• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 16 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

KEMALİST PROPAGANDA ARACI: SİNEMA

KEMALİST PROPAGANDA ARACI: SİNEMA
Mustafa Kemal’in sinema hakkındaki görüşleri sinema sanatını da gerektiğinde rejimin emrine sunmayı insanlar arasındaki görüş ve düşünüş farkını silmeyi yani tek tipleştirerek dönüştürmeyi amaçlayan anlayışları da göz önüne sermektedir.

 

Halka rağmen yapılan devrimlerden sonra, sistemli dönüştürme işlevi gören önemli etkenlerden biri de yönetimlerin izlediği sanat politikalarıdır. Sanatın birçok dalı, devrimlerin toplumda yerleşmesini, yeni yaşam tarzlarının halka benimsetilmesini temin etmek için egemen dikta rejimleri tarafından devlet eliyle desteklenirBu anlamda sinemanın görselliği, çok sayıda insana ulaşabilme özelliği dikkat çeker. Totaliter rejimler, kendi mevcudiyetleri için tehlike arz ettiğini düşündükleri sesleri susturmak ve kendi mevcudiyetlerinin devamını sağlamak için sinema sanatına dair bütün imkânları kullanmıştır. Aynı yöntemi kapitalist, yayılmacı devletler de kullanır. Sözgelimi Amerika Vietnam’da yaşadığı yenilgiyi, yıllarca kendi halkına bir zafer, bir kahramanlık örneği gibi sunmuştur. Aynı senaryo Somali çıkarması, Irak ve Afganistan işgalleri gibi insanlık suçu barındıran diğer olaylarda da devam etmiştir. İşgallere karşı çıkan halkların gözünü boyamak için sinema bir kalkan olarak kullanılmıştır. Aksini iddia edip gerçekleri halka anlatmaya çalışan filmler ise bir şekilde devlet eliyle engellenmektedir. Bugün birçok ülkenin bağımsız sineması seslerini kendi imkânlarınca çıkarmaya çalışmaktalarsa da bu engellenmeye çalışılmaktadır.

 

Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 1915 yılında sinemanın toplumları etkileme işlevi az da olsa öngörülmüştür. Alman hayranlığını sinema konusunda da sürdüren Enver Paşa, bu ülkede sinemanın acemi askerlerin eğitimi ve savaş propagandası için kullanıldığını gördüğünde kafasında bir şimşek çakar. Döndüğünde Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurarak, sinemanın kurumsallaşması için ilk adımı atar. Daha sonra hem kendi kişisel yaşamlarıyla ilgili belgesel niteliğinde, hem de kurmaca tarzında filmler çekilir. Sinema filmi çeken şirketlerden biri de Mudafai Milliye Cemiyeti’dir. 1916 yılında Almanya’dan getirtilen aletlerle haber özelliği olan bazen de senaryolu filmler çekilir. “Pençe” ve “Kâbus” bunlardan bir kaçıdır. Yine Malul Gaziler cemiyetinin çektiği “Mürebbiye” filmi, sansüre uğrayarak yasaklanan ilk Türk filmidir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra,  sinema sektörünü de her işte gelenek olduğu üzere ordu el koyarak devralır. Sinemayı ideolojik olarak kullanma olayı ilk defa burada başlar. “Ordu Film Alma Dairesi”, işgal güçlerinin Türkiye topraklarından çekilirken yaptığı söylenen katliamları kurgulayarak, kitleleri bu yönde etkilemeye çalışır. “İstiklal” belgeseli yapılır. Türk ordusunun İzmir’e girişi anlatılır. 1922 yılında ilk özel film şirketi “Kemal Film” kurulur. “Mustafa Kemal’in İzmit Cephesini Teftişi” gibi belgeseller çekilir. Artık faşist devletlerin sinema sanatını kullanma şekli keşfedilmiş ve bunun nimetlerinden yararlanılmaya başlanılmıştır.

 

“Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.” Mustafa Kemal’in sinema hakkındaki bu görüşleri sinema sanatını da gerektiğinde rejimin emrine sunmayı insanlar arasındaki görüş ve düşünüş farkını silmeyi yani tek tipleştirerek dönüştürmeyi amaçlayan anlayışları da göz önüne sermektedir.

 

Fransız Lumiere kardeşlerin 1895’ten 1914’e kadar çektiği filmler ve Manaki kardeşlerin çektiği filmler, “Ancak kendini vatandaşlık bağıyla Türk hisseden sinemacılar Türk sinemacısı sayılırlar” gizli anayasa maddesinin canı gönülden benimsenmesi nedeniyle olacak ki daha sonra Türk sineması tanımının içine girememişlerdir. Türk olmayanlara karşı uygulanan insanlık dışı politikalardan, sinemacılar da nasibini almıştır. Sinema o yıllarda daha çok ulusal duyguları doruğa çıkmış kitleleri motive etmek için kullanılmıştır. “Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı” buna iyi bir örnektir. Enver Paşa’nın kurduğu MOSD için oluşturulan tüzükte, “filmlerin cephede savaşan birliklerle, önemli olaylarla, askeri fabrikalarla, silahların kullanım şekliyle, manevra ile ilgili olması” şeklindeki madde bunu destekler mahiyettedir. Müdafa-i Milliye Cemiyetinin rolü ise sinema da ordu-halk ilişkisini güçlendirmek olmuştur. Daha sonra Ordu Film Alma Dairesi kurulur. Ordu Film Alma Dairesinin çektiği en önemli film ise yine “Mustafa Kemal’in İzmit Cephesini Teftişi” adlı belgeseldir. Diğer çalışmalar şunlardır: “İzmir Zaferi”, “Dumlupınar Vekayii”, “İzmir Nasıl İstirdat Edildi”, “İzmir’in işgali”, “İzmir’de Yunan Fecai”, “İzmir Yanıyor”, “Gazinin İzmir’e Gelişi ve Karşılanışı.” Burada kullanılan teknik yaşananların halka kurmaca belgeseller aracılığıyla istenilen şekilde verilip kitlelerin istenilen yönde hareket ettirilmesi ve kamuoyu desteğinin alınmaya çalışılmasıdır.

 

Cumhuriyetin ilanından sonra da aynı anlayışla sinema sanatı kullanılmaya devam edilmiştir. Sovyetlerden getirilen yönetmenlere çeşitli belgeseller çektirilmiştir. Bunlardan en önemlileri Sergey Yutkeviç’in  “Ankara Türkiye’nin Kalbi” belgeselidir. Bir diğer belgesel de Ester Şub’a çektirilen 1937 yapımı, “Türk İnkılâbının Terakki Hamleleri” adlı belgesel de yine diğerleri gibi ideolojik bir işleve sahiptir.

 

2. Dünya Savaşı sırasında çekilen belgesellerde de aynı propagandanın izleri görülür. “Kore Gazileri” Kore savaşına katılan Türk tugayının neden orda olduğunu sorgulamak yerine, oradaki yaşamından kesitler sunarak “Türk kahramanlık destanını” Anadolu insanına ulaştırır. Sinemanın hâkim ideolojinin halk kitlelerine benimsetilmesinde önemli etkileri olmuştur. Fakat cumhuriyeti kuranlar bunu fazla düşünememiş olacaklar ki sinemanın bu yönünden diğer faşist devletler kadar yararlanamamışlardır. Bu durum statükocu bir sinema eleştirmeni tarafından şu şekilde dile getirilir. “Türk devriminin en hızlı, en önemli yıllarıdır bu yıllar. Bu yıllar içinde sinemanın kendine özgü gücü ve etkisiyle oynayabileceği önemli rol unutulmuştur. Sinema Atatürk devrimlerine katkıda bulunulmak onurundan yoksun bırakılmıştır. Umutlu başlangıca rağmen Türkiye’de sinemaya ilgi duyan, gönül veren kişiler, sanatçılar çıkmamıştır. Bu, cumhuriyet sonrası için büyük bir yitiktir. Artık yeri doldurulamaz büyük bir yitik. Devrimler sinemanın gücünden, sinema da devrimlerin esininden, coşkusundan mahrum kalmış, kurulabilecek olan karşılıklı çok güzel bir alışveriş gerçekleşmemiştir. Devrimlerin en önemli ve temel olanları, sinema aracılığıyla yığınlara ulaştırılmaktan da arşivlere belge olarak kaydedilmekten de uzaktır.” Halkı yığın olarak gören bu faşist anlayış, halka rağmen yapılan devrimde sinemanın işlevsiz kalmasından yakınmaktadır.

 

Batılılaşmayı ve çağdaşlaşmayı kendine referans olarak alan Cumhuriyet rejimi, bu anlayış doğrultusunda sinema sanatını da şekillendirmeye çalışır: 1923 yılında “Ateşten Gömlek” adlı filmde Agâh Özgüç’ün deyimiyle: “Müslüman Türk kadınların sinema filminde oynamalarının da önü açılmış oluyordu.”  Bu şekilde ahlaksızlığı modernleşmenin temeli sayan çarpık zihniyet kadını bir meta olarak kullanmanın ve ondan batılı hayat tarzını yaygınlaştırmak için faydalanılmasının da önünü açmış oluyordu.

 

Daha sonra, devlet eliyle yürütülen sinematografik dejenerasyon projesi, batı hayranı ulusçu bazı tipler aracılığıyla devam etmiştir. 1932’de Muhsin Ertuğrul, yurtdışında yaşamanın da verdiği sinema birikimiyle “Bir Millet Uyanıyor”u çeker. Muhsin Ertuğrul tekeli Türk sinemasında uzun yıllar sürmüştür. Muhsin Ertuğrul cumhuriyet ideolojisinin, hem devrimlerin yerleşmesindeki rolü açısından hem de batılılaşmanın halka arzı noktasında önemli bir isimdir. Laik dayatmanın sivil-sanatçı ayağını temsil etmektedir.

 

vurunkahpeyeBu çerçevede 1970’e kadar birçok film çekilir: İstiklal Madalyası (1948) – Ferdi Tayfur, Unutulan Sır (1948) – Şakir Sırmalı, Vurun Kahpeye (1949) – Lütfi Akad, Ateşten Gömlek (1950) – Vedat Örfi Bengü, Vatan İçin (1951) – Aydın Arakon, Sürgün (1951) – Orhan Murat Arıburnu, Yüzbaşı Tahsin (1951) - Orhan Murat Arıburnu, İstanbul Kan Ağlarken (1951) – Kâni Kıpçak, Fato - Ya İstiklal Ya Ölüm (1951) – Turgut Demirağ, Ankara Ekspresi (1952) – Aydın Arakon, İngiliz Kemal (1952) – Lütfi Akad, İki Süngü Arasında (1952) – Şadan Kamil, Meçhul Kahramanlar (1958) – Agah Hün, Bu Vatan Bizimdir (1958) – Nejat Saydam, Şahinler Diyarı (1958) – Rahmi Kafadar, Beklenen Bomba (1958) – Muharrem Gürses, Düşman Yolları Kesti (1959) – Osman Seden, Bu Vatanın Çocukları (1959) – Atıf Yılmaz, İzmir Ateşler İçinde (1959) – Osman N. Ergün, O’nun Süvarisi (1959) – Nusret Eraslan (Albay), Ateşten Damla (1960) – Memduh Ün, Kalpaklılar (1960) – Nejat Saydam (Samim Kocagöz’ün romanından), Ankara Ekspresi (1970) – Muzaffer Aslan

Filmlerin çoğu, Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele teması ile alakalı vatanseverlik edebiyatı yapan filmlerdir ve olayları çoğunlukla resmi ideolojinin müsaade ettiği gözlükle yansıtır. Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye, daha sonra Çalıkuşu gibi yapımlar ise modernleşmenin sinemadaki yansımalarıdır ve gerici kadrolarla mücadeleyi, modern olmayanı çağın gerisine itme düşüncesini kurgular. Ta cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadarki birçok filmde hacı-hoca tiplemeleri itici, çember sakallı, ırz düşmanı tipler olarak halkın beyninde kodlanmaya çalışılır.

 

Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan Vurun Kahpeye filmi, ilk kez 1949 da Lütfi Akad tarafından sinemaya aktarılır. 1964 yılında Halit Refiğ tarafından da filme alınır.  1973 yılında Halit Refiğ tarafından tekrar filme çekilmiştir. Film aynı roman gibi ulusalcı modern batılı karakterlerle, gerici, padişah yanlısı, ırz düşmanı tipler arasında geçer. Batılı modern öğretmen tipi Aliye ile Hacı Fettah arasındaki mücadele anlatılır. Burada dikkati çeken şey Hacı Fettah’a yüklenen misyondur. Bütün kötülüklerin kendisinde toplandığı bu şahıs devrimleri anlayamamış gerici tipi temsil eder. Daha sonra çekilen hemen bütün filmlerde bu hacı-hoca prototipi kendine aynı şekilde yer bulur. Hatta günümüzde bile birçok sinema filminde ve dizide aynı algı bilinçli olarak devam ettirilmektedir. Filmin afişi bile her şeyi özetler gibidir. Tam ortada elinde taşla gencecik bir kızı linç etmek isteyenlerin öncülüğünü yapan sarıklı, çember sakallı, hacı tipi; sağda, at üstünde memleketi kurtaran, elinde Türk bayrağı bulunan vatansever süvari grubu. Diğer yanda elleri sopalı, beli kuşaklı cübbeli, medeniyetten nasibini alamamış softa grubu.

 

Kemalist ideolojinin hedeflediği muasır medeniyetlerin güdümünde, batılı bir okulda okuyan Feride’nin, bir Anadolucalikusu köyünde verdiği modernleşme mücadelesini anlattığı Çalıkuşu, yine Reşat Nuri Güntekin’in romanından uyarlanmıştır. Yapımını ve yönetmenliğini Osman F. Seden üstlenmiştir. Daha sonra birkaç kez dizisi de çekilmiştir. İdealist aydın Türk öğretmeninin, gittiği Anadolu kasabalarında gerici hacı-hoca tiplerine karşı verdiği mücadeleyi görürüz bu filmde. O dönemde sanatın ve edebiyatın her çeşidine yansımış olan Kemalist paradigma, kendini bir bütün olarak her eserde, çekilen her filmde hissettirmektedir. O dönemde birçok edebiyatçı, halkına savaş açan bir ideolojinin gönüllü borazanlığını yaparak sanatı, edebiyatı Kemalist propaganda aracı olarak görmüştür.

 

Mustafa Kemal, sinemayı hem ideolojik işlevi olan bir aygıt olarak, hem de batılılaşmayı ve modernleşmeyi toplumda tam olarak yayma olanağını sunan bir sanat dalı olarak görüyordu. Fakat tepeden inme devrimin sancılı süreci ve toplumun batılılaşma karşıtı refleksleri, yönetimin bir türlü sinemanın sorunlarına eğilmesine fırsat bulamaması nedeniyle sinema geçiştirilmek zorunda kalınmıştır. Sinema hakkında vergilerin düşürülmesi ve sinemanın ehemmiyetine dair söylenen kalıplaşmış sözler dışında bu konu ile ilgili ciddi bir devlet politikasının oluşmaması, zaten diktatörlük rejimlerinde pek garipsenmemesi gereken bir durumdur. Devrimlerin halka taşınması noktasında da (istiklal mahkemelerinden fırsat bulunamadığından olsa gerek) yeterince faydalanıldığı söylenemez. Yaşanılan toplumsal gerçeklikten kopuk olarak sürdürülen bir sanat politikası (tabi ki varsa) izlenmesine o zamanki durum pek müsait değildi. Çünkü aynı dönemde hem İtalyan, hem Alman, hem de Sovyet sineması kendi faşist zihniyetlerini halka dikte ettirebilme adına bu sanattan yararlanmışlardır. Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki kadrolar ise sinemaya zaten pek önem vermemişler ve böylece sinema daha bireysel bir alana doğru kaymaya başlamıştır. Ne devrimleri sorgulayan ne de başka bir alanda özgürlükçü bir film yapılması veya denenmesi mümkün olmuştur. Daha sonraları ise sinema sektöründe seküler batı zihniyeti tamamen hâkim olmuş ve toplumsal ahlaki çöküntü ilerleyen yıllarda sinema alanında baş göstermeye başlamıştır.

 

Kemalist devrimin güçlü ulusal bir sinema oluşturma hedefi olmamıştır. Daha çok devlet eliyle oluşturulan zengin sınıfa hitabeden tiyatro, opera, bale gibi tamamen batı özentisi sanatlara yatırım yapılmış, bu sanatlar da ahlaksızlığın yaygınlaştırılması için payanda olarak kullanılmıştır. Biraz daha entelektüel birikim ve teknik donanım isteyen sinema sanatı ise her konuda batıya bel bağlamış iktidarlar tarafından pek önemsenmeyen, zaman zaman hangi kaygıyla yapıldığı belli olmayan sansürlere takılan bir sanat olagelmiştir.

 

Günümüzde çekilen çoğu filmin ve televizyon dizisinin hayattan kopuk bir anlayışla kurgulandığını görüyoruz. Çünkü halkın değerlerini küçümseyen, İslami değerlere hakaret etmeyi çağdaşlaşmanın öncülü olarak düşünen anlayış hala egemenliğini sürdürmektedir. Genellikle çekilen sinema dizileri ve filmler de bu anlayış doğrultusunda şekillenmektedir. Fakat artık Türkiye’de resmi ideolojiyi sorgulayan, dışlanmış, horlanmış ezilen insanların seslerini duyuran filmler de gittikçe sesini yükseltmektedir. Milli Sinemanın alternatifi “Özgür İslami Sinema” filizlenmek için çaba ve destek beklemektedir.

Mustafa Kıyak | Tasfiye 22

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Şehidlerin Yanıbaşında Bayramlaşıyoruz!08 Eylül 2010 Çarşamba 00:25
  • GAZZE ŞEHİDLERİYLE ULUSLARARASI DAYANIŞMA16 Haziran 2010 Çarşamba 17:26
  • Saat 21:00 da Konsolosluğun Önü İnlesin Diye31 Mayıs 2010 Pazartesi 19:57
  • Bahattin Yıldız, İzmirde Anılacak27 Mayıs 2010 Perşembe 18:49
  • Zarif Bir İz Olsun Diye Ardımızda..26 Mayıs 2010 Çarşamba 15:21
  • 27 Mayıs’ın 50. Yılında Darbeler ve Anayasa Tartışılıyor24 Mayıs 2010 Pazartesi 20:21
  • Arapçanın kalbi İstanbulda atacak22 Mayıs 2010 Cumartesi 13:05
  • Ümit Aktaş İmza Günü...12 Mayıs 2010 Çarşamba 17:29
  • Siyasi Ontolojiden Psikanalize30 Nisan 2010 Cuma 19:05
  • R.İHSAN ELİAÇIK 1 MAYISTA TAKSİMDE!30 Nisan 2010 Cuma 17:29
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Scripti: CM Bilişim