• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 17 °C
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • Fatih Tezcan: Kadir Topbaş İntihar Etti!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • Fatih Tezcan: Kadir Topbaş İntihar Etti!

İSLAM AYRIMCILIĞI ÖNLÜYOR

İSLAM AYRIMCILIĞI ÖNLÜYOR
'Kürt Sorununda İslami çözüm' soruşturmasına Vahdet Vakfı Genel Başkanı Hüsnü Aktaş, Mekdav Vakfı Genel Başkanı Süleyman Arlantaş, İslami İlimler Uzmanı Şeyho Duman, Diyarbakır Eski Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Yusuf Tan

 

 

Özgün Duruş

İslâmi Değil, İslâm Yanlısı Olan Hareketlerin, Toplumdaki ‘Kutuplaşmayı’ Önlemesi Kolay Değildir.

Hüsnü AKTAŞ / Araştırmacı Yazar

Meseleye geçmeden önce bir tespitte bulunalım. Lozan Antlaşması’nda “Millet sistemini” dikkate alan ve Müslümanları kurucu unsur, gayr-i Müslimleri de azınlık kabul eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri; laiklik adına İslâm Fıkhı’na meydan okumanın, farzları yasaklamanın ve haramları teşvik etmenin nelere sebep olabileceğini hiç düşünmemişlerdir.

Ak Parti Hükümeti; CHP’nin ve MHP’nin itirazlarına rağmen, Kuzey Irak’taki siyasi değişimi dikkate alarak, Kürt sorununun çözümü için mevcut şartları zorlamaya karar vermiştir. Hazırlanan yol haritaları, eylem planları, çözüm paketleri, kardeşlik ve huzur projeleri gibi yazılı metinler; çözüm için gereklidir, ama yeterli değildir.Yeterli olsaydı, Türkiye siyasi proje ve yol haritası mezarlığına dönmezdi. AK Parti Hükümeti’nin, meseleyi ‘efradını cami, ağyarına mani’ bir şekilde tahlil ettiğini ve bu tahlil neticesinde ‘Demokratik Açılım’(!) paketini gündeme getirdiğini söylemek kolay değildir.

Hükümet sözcülerinin son günlerde ‘Demokratik Açılım’ tabiri yerine “Kardeşlik ve Huzur Projesi’ tabirini kullanmaları; ayrıca bunun siyasi bir proje değil, yıllarca devam edecek bir süreç olduğunu ifade etmeleri, bunun en güzel delilidir. Siyasi anlamda, din adına muhafazakar tezleri ön plana çıkaran çevrelerin, yani sizin tabirinizle ‘İslâmi Kesim’in’, son yıllarda hızlı bir değişime uğradığını ve ‘Liberalizmi’ benimseyen medya aydınlarının etkisi altına girdiğini gizlemenin bir anlamı yoktur.

Modern-Ulus devlet anlayışına itiraz etmeyen ve Üniter devlet şablonunu savunan İslâmi Kesim’in, diğer bir ifadeyle İslâmi değil, İslâm yanlısı olan hareketlerin, toplumdaki ‘Kutuplaşmayı’ önlemesi ve milliyetçi politikaları mahkûm etmesi kolay değildir. AK Parti Hükümeti’nin; bu süreçte İslâmi kesimin tezlerine değil, muhafazakar-liberal aydınların tespitlerine değer vermesi gayet normaldir. Zira son yıllarda, kendilerini ‘İslâmcı’ (!) olarak nitelendiren münevverlerle, militarist keyfiyete haiz olan resmi ideolojiyi reddeden liberal aydınlar arasında önemli bir fark kalmamıştır.

O yıllarda milliyetçi-mukaddesatçı tezleri savunan bazı kesimler ‘kavmiyetçilik fesadını’ yaymaya başlamış, fakat etnik-terör felâketi henüz gündeme girmemişti!.. Günümüzde durum farklıdır ve binlerce insanın ölümüne vesile olan kavmiyetçilik fesadı hızla yayılmıştır. Sizin ‘Kutuplaşma’ terimiyle ifade ettiğiniz halin, tarafları vardır. Müslümanların önce içinde bulundukları hali ‘efradına cami, ağyarına mani’ bir şekilde tesbit etmeleri, sonra ‘maslahat-ı Mürsele’ye’ uygun olan siyaseti tayin için istişare etmeleri gerekir. Günümüzde farklı kavimlere mensup olan Müslümanların; ihtilaflarını, İslâm Fıkhı’na göre çözme ahlakını kaybettiklerini gizlemenin de bir anlamı yoktur. İhtilâf ahlakına sahip olmayan Müslümanların, adaleti dikkate almaları kolay değildir.

…………………………..

İslam Belirleyici Olmayınca Ayrımcılık Sahneye Konuyor

 

Şeyho DUMAN / İslami İlimler Uzmanı

 

Bence, bu açılımı ele alınırken tefrikayı besleyecek her türlü kavramdan ve onlara işaret edecek sözlerden uzak kalınmalıydı. Bu topraklarda yaşayan insanların hepsinin kendilerini içinde hissedecekleri genel bir kavram kullanılmalıydı. Bu kavramın kullanımı ‘efradını cami ağyarını mani’ olmalıydı.

 

Yine mantığın bir kuralı olarak ‘cins-i garib’ ve ‘fasl-ı garib’ ifadeli tarifi/tanımı yapılmalıydı. Şöyle ki; Türkiye’de çeşitli topluluklar kendilerini, en son sınırda neye nisbet ediyorlarsa o nisbet ettikleri husus göz ardı edilmeyerek, hepsinin müşterek olduğu, yine mantığın tabiri ile ‘cins-i baid’ kullanılmalıydı.

 

Türkiye’de yaşayan insanımızın kendilerini nisbet ettikleri coğrafyayı ele alıp, her biri orada temsil eden değerler olarak görülmeli, bundan sonra yine bu coğrafyada yaşayan insanların bütününü veya çoğunu kapsayabilecek kavramlar kullanılmalıdır. Mesela; din kavramı bu coğrafyada yaşayan insanların yüzde doksanının kendilerini nisbet ettikleri ortak payda olarak değerlendirilip ona göre çözümler üretmeye gidilmelidir.

 

Yüzde doksanın ortak paydası olan din mefhumunu ele almak yerine, daha küçük bir paydayı ele alarak çeşitli fırkalara ayırmaya gitmek ‘efradını cami ağyarına mani’ olmayacak bir yöntem olur. Bu da birilerinin kendilerine zemin bulmasına yol açar.

 

Bundan dolayıdır ki, belli bir bölgede üst kimliklerden yüzde doksanının kimliği sayılan Müslümanlık kavramı belirleyici olarak ele alınmadığından, ayrımcılık unsurları kendi faaliyetlerini hazır zeminde icraata koyarlar. Elbette hükümet için coğrafya üst kimliğini kullanmak mecburiyeti olmakla birlikte, yüzde doksanı teşkil eden topluluğu göz önünde bulundurmak da zorunludur. Bu aynı zamanda yoldaki engellerin kalkmasına da vesile olacaktır.

 

Uzun zamandan beri Müslümanların oluşturduğu kesim, varlıklarını bir siyasi partinin temsilinde görüyor olma alışkanlığına düşmüşlerdir. İnandıklarının ve yaptıklarının temsilciliğini yapmaktan sosyal anlamda fersah fersah uzak kaldıkları için, bir güç olarak hesaba katılmamaktadırlar. Halbuki inandıkları pörsümez mesajlardan birisi onlara ‘Siz(den) mağrufu emreden, münkerden nehyeden bir topluluk olsun...’ görevini veriyorken onlar kendilerine yüklenen bu yükün, emanetin farkında olmadan yaşamaya devam ediyorlar.

 

Yeryüzünün ıslahı emanetinin kendilerine tevdi edildiğinin, bunun bir fariza oluşunun farkına varmadılar ya da varmak istemediler. Kendilerine emredilen ‘Kitab’a sımsıkı sarılın Allah ile ilişkiyi sapasağlam yapın’ anlamlı ilahi mesajları dünyalık, basit, acil menfaatlere kurban ettiler. Bunu yaparken de söyle dediler: ‘Bu dünyadan biraz daha nasiplenelim nasılsa Allah Rahmandır, Rahimdir ve bizi affedecektir.’ Böylece dünya nimetlerini ahirete tercih ettiler.

 

İşte bu ve benzer bir çok mesajları ahirete tercihten dolayı ümmet, Rasulullah’ın ‘Gün gelecek birileri davarların ağıla götürülmesi gibi sizi idare eden çobanlar olacaktır.’ demesi üzerine sahabeden ‘Biz o gün çok mu az olacağız ey Rasulullah?’ sorularına cevaben Rasulullah’ın‘hayır, belki siz çok daha kalabalık olacaksınız ancak, dünya sevgisi ve ölüm korkusu sizi çepeçevre kuşatacaktır.’ sözlerine muhataptır.

 

…………………………..

Değişimi İsteyenler ile Karşı Çıkanlar Kutuplaşıyor

 

Süleyman ARSLANTAŞ / MEKDAV Vakfı Genel Başkanı

 

 “Kürt Açılımı”, “Demokratik Açılım”; “Güneydoğu Sorunu” vs. ne derseniz deyiniz bu yaklaşımı hükümet başlattı. Ama bu sadece hükümetin kendi hançeresinden çıkan bir husus değil. Olaya bütüncül yaklaşırsak bugün yaşamakta olduğumuz birçok sorunun yanı sıra öne çıkan “Kürt Sorunu” da en az yüz yıllık bir sorundur. Bu sorun ya da sorunlar yüzyıl önce İttihat Terakki ile başladı-başlatıldı, Cumhuriyetle birlikte yoğunlaştı ve 12 Eylül sonrası da fitili ateşlendi. Aradan geçen yüz yıllık süre ne Kürtlere, ne Türklere ne de başka ırka yar olmadı. Bu süre içersinde ne Müslümanlar, ne de bir başka inanç sahipleri yeterince mutlu olamadılar. Özellikle 27 yıllık Tek Parti dönemi ve o dönemin liderleri bir avuç Kemalist elit tabakanın dışındakilerin ne inançlarına, ne de sair değerlerine önem vermediler. Uygulamalarıyla halka rağmen halkta bir gelenek oluşturdular. Bu geleneğin adı da halka rağmen halk için “Devlete tapınma” geleneğidir.

 

Başlatılan açılımlar konusunda bugüne kadar şiddetten beslenen ve devleti öne sürerek, devletin geleceği ve bekasıyla halkı korkutan, tehdit eden, bununla da kendi şöhret, servet ve şehvet arzularını devam ettirmek isteyen güç ve güç odakları ile, devleti kutsayan bir kısım halk katmanları bu tür açılım ve gelişmelerden hoşnut olmamaktadırlar. Tabi ki hoşnutsuz olan kesimler de aynı değil, milliyetçiler, devletçiler, sol liberaller ve Allah’ın dinini Allah’ın kitabından ve Resulünün sünnetinden öğrenmek yerine, cemaat önderlerinden, tarikat liderlerinden öğrenmek isteyen ve öğrenen bir kısım İslami kesimler de rahatsız olmuşlardır. Çünkü bu kesimleri yöneten ve yönlendirenlerin statükonun devamından beklentileri vardır.

 

Mevcut hükümet ve onun başbakanı aidiyetleri itibariyle İslami bir geçmişe sahip oldukları için Türkiye’deki tüm olayların taraflarına aynı mesafede kalmayı uygun görmektedir. Bir başka husus da aslında Türkiye’deki sorunların asıl faili halk değil ki. Sorunların failleri belli ve bu faillerin çeşitli halk katmanlarına icraatlarıyla birlikte takdim edilmesinin ardından zaten “açılım”lar halk katmanlarında da belirli bir olgunlukla kabul görecektir. Mevcut hükümetin bu açılıma gölge etmemesi bile açılımın başarıya ulaşmasına yetebilir.

 

Açılım sonrası ki, bunun birinci ve önemli ayağı PKK’nın tasfiyesidir. Bunun ardından da nelerin yapılabileceği konusu daha da netleşecektir. Türkiye’deki İslami kesim, bazı cemaat ve tarikatları bir tarafa bırakırsak bugüne kadar aktif, ırka dayalı milliyetçiliği teşvik eden bir konumda olmamıştır. Bu ülkede ırka dayalı milliyetçiliğin de, mezhebe dayalı din anlayışının da tertip ve teşvikçisi genelde devlet olmuştur. Zaten şimdi de millete musallat olan sorunların halli için devlet gayret gösteriyor, hükümet ise duruşuyla desteğiyle sorunların halledilmesinde devlete yardımcı oluyor.

 

Türkiye’de birtakım ayırımcı değerlendirmelerin olumsuz sonuçlar doğurduğunu hepimiz bilmekteyiz. Ve ayrımcı politikaların da yine devletin çeşitli katmanlarında faal görev alan Kemalist kadrolar eliyle oluşturulduğu bilinmektedir. Ayrıca Türkiye’nin sadece “Güneydoğu Sorunu” diye bir sorunu da yoktur. Olayın adını iyi koymamız gerekmektedir. Mesela bir zamanlar Olağanüstü Hal kapsamında olan 13 Güneydoğu ve Doğu illerinin nüfusu ile İstanbul, Bursa, Adana, Mersin, Antalya gibi illerde yaşan Kürt nüfusunu hiç merak ettiniz mi? Yalnız İstanbul’da yaşan Kürt nüfusu (1992 itibariyle) 13 ilden daha fazlaydı. Yaşadığımız ülkede adaletsizlik, fırsat eşitsizliği, özgürlük sorunu geneldir. Bugün için yapılması gereken Kürt’ü ile Türk’ü ile, Alevi’siyle, Sünni’siyle hep birlikte insanın “özne” olduğunun altını çizmek ve bu uğurda verilen çabalara destek olmaktır.

 

…………………………..

 

İslami Kesimin Kürt Meselesine Kuş Bakışı! Ne Nalına Vur Ne Mıhına!

Yusuf Tanrıverdi / Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

 

Hükümetin “Kürt Açılımı Projesi” her ne kadar, DTP/PKK’nın durumdan vazife çıkarma girişimlerinin gölgesi altında kalsa da dökülen kanın durması açısından bu sürece olumlu yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum.

 

İslami kesimin Kürt Sorunuyla ilintisine/ilintisizliğine gelince önce birkaç söz söylemek gerekir.

 

İslami kesim sürekli adalet vurgusu yapıyor. Ancak bu adalet vurgusunun içeriği, siyasal, kültürel, hukuksal ve sosyal alanda ne İslami kesim tarafından ne de laik kesim tarafından ve ülkedeki dini azınlıklar tarafından neliği anlaşılabilen bir içerik zenginliğiyle sunulabilmiş değildir.

 

Sisteme yönelik sorgulamaların başlaması ve AB bağlamında kimi yasal değişiklikler ve sürecin etkisiyle bu topraklarda yaşayan kültürel, dini, etnik gruplarda sinmişliklerini bırakıp varlıklarını izhar ettiler. Taleplerini, sorunlarını ortaya döktüler. İslami kesim bu kesimlere karşı bir söylem üretemedi. Hatta henüz bu kesimlerin var olduklarını ve birlikte yaşadığımız gerçeğini sindirme aşamasındadırlar.

 

İslami kesim iktidar talebinde bulunuyor. Ancak bu iktidarın nasıllığı konusunda var olan gerçekliği kuşatıcı ve sorunları çözebilme gücünü gözleme ve üzerinde tartışabilecek elle tutulur bir argüman ortaya çıkarta bilmiş değildir. Bu iktidar altında yaşayacak tüm kesimleri adalet ve özgürlük konusunda ikna edebileceği bir projeyi İslami kesimlerin sunması gerekir.

 

İslami kesimin bir kısmı her ne kadar sağlam bir gelenek eleştirisi yapsa da; yöneten yönetilen formu, sosyal yaşam formu, hukuk formu konusunda görüş istendiğinde hep tarihteki formlara atıfta bulunuyor. Askeri tarım imparatorlukları döneminin yöneten yönetilen, sosyal yaşam ilişkileri ve hukuk formlarını bilgi çağına giydirmeye çalışılır. Bu durum İslami kesimin içinde bulunduğumuz çağa ilişkin durumunu ve sorunlarının kaynağını tespit etmede yetersizlik içinde olduğunun bir göstergesidir.

 

Bu yetersizliğe neden olan temel faktör ise “pür islamistlik” iddiası yani; her şeyin İslamisi/Kuranisi gibi oldukça formel anlayışa saplanıp kalmaktır. Bu saplanış İslami kesimi insanlığın yaşadığı engin tecrübeyi ıskalamasına neden olmaktadır. “Sel gider kum kalır”, formlar, ideolojiler, mektepler süreç içersinde yerlerine yenilerine bırakırlar. Asl olan hakikatin, özün, değerin peşinde koşmaktır.  Forma takılıp, formu kutsamak yerine, ya da formun Arap İslam coğrafyasında üretilip üretilmediğine bakmak yerine hangi formun adaleti, hakikati ve insana insanca yaşama, özgürce tercihte bulunma, Yaratıcının meşru kıldığı iradesini ortaya çıkarma imkânını sunup sunmadığına bakmak gerekir. Yaşadığı dönemin araçlarını, dilini reddetmek İslami kesimin toplumlarla iletişim kurmasını engelliyor.

 

 

Şahsım adına Kürt sorunun yakıcılığını İslami kesimden olamayan Kürtlerle kurduğum diyalogta kavradım. İslami kesimden olan Kürtler acaba bu sorunları dillendirmekle “ırkçı mı?” olurum endişesi içindeydi. İslami kesimin Türk olanları ise sağcı ve milliyetçi kutsallardan arınamamış bir kafanın sınırlılıkları içinde olaya yaklaştı.

 

İslami kesim muhatap alınmadığı hususunda sitemkar serzenişlerde bulunuyor.. Ancak şu soruyu kendisine sormuyor; “muhatap alınmak bir yana ciddiye alınmak için bile olsa ne yapıldı?”. Sorunun cevabının koskoca hiçten başka bir şey olmadığını tahmin etmek zor değildir. Özellikle Kürt meselesinde bu daha da koskoca bir hiçtir.

 

İslami kesimin yapması gereken doğru politika Kürt açılımının, Hükümetin elinde patlamasını beklemek yerine, bu açılımı destekleyerek akan kanın durmasına, işkencelerin son bulmasına, insanların akli selime kavuşmasına yardımcı olmaları en doğru politika olacaktır.

 

…………………………..

 

İslami Düşünce, Çözümün Hiçbir Evresinde Dikkate Alınmamış

 

Abdulbaki Erdoğmuş / Diyarbakır Eski Milletvekili

 

Sorun’un;“Devlet Projesi” ya da “Milli birlik ve kardeşlik projesi” olarak tanımlanması, İslami düşüncenin, çözümün hiçbir evresinde dikkate alınmadığını göstermektedir. Çünkü, modern devletin kuruluşundan itibaren “Milli birlik ve kardeşlik” iddiası, devletçi/ milliyetçi ideolojinin temel hak ve hürriyetlere karşı geliştirdiği ve bir tehdit algısı olarak millete dayatılan bir projedir. Modern devlet; inancı, yani resmi görüşü olan, inanç ve yaşam biçimi dayatan, düzenleyen, tektipleştiren, kontrol eden bir devlettir Modernleşme sürecinde yapılan baskılar, ulus-devletin tektipleştirme faaliyetleri, bu temelde geliştirilmiştir. Esas itibariyle başından itibaren İslami kesimlerin ve Kürtlerin modern Türk devletine itirazları bu anlayışadır.

 

Yine hak ve özgürlük talepleri olan kesimlerin sorunlarını çözme iddiasında olan başbakan’ın  milleti muhatap alması, yani  “Muhatabımız millettir” ifadesi devletçi bir anlayışın sonucudur. Belki de Başbakan farkında olmadan milleti sorunlara dâhil etmiştir.

Bu durumda, sorun daha da derinleşmiş, millet sorunun tarafları, karşıtları olarak ayrışmaya doğru gitmiştir. Bu yanlış olduğu kadar tehlikelidir de.

 

Çünkü sorunların asıl kaynağı ve nedeni devletin kendisidir. Devletin inkârcı, ırkçı, dayatmacı sistemidir. Buna göre sorunların muhatabı da devlettir ve devlet Kürt sorunu başta olmak üzere, bütün siyasal sorunlarla yüzleşmek zorundadır. Milletle hak ve özgürlüğün pazarlığı yapılmaz. Sonuç itibariyle, hükümetin İslami kesimleri dikkate almamasının özünde, soruna milliyetçi/modern devlet ideolojisinden bakmasından kaynaklanmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın milliyetçi refleksleri bu anlayışın sonucudur.

 

İslamcı siyasal projelerin bir medeniyet perspektifinden yoksun olduğunu ifade etmek istiyorum. Müslümanlık iddiası taşıyanların, özellikle İslami siyaset iddiasında olanların, toplumsal sorunlara İman-şirk ya da Müslüman-Kâfir anlayışı temelinde yaklaşmaları, hem sorunları doğru, objektif tespit etmeleri mümkün olamamakta, hem de sorunlara ilgisiz ve duyarsız yaklaşmalarına neden olmaktadır. Bu coğrafya da ana unsur Müslümanlar ve İslam olsa da, başka farklı ve temel unsurlarda vardır. Onları anlamak, tanımak zorundayız. Hele siyaset yapanlar, yönetim iddiası olanlar için bu olamazsa olmaz bir koşuldur. Bu coğrafya da tek ideoloji olmadığı gibi tek inanç aidiyeti de yoktur.

 

İslam kardeşliği; dinde kardeşliktir ve Müslümanlar arasındaki ihtilafların çözümünde ve toplumsal barışın tesisinde, korunmasında önemli rol oynar. Tarihte, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi gibi dinî toplulukları bir arada tutan İslam kardeşliği değil, İslamın öngördüğü bir ‘medeniyet’ projesidir. Farklı etnik unsurları, farklı renkleri, dilleri, dinleri bir arada kardeşçe yaşatma başarısı gösteren bu ‘medeniyet’ anlayışıdır. Bu anlayışta, insanlar renkleri ve dillerine göre ayrılmazlar, ayrımcılığa tabi tutulmazlar. Bu tarihi miras sadece Müslümanlar için değil bütün insanlık için büyük bir imkândır.

 

Esas itibariyle, Kur’an-ı Kerim’in verdiği tarihî bilinç ırk, soy ya da coğrafi değil; iman-isyan, adalet-zulüm, ölçü-aşırılık gibi insani değerler temelindedir. Devlet dediğimiz aygıt, seküler/dünyevi bir organizasyondur. Meşru bir siyasal düzen olarak tüm kurum, kuruluş ve uygulamalarıyla adaleti esas almak ve adaleti tesis etmek zorundadır. İlke olarak İslam’ın öngördüğü devlet modeli bundan farklı bir sistem değildir. İslamcı aydın, entelektüel ve kanaat önderlerinin, sorunların çözümü için geliştirecekleri proje de, bana göre herkese ve her kesime eşit mesafede duracak bir ‘Adalet devleti’ modeli temelinde olmalıdır. Adalet ortak paydasında çözülemeyecek sorunumuz kalmayacaktır.

 

…………………………..

Sistemin Adaletsizliklerini Sorgulamamız Gerek

Halil İbrahim Özkan / Yazar

Kürt sorunu ile ilgili, sistemin kendi çarpıklığından kaynaklanan problemleri, iktidara gelen iyi niyetli insanların çözme girişimlerinde, İslami kesimin yardımcı olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü sistemin önce kendini açıkça sorgulayıp, yalnız Kürt vatandaşlarımıza değil tüm farklı düşünen kesimlere karşı yaptığı adaletsizliklerden vazgeçmesi gerekir. Biz ancak bundan sonra hataların nasıl telafi edilebileceğini tartışabiliriz. Önce biz olayın tarafı mıyız, taraflar kimler ve şu anda ne düşünüyorlar, bu gibi soruların cevabını bulması gerekir.

Sistemin temeli imtiyazlı bir zümrenin diğerleri üzerinde hâkimiyeti esası üzerine oturduğu için, bizim komple sistemin adaletsizliklerini sorgulamamız gerektiğine inanıyorum. Eğer sistem adaletsizliklerini açıkça kabul ederse, biz o zaman vahiy merkezli, nebevi bir yaklaşımı, tevhidi önceleyen insanlar olarak ortama sunarız, bu eksende de çare üretebiliriz. Yoksa bu sistemin çarpıklıklarıyla mücadelemizi nebevi hukuk çerçevesinde sürdürüp, diğer bütün insanlara karşı tavrımızı yine temel ilkelerimize göre belirler ve uygularız.

İslami ilkelere uymayan zeminlerde proje üretip, uzlaşma sayılacak ilişkilere girmek uygun olmayacaktır. Burada gerek taraflardan biri, gerekse sistemin kendisi, bu problemin İslami bir zeminde halledilmesini istemez. Muhatap olan halkın büyük bir kesimi, meselenin İslami bir zeminde çözümünü istemez hale getirilmiş durumdadır.

Onun için İslami kesimin bu konuda İslami bir ölçüyü birlikte ortaya koyabilmeleri gerek. Ama bunun da ayrıcalık oluşturması, sistemi tümüyle reddeden kesimler olamayışımızdan kaynaklanıyor. İslami kesimin birtakım cemaatleri dahi sistemin çarpıklıklarını destekleyebiliyorlar. İşbirliğine girmiş cemaatler, ne yazık ki İslami bir tavrın önünde engel oluşturmaktadırlar. Bazan yanımızda bazen karşımızda yer alabiliyorlar. Böyle olunca nebevi bir tavır ortaya koymak çok zor gözüküyor. Çare, tevhidi bir tavırda ortak hareket edebilmektir.

Öncelikle İslami kesim, sitemin tüm çarpıklıklarını beraberce sorguladıktan sonra İslami tavırla çözüm üretmelidir. Bu yapıldıktan sonra başka kesimlere çözüm önerebilmemiz mümkün olur diye düşünüyorum. Eğer İslami kesimler arasında İslam’ın temel ilkeleri çerçevesinde bir yakınlaşma oluşturulabilirse o zaman İslami bir tavır ortak olarak belirlenebilir.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim