepki olarak ortaya çıkan örgütlenmeler ya da mücadele biçimlerine karşı çıkarken, sorunun sebebi olan resmi ideolojiye dayalı uygulamalarla eşitleyici tutum takınmak tipik üçüncü yolcu yaklaşımı yansıtmaktadır.

İslami çevreler zulmedenle zulme uğrayan arasında tarafsızlık pozisyonunu seçemezler. Bu davranış,28 Şubat döneminde "Ne Şeriat, Ne Darbe" söylemine sığınan sol tepkilere benzemektedir.İslami çevreler duruşlarını reaksiyoner değil aksiyoner olarak belirlemelidir.

Ortada hem devam eden açık hak ihlalleri hem de çatışma sorunu bulunmaktadır. Çatışma ortamını sonlandırmak için daha aktif rol üstlenilebileceği  gibi yaşanan haksızlıklar karşısında da daha yüksek sesle tepki konarak güven ortamı sağlanabilir.

Açılımın ne yazık ki en önemli eksikliği konuya yönelik ciddi bilgi eksikliğidir. Yıllardan beri bu alanda yönlendirme amaçlı bilgi servis eden odaklar yine süreci yönlendirmektedir. Ne yazık ki ne bütüncül bir özgürlük perspektifi ne de silahsızlandırma yöntemi zihinlerde henüz oturmamıştır.Sadece dengeleri gözeten bir strateji ile bu denli zor bir süreci yönetmek neredeyse imkansızdır. Olayın darbe anayasasına dayanan boyutları mutlaka acilen masaya yatırılmalıdır.. Radikal hamleler yapılamazsa sorunun çözümü imkansızlaşır.Ne Kürtlerin beklentilerini karşılayan, ne de Türk milliyetçilerinin kaygılarını gideren bir yerde kalmak en kötü senaryo olarak önümüzde durmaktadır...

………………………………

Hüseyin Alan / Araştırmacı-Yazar

Doğru Oturup Doğru Konuşmalı 

Hükümetin, meselenin tam olarak adını koymaktan bile çekinerek yürüttüğü “açılım” politikalarına dayalı hamleleri, karşı darbelerde kapanma görüntüsü verince, sorunu çözmek için önceden tasarlanmış esaslı bir planlarının olmadığını hissettirmektedir. Sorunun yapısı gereği, gösterilmesi gereken yerde kararlı ve güçlü bir iradenin aksine ürkek görüntülerin sergilendiği her aşamada, Türk ve Kürt kamuoyunda ürpertici rahatsızlıklar doğurması kaçınılmazdı.

İki taraftan da, birçok sebebe bağlanabilir kutuplaşma yapısından beslenenlerinin hep olabileceği bu tür puslu havalarda, açıklığa, dürüstlüğe, tartışmaya, ifade ve ikna etmeye cesareti olanların değil, varlığını ve iktidarını kine, hileye, şiddete ve yok etmeye ayarlamış olanların daha aktif olması beklenmeliydi. Onların karşı hamleler yapabilecek yetenekte oldukları da bilinmeliydi. Şu an olanlar da budur.

Bu adamlar, buradan hareketle bir Türk-Kürt kutuplaşması hatta çatışması çıkartabilirler mi? Baştan ifade edeyim, hayır, asla. Şayet böyle bir işi becerilebilecek olsalardı, bu işi çoktan yapmış olacaklardı ve bizler şu an başka şeyleri konuşuyor olacaktık!

Türkiye Cumhuriyeti, ulus devlet yapısı, iktidar eliti, resmi ideolojisi ve politikası ile

kuruluşundan bu yana kendi ürettiği ve taşıdığı yapısal sorunlarla uğraşmaktadır. Kürt ulusal hareketinin dayatması ile de tetiklenen yeni durumda, ikinci dünya savaşı sonrası gelişmelerinde olduğu gibi, kendini yeniden üretmeye, toplumsal yapıyı da yeniden gözden geçirmeye çalışmaktadır. Küresel gelişmeleri de dikkate alarak iç iktidar yapısını, sosyal grupların pozisyonunu yeniden tasarlamak durumunda kalmıştır. Süreç sorunlarla yüklüdür. En büyük sorun da, TC iktidar bloğunun, dar bir çerçeve ile sınırlı olması ve bu haliyle esneme kabiliyetini gösteremeyişidir.

Dolayısı ile AKP dahil hiçbir partinin, resmi ideolojiye dair, ulusal yapıya dair, resmi devlet politikalarına dair, çözüme yönelik farklı bir paradigmaları ve ilan edilmiş programları yoktur ki, temsil yetkisini haiz sorun çözme kabiliyetleri de ellerinde olsun veya beklensin. Kaldı ki, AKP’nin de gerektiğinde sık sık vurguladığı “üniter devlet”, “tek dil”, “tek ulus”, “tek vatan” “tek bayrak” gibi “tek” ci ulus toplum-devlet ilkelerini ve tabularını savunması da gösterir ki, en azından kırmızıçizgiler noktasında, zihinsel olarak gerçek iktidar sahipleri ile aynı düşünceyi taşımakta olduğunu görebiliriz.

Hükümetin sorunu çözme yaklaşımı olarak sunduğu “demokratik açılım” politikası, gerçek iktidar sahiplerince “bireysel özgürlük” sınırları ile sınırlandırılınca, maksadın sorunu çözmekten daha çok ulusalcı Kürt hareketinin taleplerinin geriletilmesi veya küçültülmesi olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen Türkiye’deki rejimin bürokratik-oligarşik niteliğini ve kendi geleceklerini düşüneceklerini de göz önüne alarak, gerçekten bir çözüm yerine, sorunun, mevcut pozisyondan daha ilerde bir görüntü ile kabul edilebilir sınırlara ulaşmasını temin iradesi gösterebileceğini umabiliriz. 

Soruna müdahil olamayan, hükümetin açılım ile ilgili olarak uzak durduğu ifade edilen “Müslüman” kesimin durumuna gelince; Şüphesiz tüm yorumlar, değerlendirmeler ve çözüm önerileri, belli bir ideolojik bakışın ürünleridir.  Müslümanlar olarak evvela, sorunun adını doğru koymak gibi bir sorumluluğumuz vardır.  Türklüğü Müslümanlığının önüne geçmiş hatta dinin belirleyeni olmuş hayli kalabalık bir grup dindar; vahyin kurucu, inşa edici, değiştirici veya gerektiğinde dönüştürücü en temel özelliğini ihmal edip, her hangi bir düşüncenin, ideolojinin eklentisi, belirleneni, tamamlayıcı bir unsuru derekesine düşürerek hakikati gölgelemek istiyorlar. Kürtlüğünü Müslümanlığının önüne geçirmiş benzerleri için de aynı yargıda bulunabilmeliyiz.

Türk Müslümanları alakadar ettiği kadar Kürt Müslümanları da alakadar edecek ve peşinden koşturacak olan görüş veya çözüm önerisi, özetle ümmet perspektifidir. Bu gibi bir soruna karşı da vahyin en güzel uygulayıcısı peygamberde görebileceğimiz çözümün, insanlar ve diğer topluluklar arasında, inanç temelli bir kardeşliğin inşa edildiği, insanlar arasında hayra yed eden bir topluluğun iradi olarak kurulduğu ve işletildiğidir. Ümmet açısından meseleye bakmak, bizleri bambaşka bir mecraya sürükleyecek açılımı getirecektir. Her konuda olduğu gibi özellikle de bu gibi konularda. Hakk değerlerin yaşayan örnekleri, insanları hakikate çağıran daileri olmanın, her şeye rağmen,  elimizden bir şey gelmiyor olsa da, tarihteki ensar-muhacir kardeşliği modelinin bir hayal olmadığını, bir esatir de olmadığını haykırarak yeniden dillendirebilir ve gerçek kurtuluşu birbirimize yeniden hatırlatabiliriz.

………………………………

Ali Kaçar / Genç Birikim Dergisi

 

Sorun, Sistem Sorunudur!..

 

Türkiye’de, Kürt sorunu, TC Devleti ile yaşıt bir sorundur. Bu ülke insanları, uzun yıllar, çok kısa denebilecek bir süre öncesine kadar, resmi ideoloji tarafından Kürdüm demenin ve Kürtçe konuşmanın yasak olduğu, Kürtçe konuşanların para ve hapis cezalarının çarptırıldığı, dağ, tepe, ova, köy ve mezraların isimlerinin zorla değiştirildiği, kısacası bir kavmin toptan yok sayıldığı günleri yaşamıştır.

 

Bugün, geçmişe göre Kürt kavmine yönelik kısmi düzelmeler olsa da, yapılan bu düzenlemelerin yeterli olduğunu söylemek elbette ki mümkün değildir. Adına başlangıçta Kürt açılımı denilen bu düzenlemeler sayesinde, ‘TRT Şeş’ten, Kürtçe konuşmanın önündeki engellerin –kısmen- kaldırılmasına kadar, bazı haklar verilmeye başlanmıştır. Ancak iade edilen bu hakları, sansasyonel bir şekilde gündeme getirilen ‘Kürt/Demokratik/Birlik Projesi’ olarak değerlendirmek mümkün değildir.

 

Çünkü iade edilen bu haklar, adı üzerinde, daha önce Kemalist elitler tarafından zorla, baskıyla, idamla, sürgünle, cezaeviyle alınan/gasbedilen hakların sadece küçücük bir parçasıdır. Bu nedenle bu düzenlemelere açılım demek mümkün değildir..

 

Bir şeye açılım ya da proje diyebilmek, ancak, o şeyde köklü bir takım değişiklikler yapmakla mümkün olabilir. O da, sadece geçmişte gasp edilmiş hakların verilmesiyle olmaz. Çünkü zaten bu hakların iadesi, her normal yönetimin sorumluluğudur. Kürt açılımı ya da Birlik projesi, ancak, inançlarından dolayı Müslümanlara ve ırklarından dolayı da Kürtlere zulmeden, onları yok sayan Kemalist zihniyetle hesaplaşılması halinde hedefine ulaşabilir. Aksi halde bu, yeniden yeşeren umutların sönmesine yol açacaktır. Bu ise, onarılması zor bir sürece kapı aralayacaktır.

 

Kürt sorunu, Türkiye’de, Cumhuriyet rejimi ile yaşıt olan birçok sorundan birisidir. PKK da, Kürt sorunu bahanesiyle ortaya çıkmış eli kanlı bir terör örgütüdür. Bu örgütün ortaya çıkış nedeni ise, ülkeye egemen olan laik, ırkçı, totaliter ve jakobenist sistemdir. Bu sistem, zulme ve asimilasyona dayanan uygulamalarıyla kendisi gibi ırkçı, şovenist, sosyalist ve İslam düşmanı PKK’yı doğurmuş ve beslemiştir. Eğer bugün bir Kürtçülük belası varsa –ki vardır- bu, Türkiye’de 1900’lu yıllardan beri ve özellikle de Cumhuriyet’in kuruluşu itibariyle uygulanan Türkçü, ırkçı ve şovenist politikalardan kaynaklanmıştır.

 

Bu sorunun oluşmasında ne Müslüman Kürtlerin, ne de Müslüman Türklerin bir kabahati ve katkısı vardır. Çünkü bu topraklarda yaşayan diğer Müslüman halklar ve kavimler gibi Kürtlerin de kimlik dokusunda İslamiyet vardır. Tarihleri, kültürleri, günümüzde ortaya koydukları pratikleri, yaşam biçimleri, dünyaya bakışları, örf, adet ve gelenekleri bunun müşahhas göstergesidir. Durum bu minval üzereyken,  Kemalist sistemin kuruluşundan beri Kürt kavmini Türkleştirme yönündeki dayatmalarını ve Türkçü kimliği kabul noktasındaki baskısını kabullenmek elbette ki mümkün değildir.Türkiye’de asıl sorun, halkını düşman gören içinde yaşadığımız sistemdir.

 

Bu konuda Müslümanlar ne yapmalıdır? Sorusunun cevabına gelince, aslında bu sorunun cevabı yukarıda yapılan izahta mevcuttur. Ancak, her ne kadar, bu sorunun ortaya çıkmasında Müslümanların ve mensup oldukları İslam dininin hiçbir dahli yoksa da, Müslümanların, mazlumların yanında yer alma ve onların sorunlarına İslam’ın öngördüğü çerçevede çözüm üretme gibi bir sorumlulukları vardır.

 

Türkiye’de, bir Türk’ün, dilini kullanma ve ana dilde eğitim yapma dahil, sahip oldukları bütün haklara, bir Kürt, bir Arap, bir Çerkez… de sahip olmadıkça, ırkçılık belasının önüne geçilemez. Bu ise, ancak, İslam’ın egemen olduğu bir toplumda mümkün olabilir. Çünkü insanın –Müslüman olsun ya da olmasın- insanca yaşayabileceği yegâne sistem, İslam’ın egemen olduğu sistemdir.

 

………………………………

Üzeyir YİĞİT / Bab-Ali Vakfı Genel Sekreteri

Kürt Sorununda Çözümsüzlük Talebi Malum Senaryonun Devamıdır

 

2000’yılından itibaren başlayan ve Ak Parti ile süratlenen AB uyum çerçevesinde ki demokratikleşme süreci önündeki aşılması gereken en önemli sorun, kuşkusuz bir yandan teröre de bulaşmış bir zümreyi içinde barındıran Kürt sorunudur. Beşeri sistemler dâhilinde her an kaşınma ihtimali olan bu sorun, hiçbir siyasi iradenin çözüm için adım atmaya cesaret edemediği bir tabu olarak ülkemizin önünde durmakta idi.

 

AK Parti’nin şu veya bu sebepten ötürü adım attığı demokratikleşme isteği önemli bir adımdır.

 

Kürt sorunu diye meşhurlaşan bu sorunun çözümsüzlük yoluna girmiş olması ve toplum içinde derinleşen ayrıcalıklara yol açmaya başlaması yıllardır oynanan bir senaryonun devamıdır. Sivas olayları, dersim katliamı, sol sağ çatışması vb. örneklerin devamıdır. Bu sorunun çözümü İslami kardeşliğin ana konusunda yatmakta iken İslami kesimin sessizliği ise düşündürücüdür.

 

Bence muhafazakâr kanat yanlışlara müdahale etmeyi AK Partiye muhalefet etme olarak algılamakta, AK Parti’de kendi tabanını ve İslami kesimi fazla ciddiye almamaktadır. Bu durum AK Partinin kendi siyasi argümanlarını ret etmesidir.

 

İslami camia; “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” ruhu ile hareket edip, özellikle yanlış içinde bulunan kendisinden olunca daha fazla ses çıkaran bir toplum inşa etmelidir. Aynı zamanda hali hazırda toplum içinde oluşan ayrımcılığa karşı itidal ile peygamberi bir çizgide kardeşlik hukukunu tahsis etmenin gayretine girmelidir.

ÖzgünDuruş

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim