• BIST 106.736
  • Altın 141,095
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 24 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

İşçi Sınıfının Değişmeyen Hikâyesi

İşçi Sınıfının Değişmeyen Hikâyesi
Paul Mason'ın 'Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek' kitabı 'elveda proletarya' saçmalığına karşı güçlü bir tekzip gibi. Yazar, ezen ile ezileni ak ve kara tonlarında resmediyor gözümüzün içine soka soka

 

 

 

 

 

Eski dünya çöküyor. Yerküreyi kaplayan gece, kefenini paramparça ediyor. Şafak söküyor. Bugün halkın zaferiyle birlikte emeğin çağı başlamış oldu. Tüm dünyadan kardeşlerim, kanımız özgürlüğünüz için akıyor. Zaferimiz zaferinizdir. Ayağa kalkın! Şafak vaktidir!”

Bu sözler, 1871 Paris Komünü’ne dair ama, benzer cümleler son iki yüz yıldır sermayenin hegemonyasına karşı gerçekleştirilen her işçi direnişi; dramatik biçimde nihayetlenen her barikat savaşı ya da küçük kazanımlarla avunulan her grev için zikredilmiş olabilirdi... Sovyetler Birliği çöküp, dünyanın beşte ikisini emperyalizmin pazarına kapatmış olan sosyalist blok dağılınca, ‘elveda proletarya’ sözü kulağa hoş gelmiş, birileri de bunu diline pelesenk ederek ‘işçi sınıfının mücadelesinin artık tarihe karıştığı’ üzerine döktürmekte beis görmemişti.

Bir madencinin oğlu olan BBC muhabiri Paul Mason’ın Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek kitabı ‘elveda proletarya’ saçmalığına karşı güçlü bir tekzip gibi. İki bakımdan: Birincisi, işçi sınıfının olmadığı bir kapitalizm düşünülemez. Basit bir anlatımla, işçiler emek güçlerini patronlara satarlar ve çalışma sürecinde kendini yeniden üretmek için gerekli değerin çok üzerinde değer üretirler. İşte bu fazladan üretilen değere ‘artı değer’ denir. Patron tarafından el konulan ve kar, faiz ya da rant adıyla gizlenen artı değer sömürüsü, kapitalizmi ayakta tutan yegâne gerçektir. Dolayısıyla, proletaryanın tarihe veda etmiş olma ihtimali, kapitalizmin de yok olduğu anlamına gelir. İkincisi, ister ilkel isterse küresel kimliğe sahip olsun kapitalizm, varsıllara sonsuz zenginleşme olanağı sunarken, yoksul yığınlara ağır sömürü koşulları dışında başka bir şey vaat etmez. Ağır sömürünün doğurduğu açlık ve yoksulluk koşulları ise işçi sınıfına kapitalizmle mücadele etmesi için gerek ve yeter gücü verir. Dolayısıyla proletaryanın mücadeleye veda etmesi, sömürü koşullarından kurtulmuş olması anlamına gelecektir ki bu, kapitalizm mevzubahis ise imkân dahilinde değildir.

Paul Mason, kendi ailesinin yaşadıklarından da yola çıkıp, tarihsel süreç içinde meydana gelmiş pek çok mücadele öyküsünün de izini sürerek bize bu yalın gerçekliği anlatıyor. Ezen ve ezileni (pek çokları gri tonlar arayışından vazgeçmese de) ak ve kara tonlarında resmediyor gözümüzün içine soka soka. Üstelik, çok mümkün olduğu halde, kütüphanelere kapanıp birtakım istatistik bilgilerle önümüze bir araştırma kitabı koyma kolaycılığına da kaçmıyor.

Bir yandan işçi sınıfının İngiltere’de, Fransa’da, Japonya’da, ABD’de, Almanya’da artık neredeyse tümüyle unutulmuş olan iki asır önce verdiği mücadeleye mercek tutarken; diğer yandan da bugünün Çin’i, Nijerya’sı, Hindistan’ı, Bolivya’sı ile hercümerç olup, dünyanın yoksul bölgelerinde modern kisvesiyle cirit atan vahşi kapitalizmin gerçek yüzünü deşifre ediyor. Elbette ki, konuyu burada da bırakmıyor: Kapitalizmin gelişme dönemlerinde emeğin gırtlağına çökerek zenginliklerini artıranların arkalarında bıraktıkları ölümcül yaşam koşullarıyla, bugünün sömürü ve başkaldırıları bastırma yöntemlerinin benzerliğine dikkat çekip her hikâyede yeniden şaşırtıyor.

Kitabı bitirdiğinizde yazarın, kapitalizmin henüz emekleme çağlarında işçi sınıfı üzerinde uygulanan vahşet ile süreç içinde gelişip küresel bir karaktere bürünen kapitalizminin ürettiği zulmün benzerliğinden yola çıkarak modernleşme masallarını sahiplerinin suratına bir bir vurduğuna tanık oluyorsunuz. Kitapta, işçi sınıfının müthiş örgütlenme ve bu örgütlenmelerin nasıl büyük bir şiddetle dağıtıldığına ilişkin çok çarpıcı örnekler var. Toplumun alt katlarında çalışma ve sıradan yaşam koşullarına ilişkin anlatılanlar ise tahayyül sınırlarını hayli zorlasa da, tümü gerçek. Kitaptan, biri düne diğeri bugüne ait iki pasaj aktarmanın tam sırası. Zira, şimdilerde görmezden, duymazdan, bilmezden gelinse de, kapitalizmin temel çelişkisini, işçilerle patronlar arasında asla bitmeyecek olan kavganın menşeini tanımlamanın en iyi yolu bu:

Manchester 1819

İşçiler fabrika içerisinde, hapishane ve kışlalardan örnek alınarak modellenmiş bir disiplin sisteminin parçası oldular. Böyle bir sisteme ihtiyaç duyulmuştu; çünkü tarihte ilk kez insan hareketinin hızını makineler belirliyordu. Çocukluktan çalışma yaşamına, kırdan fabrikaya, ev içi üretimden endüstriyel disipline geçiş. Tüm bunlar, ilk kuşak fabrika işçisi çocukların hafızalarına kazınmıştı. Bunlardan biri olan on yaşındaki Sarah Carpenter şöyle aktarıyor: “Tarakçı ustasının adı Thomas Birks’ti; fakat herkes ona Şeytan Tom diye seslenirdi. Çok kötü bir adamdı. İşçilere ama özellikle çocuklara kötü davranması için işveren teşvik ediyordu. Onu sık sık on yedi-on sekiz yaşında kızların kıyafetlerini parçaladıktan sonra, onları dizinin üstünde, erkeklerin ve genç oğlanların karşısında döverken görürdüm. Hastalansa keyiften dört köşe olurduk. Ölmesi için dua ederdik.”
Robert Blincoe, fabrikadaki ilk gününü asla unutamayacaktı:
“Saat beş buçukta fabrikada oluyorlardı. Kapıdan girdiği anda güarültüden dehşete düştü. İçerideki koku dayanılacak gibi değildi. Ona verilen ilk görev, yere rastgele saçılmış, dağılmış pamukları toplamaktı. Kötü kokuya alışık olmadığından kısa süre sonra hastalandı, sürekli eğilip kalkmaktan dolayı sırt ağrıları başladı. Bu yüzden Blincoe, bir seferinde izin almadan oturma cüreti gösterdi. Ancak daha sonra anlayacağı üzere bu davranış, pamuk fabrikalalarında katı bir biçimde yasaklanmıştı. Ustası Smith, ona ayakta durması gerektiğini ikaz etti. Böylece saat on ikiye kadar en ufak ara vermeden, altı buçuk saat boyunca ustasının dediği gibi çalıştı.”

Amukoko, Nijerya 2005

Amukoko adeta bir barakalar ve dar yollar denizi. Tek katlı kulübelerin etrafını saran uzun taraçalar bazen dört kat yüksekliğinde beton birleşimler meydana getiriyor. Otlarla yeşermiş dışkılarla pislik yuvası haline gelmiş, sivrisineklerle dolup taşan bir kanal geçiyor ortasından. Bu kanal yüzünden, bu sokaklarda yalınayak dolaşan her 25 çocuktan biri on yaşına gelemeden sıtmadan yaşamını kaybedecek. Amukoko’daki evlerin yalnızca yüzde 5’inde su akıyor. “Buraya getto diyoruz” diyor Stephen Oluremi. “Burada yaşayanların sadece hayatta kalacak kadar parası var”. Üç milyon insan yaşıyor burada. (...) Erkeklerin çoğu dışarıda, işteler ya da iş arıyorlar. Amukoko’dan geliyorsan nerede çalışırsın? Eğer çocuksan, bir şeyler satabilirsin. Yarım günlük gezi boyunca her yol kavşağı üçüncü dünya ekonomisinin yeni hurdalarını beğenilere sunan Amukoko’lu çocuklarla doluydu: telefon kartları, cep telefonu şarjları, İngilizce kişisel gelişim kitaplarının çalıntıları. Bir oğlan trafiğe takılmış bir kamyonet sürücüsüne avuç dolusu siyah elektrik kablosu teklif ediyor. Sürücü bir tanesini seçiyor ve sonra trafiğin aniden açılmasıyla parayı ödemeden basıp gidiyor. Oğlanın yüzü ağlamaklı bir hal alıyor ama çok geçmeden adrenalini kamçılıyor ve bağırarak kamyoneti kovalamaya başlıyor. (...) Oluremi bir metal işleme fabrikasında elektrikli aletler için alüminyum kaplar yapıyor. Bekâr, yirmili yaşların başında. Elleri güçlü, kıyafetleri yırtık pırtık. Çalıştığı yerde 250 devamlı, 200 geçici işçi var. O da geçici işçilerden biri:
“Bu ülkede yaptıklarının cezasını nasıl ödeyecekler, bilmiyorum: gündelikçilerin işleri kadroluların yaptıklarıyla aynı ama ücretler farklı. Sözleşmemiz yok. Çalışırken iyi para toplamanız gerekiyor fakat gündelikçiler olarak hiç de iyi para toplayamıyorsunuz. Kadrolu personelle aynı işi yapmamıza rağmen size iyi bir ücret ödenmiyor. İşte gündelikçilerin durumu bu.”
Oluremi ayda 5 bin naira kazanıyor. Bu 21 sterline eşit ve Çin’deki bir fabrika işçisinin aldığının yaklaşık yarısı demek. Çalışma saatleri tahammül edilebilir (sabah 7’den öğleden sonra 3’e kadar). Çalışma koşulları zorlu, ancak o, kalıpları elle cilaladıkları bölümde değil de üretim bandında çalıştığı için kendini şanslı sayıyor.

Kaynak: ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Arşivi)

 

 

 

 

 

 

 

g

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim