• BIST 107.303
  • Altın 153,156
  • Dolar 3,7141
  • Euro 4,3624
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 20 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

İslami Kesim, Sorunların Aşılmasında Güçtür

İslami Kesim, Sorunların Aşılmasında Güçtür
Müslüman cemaatin entelektüellerinin toplumsal barış ve uzlaşı adına ortaya koyacakları yeni bir yaklaşım, yeni bir dil ve yeni politikalar için daha umutluyum. İslami kesimin bu sorunu aşmamızda ve dışarıya bakmakta potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Gaze

 

 

 

 

 

Modern dünya bir değişim geçirmektedir. Aslında “değişmeyen tek şey değişimdir” sloganı gerçekliğini dayatmaktadır. Hayatın kendisi bizzat değişimin mihveri haline geliyor. Bir aydın ve entelektüel için de bu değişimin niteliğini ve niceliğini kavramak en önemli iş olmalıdır. Maalesef dünyada ve Türkiye’de aydınlar ve entelektüeller bu işe kafa yormayı düşünmüyorlar. Onlar daha çok kendi güçlerinin stratejileri için kafa yormaya çalışıyorlar. Ancak az da olsa aydın ve entelektüeller bu işe kafa yormaya çalışıyorlar. İşte Ferhat Kentel bu aydınlardan biridir. Çok safiyane ve samimi bir şekilde olup biteni anlama ve anlatma derdindedir.

 

Söyleşinin bu ikinci bölümünde yaşananların iç yüzü anlamında önemli tespitler ve zihin açıcı görüşler bulacaksınız. Ben dinlerken büyük bir keyif aldım. Umarım siz de okurken bu büyük keyfi duyarsınız. Soruları ile katkı sunan Dilaver Demirağ’a teşekkürlerimi sunarım…

 

 

 

Kapitalizm, büyük bir yalan üzerine kuruludur. Ancak bu yalan modernleşme tarihi boyunca bütün kültürlere sirayet ediyor. Kapitalizmin kendisi, kar marjını yükseltmek için yerel kültürlere yönelik bir değişim sergilerken aynı zamanda da o yerel değerleri dönüştürüyor. Böylece iki uçlu bir başkalaşım meydana geliyor. Bu durumu bir yozlaşma olarak kabul edebilir miyiz?

 

CEMAATLER PARÇALANMIŞ DURUMDA

 

Tabii ki bu durum bir yozlaşmadır. Ancak bu yozlaşmadan önce söylenmesi gereken cemaatlerin parçalanmasıdır. Fakat bu hayatın normal akışı olarak kabul edilir hale geldi. Kimlik temelli yapılanan cemaatler, homojen bir yaklaşım geliştiriyorlardı. Tabii televizyon ve görsel medya ile birlikte bu yapılar ciddi hasarlar gördü ve bir parçalanma yaşıyorlar. 1970’lerde sanayi toplumu vardı. Ama 2000’li yıllarda artık farklı etnik ve felsefi cemaatler var. Bunlar bir arada duruyorlardı. Ama şimdi artık bir arada durmayı terk ettiler.

 

 

 

Bir iç içe geçicilik var ama bu durumu tanımlayan kavramlar sanki sahiciliklerini kaybettiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

YENİ BİR DURUMUN FARKINA VARARAK GERÇEĞE ULAŞABİLİRİZ

 

Bugün kimlik üzerinden konuşacaksak çok daha dikkatli olmak durumundayız. Bir kimliği oluşturan unsurlar bugün için çok çeşitlenmiş durumdadır. Tek kimlik altında çoğul kimliklerin varlığını kavramalıyız. Ve bir kimliğe bağlı olarak konuşan bireyin bu anlamda bir total kimliği bulunmuyor, onu etkileyen çok farklı etkenlerin etkisi altında görüşlerini dile getirdiğini bilmeliyiz. Bunu bütün cemaat yapıları için yorumlayabiliriz. Ama ben bir sosyologum, fakat sadece sosyolog kimliğimle konuşmuyorum. Sevgi, iktidar, arzu, farklı etkenler var. Ve ben konuşurken bütün bunların sonucu oluşan bir şey olarak konuşuyorum. Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi Müslüman cemaat de böyledir. O yüzden dışarıdan yapılan tanımlamalar hep eksik kalacaktır. Bu yeni bir durumdur ve bu yeni durumun farkına vararak ancak gerçeğe uzanabiliriz.

 

 

 

Yapılar mağduriyetler üzerinden “mış” gibi yaparak var olmak istiyorlar ve bu “mış” gibi yapma ile ilişkiler kurmak istiyorlar. Bu durumun kendisi de büyük bir yalanı inşa ediyor. Ahlaki yapıyı tüketiyor. Bunu da hesaba katarak devam etseniz…

 

STRATEJİ, KELİMELER ÜZERİNDEN TAHAKKÜM KURUYOR

 

Strateji insana kelimeler veriyor. İster Bolşevik devrimi, ister İran İslam devrimi olsun, ister modernleşmiş Batılı devletler olsun, ister kültürcülük olsun, sonuç itibarı ile bütün bunlar stratejiyi devreye soktuğu zaman bazı kelimeler üzerinden bir tahakküm gerçekleştirecektir.

 

Eğer bayrak, Atatürk, Kemalizm gibi milliyetçi kavramlar varsa, onu kullanacaksınız. Bir soyguncu, arabasını büyük bir Türk bayrağı asarak kurulan bütün polis barikatlarını aşarak yakalanmaktan kurtuluyor. Bu kişi sadece hırsız değil, muhakkak başka özellikleri de var. Kimlikler müthiş bir parçalanmaya uğruyor ve aslında stratejinin taktiksel yöntemleri ile çıkarını da gözeten bir uygulamaya kavuşuyor.

 

 

 

Gündelik hayat üzerinden örneklendirirsek sorunu biraz daha anlaşılır kılabiliriz. Sizin de çok sevdiğiniz bir örnek, trafikte kavgacı bir tutumu öne çıkarmak. Bu durumu devletin totaliter boyutunun bireye sızmasının bir örneği olarak görebilir miyiz?

 

DİLDEN BAĞIMSIZ BİR HİKÂYE GELİŞEMEZ

 

Tabii ki görebiliriz. Dil çok önemli, semboller dünyamızı ve bizi oluşturan bir şeydir. Dilden başka evimiz de yok. Fakat dil ve dilin kavramları da sürekli bir başkalaşım ve değişim sürecine tabidirler. Ancak bir devlet, siyasal şiddet üzerine bir dil kurgulamışsa, o devletin sınırları içinde yaşayan birisi de bu dilden bağımsız kalamaz. Örneğin Saldıray, Öcal, Hıncal, Yıldıray gibi isimler alarak o devletin siyasal şiddetinin sınırları içinde kaldığını gözlemleriz. Türk ulus devletinin kuruluşuna baktığınız zaman asker millet kavramsallaştırmasına rastlarız. “Her Türk asker doğar” özdeyişi gibi. Kuruluşun asker kökenli olduğu kavranılır. İskoçyalılar da “asker millettir” ve bu kavram oradan gelmiştir. Benim anlayamadığım halen seküler, laik olan ordunun mehteran takımının marşlarıyla gösteri yapmasıdır. Bütün bunları bir dil içinde konuşma olarak yorumlamalıyız. Askeri dilin bizi nasıl sarmaladığını da ayrıca konuşmanın bir yararı olmasa gerek.

 

 

 

Modernleşmeci zihin, Mersin’de CHP’li kadınların çarşaf yırtarak kendini tezahür ettirdiğini gözlemliyoruz. Sanki 1930’larda yaşıyorlar gibi bir tutum içindedirler. Toplumu hizaya koyma girişimi olarak da kabul edilebilir. Ancak bu, başka siyasi grupların da kendileri gibi olmayanları kendi çizgilerine getirme uğraşısında totaliter bir yaklaşım geliştirmesine imkân tanıyor. Bu sorun çözülebilir mi?

 

YAŞANANLAR ÇOK YÖNLÜ BİR İKTİDAR MESELESİDİR

 

Bütün bu konuştuğumuz konularda -modern toplum, kimlikler, ulus, milliyetçilik ve dil gibi, bunların hepsinde- bir iktidar meselesi vardır. Kürt meselesi, sadece kültürel bir kimlik meselesi değildir. Çok yönlü bir iktidar meselesidir. Modernleşmiş bir toplumun hâkim kılmaya çalıştığı bir kültür ve kültürel kodlar altında en iyi ihtimalle marjinalleştirilmeye veya yok etmeye dönük bir politika meselesidir. Bu pre-modern bir kültür olduğu için değil aynı zamanda sınıfsal bir durumdur da. Hiçbir iktidar kendisini sınıfsal boyutu ile dile getirmez. İktidar sahipleri birçok şeyi kültürel kodlarla konuşurlar. İran, başörtüsünü zorunlu kılıyor, Türkiye ise aynı başörtüsünü yasaklıyor. Burada çarşaf yırtmak biraz da kendi meşruiyetlerine yönelik bir saldırı olarak görmelerinden kaynaklı bir davranıştır.

 

 

 

Kemalizm bu toprakların dili ise bundan bağımsızlaşan bir hareket var mı?

 

SOKAĞIN DİLİ DE BU ANLAMDA TOTALİTER VE MİLİTER BİR DİLDİR

 

Sağcısı, solcusu, İslamcısı, Kürtçüsü Kemalisttir. Bunun üzerine Tezkire dergisinde çıkan yazıları da hatırlıyorum. Ortaya çıkan bu durum sokaktan bağımsız değil. Sokağın dili de bu anlamda totaliter ve militer bir dildir. Sonuç itibarı ile hepimiz bu devletin dilini öğrenmiş durumdayız. Balyoz ve ıslak imza meselelerini de bu bağlam içinde değerlendirmeliyiz. Yani bir devlet var, her şeye kadir bir devlet. Ben de eğer devleti ele geçireceksem bu kadir sıfatını elde etmeliyim. Ama sosyalistler ne yapıyor? Cahil halkı bilinçlendirecek ve onları kurtaracak. İslamcılar da bundan müstağni değiller. Onlar da halkı cahil olarak kabul ediyorlar. Ve bu halkın cehaletten kurtarılması gerekir diye bakıyorlar.

 

 

 

Ola gelen şeylerle strateji arasında bir ilişki kuruyor musunuz?

 

ÇEVRE-MERKEZ ÇATIŞMASIDIR BU YAŞANANLAR

 

İşte strateji böyle bir şeydir. Yani bu strateji, aynı zamanda sürekli bir değişime tabi tutuluyor. İşte Balyoz vb. darbe hikâyeleri de bunu gösteriyor. Şu an büyük bir şaşkınlık içindeyiz. Olagelen durum gerçekten şaşırtıcı oluyor. Ama bugüne kadar gelen devlet kastı ciddi bir durum içindedir. Periferiden gelen güç, bugün iktidar ve bu devlet kastının tahakkümünü biraz geriletme adına ciddi uğraşılar veriyor. Çatışma dinamik ve bir o kadar da etken ve edilgen olarak sürdürülmektedir.

 

 

 

Muhafazakârlık, siyaset ve ekonomi hayatında olduğu gibi kentlileşme projelerinde de ne yapmak istiyor? Bugün muhafazakârlığı muhafazakâr Kemalizm olarak tanımlayabilir miyiz?

 

SOSYOLOJİ ÇOK GERÇEKÇİ BİR ŞEYDİR

 

Ben hiç öyle düşünmemiştim, ama denebilir tabii. Muhafazakârlık, cumhuriyet açısından bakılacaksa bu ordu için daha iyi bir tanımlama olur. Ordunun dışındakiler için ise abartılı da olsa “ilerici” olarak tanımlama arzusundayım. Belki de strateji ve taktik buradadır. Strateji ve kimlik, strateji ve direniş, strateji ve kültür burada inanılmaz bir devinim kazanıyor. Kentlilik adına yapılanların benim estetik algıma hitap etmemesi normaldir. Ben biliyorum ve her şeyi daha iyi yaparım diyemeyeceğime göre, demokrasi vb. durumlar açısından eleştiririm ama sonuç itibarı ile bunu bir sosyolojik olgu olarak kabul ederim. Mimar olsaydım, daha yüksek sesle eleştiriyi yapardım, ama sosyoloji çok daha gerçekçi bir şeydir.

 

 

 

Ak Partili belediyelerin uygulamalarını nasıl yorumluyorsunuz?

 

EN BÜYÜK BİNA YAPMAK BİR GÜÇ GÖSTERİSİDİR

 

Eyüp Belediyesi, Eyüp Camii ve çevresini güzelleştiriyor, estetik hale getiriyor ve çok sınıfsal bir şey yapıyor. Muhafazakârlar, farkına varmadan ilçe belediyeleri dâhil kentin bir sembolünü yapmaya karar verdiklerinde o kadar güncelleşmiş bir şekilde betonarme yüksek binalar var ki hemen onlardan birini dikiveriyorlar. Tuzla’da deniz kıyısı gökdelenlerle dolduruluyor. Kapitalizm, en vahşi şekli ile muhafazakâr muhayyilede gökdelen olarak karşılığını buluyor. En büyük bina yapmak aynı zamanda bir güç gösterisi haline gelmiştir ve bundan çocukça bir haz alınıyor. Bu hikâyede en önemli şey, en büyüğünü yapmaktır. Örneğin, en büyük bayrağı ben asarım. Benim dizim en kahraman dizidir.

 

 

 

İstanbul örneğini verelim. Ülkenin birçok şehrinden kalkıp buraya göç etmişler. Ama kentli olamamışlar. Bunların İstanbullu olmaları için gereken meta anlatıyı oluşturma çabalarına gönderme yapmıştım. Bu noktada İstanbullu yapma durumunun kendisi üzerine neler söylersiniz?

 

OSMANLI ŞEHİR MİMARİSİ YERİNE ZAMANE ŞEHİRLERİ ÖRNEK ALINIYOR

 

Osmanlı şehir mimarisi örnek alınmıyor. Bu zamane kentleri örnek alınıyor. Yeni ve alternatif bir tarih algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Çanakkale gezileri, belediyelerin yaptığı kültür müzeleri ve İstanbul’un kurtuluşunun üç boyutlu maket çalışmaları, kentlilik bilincini oluşturma ve aidiyet geliştirme çabalarıdır.

 

 

 

Kent kültürü üzerine neler söylemek istersiniz?

 

KABA KAPİTALİST BİR YAKLAŞIM İLE KENT KÜLTÜRÜ GELİŞMEZ

 

Kent kültürü ve siyaseti üzerine tartışmak elbette ki önemli, ama kentlileşme adına yapılanlar çok kaba bir kapitalist gelişme mantığı üzerine kurgulanmıştır. İnsani ve muhalif olanı dışlar bir özellik taşımaktadır. Metrobüs yapılmıştır. Ama örneğin Altunizade Durağı’nda metrobüse ulaşmak neredeyse imkânsız. Birçok macera yaşamanız lazım, yaşlı ve sakat kişilerin ise ulaşması mümkün değil. Kent politikaları oluşturularak yapılacak hizmetlerle kalite kazanılabilir. Sulukule’yi eroin, fuhuş var diye dağıtıyorsunuz. İyi peki, o insanları 40 kilometre uzağa taşıdığınızda onun ekonomik sorunlarını çözecek misiniz? Kemalizmin tek tipçiliği ile yapılan bu uygulamalar arasında ne fark var? Farklı kimlikleri ve kültürleri hesaba katarak bir kent kültürü ve politikası oluşturabiliriz. Modernleşme ise mesele, o zaman da muhalif düşünce ve duygular nerede kalır?

 

 

 

Aslında büyük yalan devam ediyor. Hatta karşılıklı olarak yalan büyütülüyor. Asıl soru şu: Bu yalanın içinden çıkabilir miyiz? Din, bu anlamda bir çıkış kapısı olabilir mi?

 

BEN İSLAMCI OLMASAM DA İSLAMCI CEMAATE BAKMAK GEREKTİĞİNİ BİLİRİM

 

Din dediğimizde büyük, devasa bir olgudan bahsediyoruz. Birçok bileşenin varlığından dem vurmuş oluyoruz. Aynı din içinden çok farklı yaklaşımlar çıkabiliyor. Burada referanslar önemli hale geliyor. Bunu tek tip bir akımdan çıkması anlamında değil, muhalif olarak kabul edilmiş veya kimliği kabul görmeyen ama halen insanlık damarını muhafaza eden bütün akımlardan vicdanımızı ve adalet duygumuzu güçlendirecek ve uyaracak düşünceler ve eylemler çıkabilir ve biz de o durumlara açık olmalıyız. Bütün cemaatlerin elbette ki birbirlerine açık olmaları gerekir, buna gayrimüslimleri de ekleyebiliriz. Her cemaatten iyi ve adil şeyler çıkabilir. Ancak ben Müslüman cemaatin entelektüelleri ile birlikte toplumsal barış ve uzlaşı adına ortaya koyacakları yeni yaklaşım, yeni bir dil ve yeni politikalar ile ortak bir duygu için daha umutluyum. Başörtüsü üzerinden İslami kesime uygulanan baskı ve yok sayıcı eylemler üzerine sembolleşerek muhalif olanın ortak paydası olduğu gibi medeniyet projesinin de boşluğunu bize göstermiştir. O yüzden İslami kesimin bu sorunu aşmamızda ve dışarıya bakmakta potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Ben İslamcı olmasam da İslamcı cemaate bakmak gerektiğini bilirim.

 

 

 

Yeni kavramlara mı ihtiyaç var?

 

YAŞANAN DEĞİŞKENLİĞİ VE FARKLI ETKENLERİ ÖĞRENMEK ZİHİN AÇICI BİR İŞLEV GÖRÜYOR

 

Direniş için en temel olan şey, sınıf kavramı değildir. Sınıf her şey demek değildir. Kültür kelimesi de kullanışlı değil, yeni kelimeler bulmak lazım, ama şunu söylemek mümkün: Kavramlar, artık bugün için kullanışlı değil. İşçi bulunduğu yer ve çalıştığı mekâna göre değişiklik arz eder. Hakkâri’de işçi olmakla İstanbul’da işçi olmak arasında büyük bir fark var. Bu, bütün etnik ve felsefi düşünceler için de geçerlidir. Bunu modernlik ve post modernlik olarak yorumlamak doğru olmaz. Bu durumun kendisi insan zihnini müthiş açıyor. Meseleyi bir de böyle görelim

 

özgündurus

YAZININ BiRiNCi BÖLÜMÜ içiN TIKLAYIN

 

http://www.analizmerkezi.com/Haber/Ozel-Roportaj/21032010/Devletin-Kurucu-Ideolojisi-Milliyetciliktir.php

 

 

 

 

 

g

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim