• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 9 °C
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • Fatih Tezcan: Kadir Topbaş İntihar Etti!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • Fatih Tezcan: Kadir Topbaş İntihar Etti!

İLHAMİ GÜLER'İN KALEMİNDEN

İLHAMİ GÜLERİN KALEMİNDEN
TÜRK DEVRİMİ/MODERNLEŞMESİ VE İLAHİYAT FAKÜLTELERİ

 

 

 

 

 

 

 Avrupa’da gerçekleşen Aydınlanma ve Rönesans hareketi, esası itibariyle Kiliseye ve Hıristiyanlığa karşı bir başkaldırı olduğu için, bir taraftan felsefi olarak genellikle düşmanca; diğer taraftan da Teolojik olarak dostça bir Reform olarak gerçekleşti. Oysa birinci dünya savaşının akabinde gerçekleşen Türk kültür devrimi, bir imparatorluğun yıkılmasından sonra, böylesine ciddi bir düşünsel tarihe sahip olmadan ve de yoğun savaşlardan dolayı zaman bulamadan yapıldı.

İmparatorluğun Müslüman bakiyesi tarafından, tarihe tutunma ve ontolojik mevcut olma çabası olarak kurtarabildiği toprak üzerinde kurduğu devleti sürdürmek kaygısıyla, bir grup asker-bürokrat azınlık tarafından yapılmıştır. Bu bağlamda bu devrimi, Batıdaki dönüşüm ile mukayese edersek, bu anlamda devrime ciddi ne bir felsefe, ne de bir Teoloji eşlik etmiştir. A.H.Tanpınar, bu gerçeği şöyle ifade eder: “ Tarihiliği, fert için olduğu kadar, milli hayat için de çok lüzumlu ve zaruri olan ve hepimizi bir ağacın kökleri gibi asırların içinden besleyen düşünceyi kaybetmiştik. Zaman ve hadiselerin okyanusunda birtakım isimlere ve müphem duygulara, müphem hatıralara tutunarak, dövüşerek yüzüyorduk. Burada “Yüzüyorduk” ifadesini tesadüfî olarak kullanmadım. Köksüz şeyler daima yüzer; daima beyhude yere bir karşı sahil arar. Halbuki, milli hayat devamdır. Devam ederek değişmek; değişerek devam etmektir.(Kökü mazide olan ati). Çünkü yaratmanın ilk şartı devamdır ve yaratma yarım varlıklar vücuda getirir. Çünkü (yeni hayatlar), mevcut hayatın ortasında, onun bir parçası gibi değil; kendi dağılmış zerrelerinde devam ederler. Tıpkı ölümde olduğu gibi” (1)
Dolaysıyla bu devrim, büyük ölçüde geçmiş kimliğine(eski rejim) karşı zoraki bir kimlik/kültür değiştirme, ondan büyük oranda bilinçli bir kopma projesidir. Altı yüzyıl boyunca “İslam’ın Kılıcı” olma misyonunu üstlenmiş bir toplumun elinden kılıcı düşünce, bir grup aydın ve bürokratın toplum adına bu misyonu terk etmeye karar vermesidir. Buradaki trajedi, var kalmak ve tarihe tutunmak için, tarihsel kimlikten kopma zorunluluğu dışında, başka bir alternatifin kalmadığı inancının devrimin yönetici kadrosunda bazı haklı gerekçeler ile birlikte doğmuş olmasıdır.
Devrimle, İslam’ın ortaçağda form kazanmış halleri olan ve bu formun ontik toplamının beşte üç’ünü oluşturan Hilafet(siyaset), Şeriat(hukuk) ve Tarikat(maneviyat) lağvedilmiş; geriye kalan beşte iki’si, yani İtikat ve İbadât ise, Diyanet kurumu aracılığıyla devletin içine devralınmıştır. Böylece dine bağlı devlet sisteminden Tanzimat ve Meşrutiyetle tedrici olarak devlete bağlı din sistemine geçilmiştir. Devralınan bu sehim, yeni kurulan ve demografisinin yüzde doksan dokuz oranıyla mübadele ve göçler sonucu Müslümanlaştırılan Anadolu’da ki Ulus-Devlet’in çimentosu (Sünnilik) olarak görülmüştür. Halkın tümünün katıldığı Kurtuluş Savaşından sonra kurulan bu yeni devletin kurucu ideolojisini oluşturan devrimlere halkın kahir ekseriyeti sempatiyle bakmamış ve devlete küsmüştür. Devrimlerin vuku bulduğu kültürel/düşünsel zemini ve muhafazakar halk kitleleri tarafından nasıl algılandığını anlayabilmek için, biri kurucu atmosferi, diğerleri devrimin ideolojisini eleştiren şair, düşünür ve bilim adamı dört kişinin görüşlerine kısaca değineceğiz.
Şairlerden M.Akif ‘Safahat’ ının hemen her satırında Osmanlının çöküşünü doğuran dini düşünce, ahlak, kurum ve duygunun çöküşünü tasvir eder. Örneğin, ‘Alınlar Terlemeli’ adlı şiirinin ilk beyitleri şöyledir:
‘Cihan altüst olurken seyre baktın, öyle durdun da,
Bugün bir serseri, bir derbedersin kendi yurdunda’
Kırk altı mısralık “Şark” adlı şiirinin ilk iki mısrası ise şöyledir:
Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb’ın kanlı kâbusu,
Asırlar var ki, İslam’ın muattal, beyni, bazusu(2).
Akif, Devrimciler ile eskinin çöktüğünde hemfikirdi. Ancak O, bilindiği gibi, İslam ile yenileşmeyi, modernleşmeyi savunan bir İslamcıydı. Bundan dolayı, devrimlerin akabinde Mısır’a göç etti ve orada öldü.
Necip Fazıl Kısakürek, hayatını ikinci döneminde ömrünü devrimin yarattığı zoraki kimlik ve kültür değiştirme politikası ile mücadele etmekle geçirdi. Çıkardığı ‘Büyük Doğu’ mecmuası ve yazdığı şiirleriyle bunu yapmaya çalıştı. Örneğin, ‘Destan’ adlı şiirinde devrimi şöyle eleştirir:
‘Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina.
………….
Kubur faresi hayat, meselesiz gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilaç;
Serbest verem ve sıtma; mahpus gümrükte ilaç.
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde.
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti
Ne yaptık: Ne yaptılar Mukaddes emaneti,
Ah küçük okkabazlık, sefil aynalı dolap,
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkilap.’ (3)
Nurettin Topçu ise, yazılarında M.Akif ile N.Fazılı birleştirir. Bir taraftan devrimin yarattığı etkinin olumsuzluklarından bahsederken; diğer taraftan mevcut dini düşünce ve duygunun çürümüşlüğünü tasvir eder. O, birinci bağlamda şunları söylüyor: ‘Millet hayatında sürünüp, çekilmede olan mukaddesatın yerini zevk tutmaya başlar. Duyularımıza gelip çarpan bütün okşayışlar minnetle karşılanır. Ruhumuzdan doğup namütenahiye doğru yol alan idealler yerine dışımızda belirip bize gelerek duyularımızda ve cildimizde sönüp mahvolan zevk mabudumuz olur. Durmadan candan, canandan türlü şekiller, değişik vezinler altında bahseden gençliğin Zevkçilik(Hedonisme) mezhebi olur. Nedim’ler, edebiyatta, siyasette, mektepte, mabette, her tarafta çoğalırlar. Talebe hocasının sofrasında içer, dindar hutbesinde zevklere azık sağlar. Büyüklerin meclisleri içki sofrası olur. Plajla tiyatro, hayatımızda mabet yerini tutar.’(4). Söylemin havada oluşunun gerekçesi, tevkif edilme korkusu olsa gerek.
Topçu, genel olarak İslam dünyasında, özel olarak da Türkiye’deki dinin duygusal/düşünsel ve ahlaki yapısını ise şöyle eleştirir: “Türlü sefaletlerle ihtirasların parça parça böldüğü hasta bir vücudu andıran İslam dünyası, en bedbaht devirlerinden birini yaşıyor ve her İslam memleketinde ruhlar birbirinden ayrılmış, birbirlerine saldırıyorlar. Her sene yüz binlerce ziyaretçi ile dolan Kabe’nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelemiyor. Bunun sebebi ne siyasi, ne iktisadi, ne de esasında ilmi ve fikridir. Bu halin sebebi, İslam’ın temeli ve Kur’an’ın özü olan ahlakın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü Müslümanlar, birtakım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan, ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur’an harikası olan ilahi ahlak İslam diyarında çoktan gömülmüştür. Ahlak idealine karşı; ruhlarda işlenen bu zulmün tarihte çok tekrarlanan tehditleri, bugün büyük sanayi medeniyetinin insanı makineleştiren ve makineye esir yapan zulmüyle el ele vermiş bulunuyor. Belki yakın bir gelecekte büyük petrol kuyularıyla İslam ülkelerinin tröst sahipleri, bu vasıflarını şeyhlikle birleştireceklerdir. İnsanlığın beş bin yıllık ruh ve vicdan eserini inkâr ederek, düşünmeyi günah sayan sefaleti din diye tanıtan gerilikle taassup, bu zulme sığınmış bulunmaktadır. Kalbe karşı gelen kaideleri, İslam çerçevesi içinde insan ruhunun esaret zinciri yapmakla geçinenler, kendilerine din adamı dedirttikçe ve halkın bunlara hürmet ve itibarı devam ettiği müddetçe İslam dünyasının, içinde yüzdüğü sefaletten kurtulması imkansızdır. Her türlü şer ve fitne kendini mübarek gösterecek başka bir şerre işaretle onu yerdikçe, kendini yükseltme ve hayır maskesine bürünme fırsatını elde edebiliyor. Asırların artığı sözde din adamlarımız, devrimizin maddeci yıkımını göstererek, onu itham yoluyla kendilerinin Allah yolcusu oldukları vehmini halka sunuyorlar. Hakikatte ise onlar, dini hayatı maddi şekil ve hareketlere büründürmüş maddecilerdir; din ve ahiret maddecileridir. Ruhlarını kaybetmiştirler. Allah yolculuğu mevlidhanlıktan, duacılıktan, mukabelecilikten ve kasidecilikten geçmediği gibi kinin, tekfirin, tehdidin ve ruh karartıcılığının da ilahi yolculuğa yoldaşlığı olmaz.”(5)
Ali Fuat Başgil, devletin kendine bağlı Diyanet aracılığı ile uyguladığı katı laikçi/sekülerleştirme politikasını eleştirerek, Diyanetin siyasetten bağımsızlaştırılmasını ve vakıfları ona bağlayarak güçlendirilmesini savunmuş ve bu kurumda istihdam edilecek din görevlilerinin de kurulacak ”Yüksek İslam İlimleri Enstitüsü”nce yetiştirilmesini savunmuştur. Ona göre bu enstitü ilk, orta, lise, yüksek (fakülte) ve ihtisas (araştırma) içeren bir yapıda olmalıydı. O, şöyle diyor: “Dini kaynak bugün Türkiye’de kurumakta ve camia (toplum) hayatı tehlikeli bir çıkmaza girmektedir. Eminiz ki etrafını gören ve müşahedelerine mana vermesini bilen okuyucularımız, bizden bunun ispatını istemeyecek. Çünkü, görünen köy kılavuz istemez. Bunun için de, Diyanet işlerimizi yeni baştan ciddi bir surette ele almak, hem de çok acele etmek gerekmektedir. Bugünkü gidişte üç-beş sene daha ısrar edilirse, korkarım ki memleket telafisi ve tamiri imkansız bir duruma düşer.(6) Bugün, dini bir otorite buhranı ve korkunç bir anarşi içindeyiz. İtiraf edilmelidir ki, bu anarşinin tohumları bugün değil, bundan (1962) 30 sene evvel atılmıştır. 1926’da Türkiye’nin eski dini temsil müesseseleri olan medreseler kapatıldıktan sonra, yavaş yavaş bugünkü anarşiye gidilmiştir. Medreselerin kapatılmasını hiç kınamam ve kabul ederim ki, bu müesseseler, son devirde saplandıkları skolastik tedrisat üzerine faydalı değillerdi. Fakat medreseler kapatıldıktan sonra, Diyanetin Türkiye milli bünyesindeki yeri ve ehemmiyeti göz önünde tutularak ilk, orta ve yüksek kısımlarıyla modern ve mükemmel dini bir temsil müessesesi kurulmalı idi. Bu sayede Diyanet muhtaç olduğu mütehassıslar ve yüksek din alimleri yetiştirmeliydi. Bana Ankara’daki İlahiyat Fakültesi’nden yahut imam hatip liselerinden bahsetmeyiniz, rica ederim. Laik üniversitelere bağlı fakülteler din alimi değil, din tenkidcisi yetiştirir. İmam hatip mektepleri İslamiyet’in yalnız elementer bilgilerini öğretmekle kalır. Bu mevzuda taklit etmeye özendiğimiz Avrupa’ya bakalım. Bu memleketlerin müteaddid Katolik ve Protestan üniversite ve enstitülerinde okunan din ilimlerine ve her sene intişar eden yüzlerce dini eserlere insan hasretle imreniyor.”(7)
Devrimlerin, yeterli bir fikri donanıma sahip olmadan pragmatik kaygılarla yapıldıkları gerçeği bir yana; Cumhuriyet döneminde laik üniversitelerin sosyal bilim bölümlerinde (Akedamyada) ve sivil alanda genel olarak din ve özel olarak geleneksel dini hayat derin düşüncenin ve bilimsel araştırmanın konusu yapılmadı. Daru’l-Fünun İlahiyat Fakültesinin 1933 de kapatılmasından sonra, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar) gibi Türkçülerin bir Türk İslam’ı oluşturma kaygılarının dışında, dini düşüncenin bakımı yapılamadığı gibi; yoğun yasaklamaların dışında, kasd-ı mahsus olarak dahi onu kritik ederek zayıflatma girişimleri olmadı. Laik elitler, onu Muhammed Arkoun’un dediği gibi, halının altına süpürdüler. Ortaçağın kalıtı olarak gördükleri dinin kendiliğinden kaybolacağını sandılar. Onun yedi canlı olduğunu, kolay kolay pes etmeyeceğini düşünemediler. Türk devriminin din karşısındaki tutumunu bir Latin atasözü güzel ifade etmektedir:” Dirgenle savurduğunu, rüzgar yüzüne çarpar.” Seküler kesim, din ile ilişkisini samimi, entelektüel bir hesaplaşmaya dayandıramadığından dolayı; dinsel davranışlar ve simgeler, onların gözünde nevrotik birer nefret simgesine dönüştü. Yazın dünyamızdaki “İrtica” ve yakın tarihlerdeki “Başörtüsü” edebiyatı, bunun en güzel kanıtıdır. Batıdaki gibi hesabını vermiş din münkirlerimiz ve ateistlerimiz yoktur ne yazık ki. Eğer olsaydı, toplumsal hayatta dinin yerinin ne olması gerektiği üzerinde Batıdaki gibi konuşmamız ve uzlaşmamız belki daha kolay olacaktı.
Osmanlı’nın çöküşü ile birlikte hayli eskimiş, pörsümüş ve kurumsal olarak da çökmüş olan geleneksel dini hayata bağlı, çoğunluk halk yığınlarına gelince, ellili yıllara kadar resmi olarak “Diyanet”; gayr-i resmi olarak da, bazı tarikat ve cemaatler kanalıyla dini hayatını sürdürmüştür. Ellilerden sonra da, demokrasiye geçiş sürecine paralel bir şekilde, politik düzlemde genel olarak sağcılık, özel olarak da maddenin üç haline benzer şekilde katı (İslamcılık; MNP,MSP,FP,RP,SP), sıvı (milliyetçilik; MP,CKMP,MHP) ve gaz (sağcılık; DP,AP,ANAP,DYP,AKP) hallerinde devam etmiştir.
Bütün bu üç hali niteleyen ortak kavram, Sosyolojik ve Politik anlamda Muhafazakarlıktır. Politik bir teori olarak kuruculuğunu E. Burke’un yaptığı Muhafazakarlık, toplumsal önyargıların ve kurulu geleneklerin kendinde lüzumlu ve doğru olduğu fikrine dayanır. Muhafazakarlığın din ile ilişkisine gelince o, “vazgeçilmez hazinesi olan dini, modern bir müdahaleye tabi tutar. Dini dünyevi Saikler ile gayr-i ihtiyari olarak yeniden yorumlar; yeniden biçimlendirmek ister. Muhafazakarlık, dini, kendisi “uğrunda” olmaktan daha ziyade, toplumun istikrarı ve otorite açısından kaçınılmaz sayar. Dindarlıktan çok, dinin ritüellerine, din bağına ehemmiyet verir… Sahih din ile dinin dünyevi biçimleri (gelenek,cemaat,tarikat) arasındaki açıyı sıfırlaması, muhafazakarlığın dinle ilişkisinde tipik ve kritik olan iki noktadır. Tipik olan: Modern bir tutum olarak muhafazakarlığın dini yeniden biçimlendirmeye yönelerek geleneği kırılmaya uğratmasıdır. Kritik olan ise: Bu muhafazakâr müdahalenin aslında bir bakıma, bekasını sağladığı ve yeni yaşam dünyasını oluşturduğu dini zihniyete, dindarlığa bir meydan okuma mahiyeti taşıması; ve bu durumun taşıdığı gizli gerilimdir. Bu iç çelişkileriyle beraber “Din-cemaat-Gelenek” teslis’inin, muhafazakarlığın dini boyutunu tanımladığını söyleyebiliriz.”(8) Özetle muhafazakarlık, önce olmuşluğun kendinde hikmetine inanan; fakat, olmakta olana karşı oldukça miyop ve insanın yaratıcı özgürlüğüne asla güvenmeyen bir tutumdur. O halde dini bağlamda muhafazakarlık, modern dünyada, dinin özünü(takva) taşıyamadığı ve yaşatamadığı için, onun yerine ölü alışkanlıkların, geleneklerin ve şeklinin sürdürülmesidir. Yani “gibi” yapmaktır.
Mehmet Akif ve N.Topçu’nun çöküşünü tasvir ettikleri geleneksel dindarlık, cumhuriyet döneminde az önce tasvirini yaptığımız Muhafazakârlık şeklinde sürdürülmüştür. Ali Fuat Başgil’in teklif ettiği kurumsal reformlar gerçekleştirilmediği için, Türkiye’de dini hayatta bir gelişme ve rehabilitasyon yapılamamıştır. 1951 tarihinde yeniden açılan imam hatip liseleri ve 1959 tarihinde açılan Yüksek İslam Enstitüleri- ki fikir babası Ali Fuat Başgildir- ortaçağlarda üretilen skolastik dini bilgiyi herhangi bir kritiğe tabi tutmadan halka ve öğrencilere aktaran birer kurumdular. Kritik olamazdı; çünkü, böyle bir düşünce ve geleneği yoktu. Cumhuriyetin ulus yaratma projesi gereği çıkarmış olduğu “Tevhid-i Tedrisat” ve dini kontrol altında tutma gerekçesiyle kurmuş olduğu “Diyaneti” bağımsızlaştırmaması, Ali Fuat Başgil’in dediği gibi, Batıdaki Katolik ve Protestan Teoloji Fakülteleri’nin yetiştirdiği çapta ve samimiyette din alimi ve bilimsel bilgi üretme imkanını ortadan kaldırmıştır. 1949’da Ankara Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan İlahiyat Fakültesi ise, 1970 lere kadar Felsefe ağırlıklı bir tedrisat; 70lerden sonra da yurtdışından getirilen (M.D.Tancı ve T.Okiç) hocaların marifetiyle İslami ilimler tedrisata dahil edilmiştir. 1971 tarihinde Atatürk Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan “İslami İlimler Fakültesi” Ankara İlahiyat ile mukayese edildiğinde, geleneksel İslami ilimlerin daha iyi “talim” ve “tedris” edildiği bilinmektedir. Seksen ihtilalinden sonra, bilindiği gibi, Yüksek İslam Enstitüleri İlahiyat Fakültesine dönüştürülerek bir program birliği ve denklik sağlandı. Daha sonra da sayıları tedrici olarak yirmi dörde çıktı.
Türkiye’de gerek sivil alandaki dinsel oluşumlar (politik, ideolojik, tarikat, cemaat); gerekse devlete bağlı Diyanet ve laik üniversitelere bağlı İlahiyat Fakültelerinde üretilen dini düşünce ve duygu, ana hatlarıyla hâlâ M. Akif ve N. Topçu’nun içeriğini tasvir ettikleri “muhafazakâr” bir zemin üzerindedir. Tarihsel olarak güçlü ve köklü bir düşünce ve eleştiri geleneğine sahip olmadığı gibi; modern dönemde de yeterli düşünce özgürlüğüne sahip olamadığı için, Cumhuriyet döneminde dini bilinç ve kimlik kendini yenileyememiştir. İtiraf etmeli ki, İlahiyat Fakülteleri de merhum Ali Fuat Başgil’in dediği gibi, rüşdünü ortaya koyamamıştır. Ne Diyanet’in ihtiyaç duyduğu dini ehliyeti ve hamiyeti yüksek din alimleri yetiştirebilmiş, ne de, dünya çapındaki teolojik düşünceyle boy ölçüşecek bilgi üretilebilmiştir. Genel olarak buralarda yapılan akademik faaliyet, geleneksel dini bilginin estetize edilmesidir. Oysa Whitehead’ın dediği gibi: “hayatın içinde bulunan sembolik unsurların, tıpkı tropikal iklim ormanlarında bulunan bitkiler gibi, azgın bir hızla yayılma eğilimi taşıdıklarını kavramaksızın, sembolizmin kullanımıyla ilgili hiçbir açıklama olmayacaktır. İnsan hayatının sembolik süsleri, bu hayatı kolayca çevreleyip içini dolduracak niteliktedir. Sürekli bir budama ve her zaman yeni söyleyiş biçimlerine gereksinim duyan geleceğe uyarlama süreçleri, her toplum için olmazsa olmaz derecede önem taşıyan yükümlülüklerdir… Özgür bir toplumun sanatı ( ve de dini hayatı.İ.G), şu iki unsuru içerir: İlk olarak sembolik dizgelerin sürdürülür olması ve ikinci olarak da aydınlanmış aklı tatmin edecek amaçlara hizmet etmesini sağlama almak bakımından, sembolik dizgenin yeniden gözden geçirilmesinden korkmamak. Sembollerine olan saygıyı, onları yeniden gözden geçirme özgürlüğü ile bütünleştirmeyen toplumlar, ya anarşi nedeniyle ya da faydasız gölgelerin çokluğunun neden olduğu körelmenin sonucunda hayatın yavaş yavaş güçten düşmesiyle mutlaka çökerler.”(9)
Türkiye tarihinde önemli bir kırılma noktası olarak, 28 Şubat süreciyle birlikte ise Fakültelerin programları, dönemin egemen politik iradesinin “güvenlik” kaygı ve konseptine uygun olarak budamış ve fakülteler birer eğitim fakültesine dönüştürülmüştür. Bu bağlamda, Temel İslami ilimlerinin( Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam) mesnedi/temeli olan Arapça öğretimi büyük ölçüde çökmüş olduğu için, çekirdek/kor İlahiyat(Teoloji) yapma imkanı zayıflamıştır. Türkçe anlamıyla Politik kaygılarla öğrencisi bir dönemler azaltılan ve programları kuşa çevrilen fakülteler, daha sora yine politik rövanş mantığı ile öğrencileri artırılmış, programları değiştirilmiş; ikinci öğretim, uzaktan öğretim vs adı altıda buralar, Heidegger’in bahsettiği çağımızda uzmanlaşmanın kendisinin işlem ve aygıtların kurumsallaşmasıyla bilimlerin “ticarî”leşmesinden(10) daha kaba bir tarzda özellikle hocaları açısından adeta birer kazanç kapısına dönüşmüştür.
Dine mesafeli duran laik kesim ise, bu mesafesini, maalesef hesabını verdiği bir kritikten üretmediği için, toplumda dini mevzularda samimi bir konuşma ve tartışma yapılamamakta; ancak darbelere gerekçe olabilecek kavgalar yapılmaktadır. Cumhuriyetle yaşıt olan laik/çağdaş-dindar/muhafazakar kutuplaşması, çatlağı, yarığı, gediği bir türlü kapatılamamaktadır. Kanaatimce çözüm, merhum Ali Fuat Başgil’in önerisinde yatıyor: Diyanetin siyasi iradeden olabildiğince bağımsızlaştırılarak vakıflar ile güçlendirilmesi ve burada istihdam edilecek elemanların yetiştirilmesini sağlamak için mevcut ilahiyat fakültelerinin kendi içinde –Batıda olduğu gibi- ihtisaslaşmaya giderek bir kısmının “Yüksek İslam İlimleri” fakültesi (Teoloji/Divinity), diğer kısmının ise Sosyal Bilimler ile desteklenmiş (öğretmen ihtiyacı buradan karşılanabilir) daha kritik bilgi üreten (Religious Study) fakülteler olarak yeniden düzenlenmesidir.

 

Prof. Dr. İlhami GÜLER
DİPNOTLAR:
1-Tanpınar,A.Hamdi. Yahya Kemal.İst.1982.20
2-Ersoy, Mehmet Akif.Safahat.İst.1981.449,453
3-Kısakürek, N. Fazıl.Çile.İst.1996.407
4-Topçu, Nureddin.İradenin Davası.İst.1974.34
5-Topçu.İslam ve İnsan.İst.tarihsiz.5
6-Başgil, Ali Fuat.Din ve Laiklik.İst.1962.201-202
7-Başgil.a.g.e.276.77
8-Bora, Tanıl.Türk Sağının Üç Hali.İst.1998.58-59
9-Whıtehead,A.N. Sembolizm. Çev: Kadir Yılmaz.İst.2009.s 98,126
10-Aldeman, Harold. Heidegger’in Bilim ve Teknoloji Eleştirisi. Çev: M. Özel. Kayıtlar. Sayı:22.1992.s 47

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim