• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 18 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

KEMALİZM'İN GÜZELLEŞTİRİLMESİ

KEMALİZMİN GÜZELLEŞTİRİLMESİ
Bir Ethem Mahçupyan yazısı..."Cumhuriyet yönetiminin kendisini geçmişten koparma, Zümrüdüanka gibi göklerden inme imajının peşinden gitmesi, önceleri kabul edilebilir bir ideoloji üretmiş gözükse de, tam da bu nedenlerle söz konusu ideoloji ülkeyi yönet

 

 Çünkü her siyasi hareket aynı zamanda bir tez ve bir davettir. Kendi farklılığını açık bir biçimde konumlandırmak, siyasete davet edilen kitleye tutarlı ve güvenilir bir sığınak sunarken, tarih yazımı açısından kalıcılığın da koşullarından birini oluşturur. Kendinize verdiğiniz tanım, zaman içinde başkalarının sizi bu tanımın içinden okumasına neden olur ve siyaset yelpazesinde talip olunan yere oturulur. CHP’nin 6 okunun ve MHP’nin 9 ışığının ortaya çıktığı dönemdeki etkisi bu işlevi açıkça ortaya koyar. Öte yandan aynı ok ve ışıkların bugün siyasi analiz işlevlerini yitirmesi, kendini tanımlama çabasının kimlik kazanma açısından geçiciliğine de işaret ediyor. Zamanın sınavına tabi olan siyasi hareket ve kimlikler, uyum yeteneklerini ve değişme kapasitelerini güdükleştirdikleri ölçüde, kendilerine biçtikleri tanımdan çok daha dar bir noktaya sıkışmak durumunda kalıyorlar. Böylece formel tanımların sağladığı arka plandaki referans, bir anlamda bu siyasi hareketlerin içe kapanma süreçlerini betimlemeye hizmet ediyor.

Öte yandan bunun tersine giden bir süreci de tahayyül etmek mümkün. Bir siyasi hareketin giderek kendisine ilişkin tanımına daha da fazla sahip çıktığı, bu tanımın içini doldurduğu, değişen çevre koşullarına göre yeniden belirlediği durumlar da olabilir. Avrupa’da böylesi bir gelişme gösteren çok sayıda siyasi parti var. Türkiye’de de AKP’nin bu yönde ilerlediği söylenebilir. ‘Muhafazakâr demokratlığı’ el yordamıyla arayan, kendi kimliksel arka planını dünyanın değişen zihniyetiyle ilişki içine sokan ve bu karşılaşmadan bir otantik siyasi duruş üretmeye çalışan bir hareket AKP…

Partiler arasındaki bu performans farklılığının en önemli nedeni, kendinize atfettiğiniz tanımla, sizi ortaya çıkaran tarihsel zeminin ne derece bağlantılı olduğuyla yakından ilintili. Çünkü sürekliliğin yasaları işliyor ve nihayette asıl belirleyici olan sizin normatif tercihleriniz değil, miras aldığınız gelenek oluyor. Daha da ilginç olarak, bu geleneği reddetmeyenlerin değişme ihtimali, kendilerine yeni bir gelenek uydurmaya çalışanların değişme ihtimalinden çok daha fazla oluyor. Bu durumda gelenekle bugünün çakışmasından siyasi kimlik üretmeye çalışan AKP gibi oluşumlar, geleneği ‘güzelleştirerek’ sterilize eden CHP ve MHP gibi yapılanmalardan daha başarılı oluyorlar.

CUMHURİYET REJİMİNİN İDEOLOJİK ZEMİNİ

Türkiye’de tek parti dönemi aslında birçok açıdan bir ‘güzelleştirme ve sterilize etme’ dönemiydi. Tarihin güzelleştirilmesiyle başlayan süreç, halkın, kimliğin, devletin ve nihayet yönetimin güzelleştirilmesiyle devam etti. Ne var ki bu güzelleştirme CHP siyasetini toplumsal gerçeklikten kopardı. Oysa zaman kendi hükmünü icra ediyor, toplum kendi sürekliliği içinde yeni adaptasyon mekanizmaları arıyordu. Böylece tanımlar durağanlaştı, kalıplaştı ve birer şablon haline gelerek anlamsızlaştı. Cumhuriyet yönetiminin kendisini geçmişten koparma, Zümrüdüanka gibi göklerden inme imajının peşinden gitmesi, önceleri kabul edilebilir bir ideoloji üretmiş gözükse de, tam da bu nedenlerle söz konusu ideoloji ülkeyi yönetmekte aciz kaldı. Ortaya yabancılaşmış, siyasete seyirci kalan, devletten ürken bir toplum çıkarken, Kürt meselesi başta olmak üzere tüm toplumsal sorunlar giderek kemikleşti.

Kemalist kadroların iktidar hevesi yeni bir meşruiyet zemini gerektiriyor ve bu da geçmişten ve yaşanan süreklilikten kopmayı ima ediyordu. Ancak bu kopuşun gerçekçi olmaması nedeniyle sonuçta ortaya formel bir tanım, normatif bir ‘Kemalizm’ çıktı. Diğer bir deyişle ideal bir Kemalizm tanımı sayesinde gerçekliğin de o tanıma uygun yaşandığı sanısı yaratılmaya çalışıldı. Oysa altı okta billurlaşan ‘Kemalizm’, siyaseten üretilmiş bir yanılsamaydı ve tarihsel zeminden devralınan asıl ‘altı okun’ çarpıtılmasını ifade ediyordu.

Bildiğimiz üzere Kemalizm’in CHP retoriği olarak üretilmiş olan ilkeleri altı tane: Milliyetçilik, devletçilik, laiklik, devrimcilik, cumhuriyetçilik ve halkçılık. Ezberlenmiş söyleme bakılırsa, milliyetçilik etnik olmayan ve vatandaşlığı temel alan bir Türklüğü, devletçilik toplumun ihtiyacı doğrultusunda devletin müdahil olmasını, laiklik zihinlerin hurafelerden kurtulmasını, devrimcilik sürekli daha ileri gitme iradesini, cumhuriyetçilik milletin kendi kendisini yönetmesini ve nihayet halkçılık Türkiye halkının iyiliğinin ve çıkarlarının öne çıkarılmasını ifade etmekteydi.

Oysa gerçek bu değildi ve Kemalizm hiçbir zaman bu hayalî tanımların içeriği ile uyuşmadı. Çünkü bu akımın tarihsel zemini farklıydı… Bu zeminin birbirini besleyen üç ayrı ideolojik süreç üzerine oturduğunu öne sürebiliriz. Bunlardan ilki Osmanlıcılıktan İslamcılığa, oradan Türkçülüğe uzanan kimlik arayışıdır. Genç Osmanlılarla başlayan bu arayış 1910-15 arasında Türkçülükte karar kılmasına karşın, daima içinde Osmanlıcı ve İslamcı öğeler de taşıdı. Öte yandan entelektüel tartışmanın odağına baktığımızda bu üç akım arasında kronolojik bir sıralama yapmak da mümkün. İlk tercih olan Osmanlıcılık, gayrimüslim grupların ayrılıkçılığını önleyecek bir yönetimsel adım atılamadığı için akim kaldı. Çünkü İslami kesim yüzyılların alışılmış hegemonyasından sonra gayrimüslimlerle eşitliği hazmedemedi. İslamcılık ise Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman toplumların da milliyetçiliğe kaymaları nedeniyle anlamsızlaştı. Böylece kimliksel temel elde kalan coğrafyaya uygun olarak daralırken, elde kalan Müslüman nüfus da Türk kimliği altında toparlandı. Ancak yeni kadroların milliyetçilikleri ve Müslümanlık dışı bir meşruiyet zeminini gereksinmeleri etnik vurgusu çok güçlü bir Türklük üretti. Bu bakış Cumhuriyet döneminde daha da sertleşti ve ırkçılığa göz kırpmaya başladı. Dolayısıyla Kemalizm’in altı oku arasında sayılan milliyetçilik gerçekte etnik bir Türkçülüğü aşamadı ve zaten somut siyaset açısından aşma gayreti içinde de olmadı.

Cumhuriyet’in ideolojik zemininin ikinci ayağı modernlikti… Merkeziyetçiliği ve onun siyasi öznesi olan ulus-devleti hedefleyen otoriter bir anlayışla, farklılaşmayı ve bireysel iradeyi ifade eden bir relativizmi birleştiren modernlik, bu topraklara aksak bir biçimde ithal edildi. Yeni kadrolar modernliğin ilk yönünü sevdiler, ama ikinci yönünü benimsemek bir yana, zararlı buldular. Modernlik, Kemalistler tarafından bireysel özgürlük alanının daraltılması ve merkeziyetçiliğin derinleşmesi yönünde kullanıldı. Böylece ‘devlet’ modernliğin taşıyıcısı ve norm koyucusu haline geldi. Toplumun devletin tanımladığı çerçeve içinde kalması, devletin istediği doğrultuda şekillenmesi talep edildi. Dolayısıyla ‘devletçilik’ denen şey, CHP’nin tanımladığı şekilde, ihtiyaç duyulduğunda devreye girecek bir destek değil, yeni rejimin esası ve toplum üzerindeki tahakkümün adıydı.

Modernliği otoriter zihniyetin meşrulaşması olarak algılayan Cumhuriyetçi kadrolar, bunun aynı zamanda dinin geriletilmesini ifade etmesinden de memnun oldular. Onlara göre din, insanları düşünmekten ve ilerlemekten alıkoyan bir hurafeler bütünüydü veya o hale gelmişti. Zihinlerin temizlenmesi ve toplumun kendisini daha berrak, ilerici zihinlere teslim etmesi gerekiyordu. Laiklik aslında bir kamusal alan tanımı, ama onun da gerisinde bir iktidar alanı tanımıydı. Çünkü toplum bir anda laiklik üzerinden aydınlanmış ve aydınlanmamış kitlelere bölünmüş oldu. Yönetme hakkı ise doğal olarak aydınlanmışlara aitti ve böylece laiklik iktidarı elde tutan kadroların yönetme meşruiyetlerini besleyen ana kaynak haline geldi. Bunun, Kemalizm’in formel altı okunda sözü edilen bireysel temelli bir sekülerleşmeyle ilgisi yoktu. Dindardaki değişim potansiyeli değil, onun kimliğinin ima ettiği ‘geri’ konum önemliydi ve amaç toplumun aydınlanması değil, aydınlanmamış olduğu varsayılan toplumun aydın devlet kadrolarına tabi olmasıydı.

Cumhuriyet rejiminin ideolojik zeminini oluşturan üçüncü akım ise İttihatçılıktı… Kendisini doğuran jöntürk akımının kendine özgü evrimleşmesiyle ortaya çıkan İttihatçılığın en güçlü özelliği, doğruları bilen küçük bir grubun tepeden inme usullerle devlete el koyarak söz konusu doğruları hayata geçirmesinin meşru olduğu anlayışıydı. Diğer bir deyişle darbecilik sadece anlık bir iktidar değişimini değil, iktidarı daim kılacak bir sürekliliği ima etmekteydi. Bu anlayış Kemalizm’in altı okunda ‘devrimcilik’ olarak yeniden üretildiğinde topluma öncülük yönü öne çıkarıldı. Ne var ki siyasi gelenek açısından bakıldığında Kemalizm’in asıl özelliği bu öncülüğün kendinden menkul bir ‘doğruyu bilme’ inancına dayanmasıydı. Devrimcilik, reformları öne çıkarırken, aslında bu reform taşıyıcılığı altında iktidarın pekişmesini ve ’sürekli darbe’ arayışını ifade etti.

İttihatçılığın ikinci özelliği ise orduculuğuydu ve bu eğilim de Cumhuriyet rejimi altında kurumsallaştı. İttihatçılar sadece iktidara el koymayı değil, bunun askeri güç kullanarak yapılmasını ve iktidarın sürekliliğini zaten sürekliliği olan bir kuruma, yani orduya bağlamayı hedeflediler. Böylece hem siyasi darbenin başarılı olması, hem de daha önemli olarak darbenin kalıcı bir rejime dönüşmesi garanti altına alınıyordu. Cumhuriyet bu bakışı tümüyle devraldı ve rejimin temeli haline getirdi. Ordu ‘doğal olarak’ rejimin sahibi, koruyucusu ve savunucusu oldu. Bizlerin ‘cumhuriyet’ dediği rejim, aslında ordunun gözetim ve denetimi altında tutulan bir vesayet haliydi. Dolayısıyla CHP jargonunda altı oktan biri olan cumhuriyetçiliğin gerçek anlamı ve işlevi de aslında asker/sivil ilişkilerindeki hiyerarşiye karşılık gelmekteydi.

DEVLETİN KONTROLÜNDEKİ ‘ÇAĞDAŞLIK’

Cumhuriyet’in ideolojik arka planındaki otoriterlik ve devlet vurgusunun toplumsal açıdan tamamlayıcılığını ise bugün ‘çağdaşlık’ dediğimiz nitelik sağlamaktaydı. Görüntüde modern bir yaşam biçimini çağrıştıran bu anlayışın asıl özelliği özel hayatla kamusal hayatın kesin çizgilerle ayrılması ve toplumun bu ayrışmayı kabullenmesidir. Çağdaşlık devletin onaylamadığı tüm ideolojik tutumların özel hayata sınırlandırılmasıyla kalmaz. Bizzat siyasetin de son kertede devlete ait bir uğraş olduğunu kabullenmeyi ifade eder. Çağdaş kişi, kendi özel hayatında tam bir modern gibi davranan, ancak temel siyasi meselelerde edilgenliğe razı olan, kendisini devlete teslim eden biridir. Teslim kavramının İslamiyet’le bağını andıran bir biçimde, çağdaşlık devlet üzerinden bir günlük hayat dinselliğini ima eder. Devletin arzu ettiği, beğendiği ve mükafatlandırdığı ‘halk’ söz konusu çağdaşlığı benimseyenlerdir. Cumhuriyet dönemi boyunca devlet kadroları bu çağdaş kesimle koalisyon içinde olmuş, onları farklı kanallar içinde iktidardan nasiplendirmiştir. Dolayısıyla altı okun içinde yer alan halkçılığın gerçek sosyolojik karşılığı aslında cemaatçiliktir ve eski düzenden farkı, çağdaş bir cemaatin devlet güdümünde üretilerek rejimin payandası haline getirilmesidir.

Tek parti döneminde Kemalizm’in kalıcı bir hale sokulması ve CHP’nin de ideolojik ve kurumsal tabanının pekişmesi için tasarlanan ‘altı ok’, hayali ve bugün ortaya çıktığı üzere hayalci bir tasarım, miras alınan gerçekliği çarpıtan bir güzellemeydi. Kemalizm’i ‘olması gereken’ ideoloji olarak kurgulamanın o dönemde siyasi getirisi yok değildi. Ayrıca Kemalizm’in gerçek ideolojik zemininin de toplum nezdinde kolay savunulabilir olduğu söylenemezdi. Ne var ki bu tercih Kemalizm’i gerçeklerden soyutladığı ölçüde, siyasi bir yüzleşmeye ve Kemalist hareketin kendisini değişen koşullara adapte etmesine de engel oldu. Böylece bir ideoloji olarak Kemalizm giderek tıkandı, daha düşük evsafta kadroların eline düştü ve sığlaştı. İdeolojiler değişen çevre koşullarına cevap verebildikleri ölçüde ayakta kalırlar. Bunu beceremeyen bir ideolojinin devlet politikası ile ayakta tutulması, durumu hastalıklı hale getirebilir ve nitekim günümüzdeki ulusalcılığın söz konusu hastalanma haline tekabül ettiği söylenebilir. İdeolojiler ilelebet yaşayacak diye bir kural yok… Hele Kemalizm gibi entelektüel işlevlerinin sonuna gelmiş akımlarda, rehabilitasyon şansı ancak güzelleme çabasının ortaya çıkardığı makyajın dökülmesi ve radikal bir yüzleşmenin yaşanabilmesi ile -belki- mümkün olabilir.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim