• BIST 89.931
  • Altın 145,423
  • Dolar 3,5968
  • Euro 3,9078
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 15 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

HİCRETİN YILDÖNÜMÜNDE ÜMMETİN VE İNSANLIĞIN HALİ

HİCRETİN YILDÖNÜMÜNDE ÜMMETİN VE İNSANLIĞIN HALİ
Dünyaya ve Türkiye’ye baktığımızda, genelde tüm insanlığın, özelde Müslüman halkların, “insanı insanın kurdu” haline dönüştürmüş seküler, paganist modern paradigmanın kuşatması altında nasıl köleleştirildiğini görüyoruz.

Kapitalist emperyalizmin ve çıkarcılığı, hazcılığı, dünyevileşmeyi, lüksü, israfı, azgınlığı, tuğyanı ifade eden tüketim kültürünün, tüketim çılgınlığının esiri haline getirilmiş insanlığın nasıl sömürüldüğünü, nasıl anlam ve değer kaybına uğratıldığını, insana ait her şeyin nasıl metalaştırılıp, değersizleştirildiğini tespit ediyoruz.

Sonuçta fesadın, zulmün, adaletsizliğin, sömürünün nasıl küreselleştirildiğini, insani erdemlerin, insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığını, aşağılandığını, fıtratların nasıl bozulduğunu, zihinlerin nasıl işgal edildiğini, ruhların nasıl kirletildiğini ve sonuçta insanın nasıl tüketildiğini, insanlık onurunun, insani erdemlerin ve ahlaki değerlerin nasıl çürütüldüğünü, kitlelerin nasıl edilgen sürüler haline getirilip yozlaştırıldığını acıyla gözlemliyoruz.

İslam coğrafyasının nerdeyse her yanındaki, ya kapitalist korsan devletlerin, silah ve petrol kartellerinin çıkarları istikametinde gerçekleştirdikleri doğrudan askeri işgallerle, ya da işbirlikçi despot oligarşilerin, monarşilerin yönetiminde ideolojik, kültürel, ekonomik işgaller ve sömürgeci politikalarla, katliamlarla, Müslüman halkların nasıl kan, gözyaşı ve sefalete mahkûm edildiklerini yüreğimiz kanayarak izliyoruz.

Milyonlarca masum insanın nasıl canice, vahşice soykırımlarla katledildiğini, sefalete mahkûm edilen fakir halkların zengin kaynaklarının nasıl talan edildiğini, on yıllardır mülteci kamplarında geçen, orada doğup orada son bulan, ıstırap, acı ve sefalet dolu Müslüman hayatların acısını yüreğimizde hissediyoruz.

İşte bu büyük seküler, laik kuşatma, zalim, ahlaksız, hayvandan aşağı küresel uygulamalar, kapitalist sömürü ve köleleştirme projeleriyle bunalan insanlık vicdanın sesine, fıtri erdemlere kulak vererek itiraz ediyor. Yeşiller ve küresel karşıtları gibi isimler altında, bizzat Batı içinden milyonlarca mazlum insan meydanları doldurup, bu büyük kuşatma ve sömürüye karşı “yeni bir dünya mümkün” sloganıyla yeni bir dünya bir arayışı içinde olduklarını haykırıyorlar. Ancak vahiyden kopuk oldukları için, zihinler modern paradigmanın kodlarıyla şartlandırıldığı için, yeni bir dünya alternatifini bir türlü üretemiyorlar, üretemezler.

Biz Müslümanların elinde ise, işte bütün bu dünya insanlığını kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, zulümden adalete ulaştıracak mesajı taşıyan, Allah’ın koruması altındaki muhteşem kitabımız Kur’an var. Bu sebeple sorumluluğumuz büyük.

Hicri Takvimin oluşturulması:

Hz. Ömer b. Hattab (r.a), miladi 622'ye denk gelen, Resulullah (s)in Mekke’den Medine’ye hicret hadisesini İslâmi takvimin başlangıcı olarak kabul etmiştir.

Bu sebeple bizler, her Hicri yılbaşında “Hicret” kavramı ve insanlık serüveni içinde Peygamberlerin örnek öncülüğünde yaşananları, insanlık onurunu yüceltmek ve insanları karanlıklardan aydınlığa hicret ettirmek amacıyla yapılanları düşünüp, tefekkür ederek kendimize dersler çıkarmak suretiyle bugünkü sorumluluklarımızı tespit etmeye ve bu konuda da insanlara iyi bir örneklik sunmaya çalışmalıyız.

Hicret Nedir? Muhacir Kimdir?

İstikametini kaybeden, tevhid inancından sapan, fıtratın yolundan uzaklaşan ve bu sebeple “esfele safiline” (aşağıların aşağısına) “hatta hayvanlardan aşağı” konumlara sürüklenen insanlığa; insani onurunu tekrar kazandırmak, yeniden fıtratın yoluna, tevhidin aydınlığına çıkarmak üzere indirilen vahyin mesajı ile Peygamberler gönderilmiştir.

Peygamberler, çeşitli zindanların karanlıklarına gömülmüş insanlığı, vahyin aydınlığına, iç dünyada, kalplerde yaşanacak inkılapla şirkten tevhide hicrete, tağuttan içtinap edip (uzaklaşıp-kaçınarak) sadece Allah’a kulluk yapmaya çağırmışlardır.

Hicret yolunda ilk aşama, işte bu zihni hicrettir, kalbi arınma ve imandır. Yüreklerde yaşanan inkılapla şirkten tevhide hicrettir. Aslında bu anlamdaki hicret iman demektir. Tevhidi bilincin oluşumu demektir.

“Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.” (Nahl 36)

Şirkten tevhide hicretle iman edenlerin, iman ettikleri değerleri hayata taşımak suretiyle cahiliye amellerini terkle sâlih amellere hicret etmeye ve böylece Kur’an ahlakıyla ahlâklanarak vahye şahidlik yapmaya, daveti hal ve kâl ile insanlara taşımaya çağırmışlardır.

İşte bu hicretin ikinci aşamasıdır. Bu, cahiliye davranış ve amellerinden, tevhidi salih amellere hicrettir. Bu anlamda hicret, iman amel bütünlüğü içinde hayatı vahiyle inşa etmektir. Bireysel ve toplumsal hayatın pratiğinde vahyi sosyalleştirmek, cahiliye hayatından İslami tevhidi hayata hicret etmektir. Yani iman edip söylediklerini önce kendi hayatında yaşayarak tutarlı olmaktır.

Sadece cahili değerlerden değil, cahili yapıdan İslami yapıya hicret etmeye, cahili toplumdan koparak alternatif tevhidi cemaati oluşturmaya ve cahiliye toplumuna cemaat planında da şahidlik yaparak, örneklik teşkil ederek onu dönüştürmeye davet etmişlerdir.

Üçüncü aşama, cahiliye toplumuna alternatif İslam toplumunu oluşturmak ve bu anlamda cahiliye toplumundan İslam toplumuna hicret etmektir. Büyük, güçlü ve egemen cahiliye toplumunu, sistemini ve cahiliye otoritesi tağutları terk ederek Allah Resulünün oluşturduğu İslami otoriteye ve küçücük, güçsüz İslami topluma doğru bir hicret etmektir. Bu aynı zamanda, Dar-un Nedve’den Dar-ul Erkam’a hicret etmekti. Cahiliyeden kopan mü’minlerin oluşturduğu bu küçük ama alternatif yapıda, artık kan ve soy bağının yerini güçlü akıde ve iman bağı alıyordu.

Allah, Bakara 257. ayette “Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar...” buyurmaktadır.

İşte ilk hicret bu istikamette yaşandı. Tağutlara itaat ve ibadet etmekten kaçınıp, yalnız Allah’a kulluk yapmak, zulumattan nura, karanlıklardan aydınlığa çıkmak anlamında hicret. Cahiliyenin ilahlarından ve şirk dininden, Vahid-ul Kahhar olan Allah’a ve O’nun tevhid dinine doğru hicret. İşte bu kurtarıcı hicret, insan üretimi cahiliyenin renginden arınıp Allah’ın rengiyle boyanmaktır. Üretilmiş ipleri terk edip Allah’ın ipine sarılmaktır.

İşte bu manevi hicret; Mekke’deki ilk neslin örnekliğinde görüldüğü üzere, imani, ameli ve yapısal planda şirkten, şirk amellerinden ve şirk toplumundan zihni ve ahlaki bir ayrışma, uzaklaşma anlamına geldiği gibi, şirk sisteminden beraatı, ona itaatsizliği ve uzlaşmazlığı da gerektirmektedir. Bugün içinde yaşadığımız cahiliye sistemi ve toplumunda takip etmemiz gereken yolun işaretlerini bize sunan Mekkî sureleri ve Allah Resulü (s)nün ve eğittiği ilk Kur’an neslinin yolumuzu aydınlatan ilkeli, onurlu pratiğini hayatımıza yön vermek amacıyla dikkatlice ve hakkıyla okumalıyız.

Bu anlamda hicret; imtihan sebebiyle dünyaya muhacir ve misafir olarak gelen fıtratın, yine kendisi gibi Allah’tan gelen vahiyle yeryüzünde buluşup bütünleşmesidir. Evet bu anlamda hicret şirkten, cahiliyeden ayrılışken, vahiyle buluşmaktır. Dünyada kirlenen aklın, yozlaşan fıtratın, pisliklerden temizlenme, arınma ve ayrışma amacıyla vahiyle bütünleşmesidir.

Hicrette dördüncü aşama ise, mekânsal hicrettir. Bu hicret, bir dava önderinin davasına yeni hamleler yaptırmak, yeni açılımlar ve imkanlar kazandırmak için attığı stratejik bir adımdır. İmkanların tükendiği alandan, yeni imkanların, enerjilerin, projelerin üretildiği, mücadeleye yeni soluk kazandırılan ve yeni güç katılan alana hicret etmektir.

Aslında insan bir anlamda sürekli muhacirdir. Dünyaya gelmek de, ahirete göçmek de bir bakıma hicreti düşündürmektedir. Peygamber'in (s), "bu dünyada bir garip yolcu gibi ol" uyarısı, aslında insanın bu sürekli muhaceretinin ifadesiydi. Bu yolcunun takip etmesi gereken yol fıtratın yoludur, geçici olarak gelinen imtihan dünyasında kulluk, arınma, tekâmül ve tekrar Allah’a dönüş yoludur. “İnna Lillahi ve İnna İleyhi Râciun”.  (Doğrusu biz Allah’a aidiz ve sonunda yine O’na döneceğiz.)

Bu anlamda hicret bilinci, dünyayı belirleyici kılan dünyevileşmenin önündeki en büyük engeldi. Çünkü, muhacir, misafir olduğunun, dünyada geçici olarak ve imtihan için bulunduğunun bilincinde olandı. İmtihan sebebiyle dünyaya doğuyor ve az bir geçimlikten ibaret olan kısacık ömrünü, dünyanın süsüne kapılmadan, ahret ve hesap bilincini kaybetmeden, Allah’ın yaratış gayesine ve koyduğu hudutlara riayetle tamamlayarak ahiret yurduna arınarak, tekâmül ederek hicret etmesi gerekiyor.

Hicret "kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması" demektir; Rasulullah, "muhacir, Allah'ın kendisine yasakladığı şeyleri terk eden kişidir" buyurmaktadır.

Allah Resulü (s)’in “Kafirlerle savaş devam ettiği müddetçe hicret sona ermeyecektir.” (Nesai) sözü hicretin zaman, mekan ve toplumlar üstü bir ibadet olduğunu teyit eder. Çünkü “Hicret nedir?” sorusuna Hz. Muhammed, “Kötülüğü terk etmendir.” (Ahmed b. Hanbel) cevabını verirken “Muhacir kimdir?” sorusuna ise; “Hata ve günahları terk edendir.” (İbn Mace) şeklinde cevap veriyor.

Hicret; tağutlardan kaçınarak yalnız Allah’a kulluk yapmak, şirkten, ifsaddan, zulümden uzaklaşıp, tevhidi ve adaleti ikame etmektir

Nerede, ne zaman ve ne şartlarda olursa olsun küfür ve şirki terk eden, uzaklaşan kimse muhacirdir. Fıskı, küfrü, şirki olduğu gibi modern tüketim kültürünü, kapitalist yaşam tarzını, seküler hayatı terk etmek de müminler için zor olsa bile kesinlikle bir zarurettir, farzdır. Ahlaki ve ameli olarak nefsimizde, ailemizde ve çevremizdeki her bir ıslah (düzeltme) çabası bizim takva yolunda, hicret yolunda atılmış bir adımımız olacaktır.

Ali Şeriati’nin ifadesiyle "Hicret, ilk önce nefislerimizdeki her türlü gayri İslami anlayış ve duygulardan arınmak, amellerimize yerleşen gayri İslami davranış ve alışkanlıkları terk etmektir.”“Hicret bir kaçış değildir. Aksine kafirlere ve zalimlere terk edilen haklarımızı geri almak, mücadelenin şartlarını yerine getirmek için hazırlanmaktır. Yani geri dönüş ve hesap sorma eylemidir hicret…”

Evet mekansal hicret, bir yandan Müslümanca yaşama imkanı elde etmek, davete yeni zeminler aramak için yola çıkmak, diğer yandan güçlenip, plan ve projeler yapıp geri dönmek, gasp edilen haklarımızı geri almak ve insanlık onurunu yeniden yüceltmek için hazırlanmaktır. Karanlıkları kovarak aydınlığı ikame etmektir. Şirki, zulmü ve ifsadı, izale ve ıslah ederek tevhid ve adaleti ikame etmek üzere ıslah amaçlı plan, proje yapmak, imkanlar hazırlamak, enerji ve güç biriktirmektir. Allah rızası için hak ve adalet uğrunda en sevdiklerimizi terk edebilmeyi, sevdiğimiz her şeyi feda edebilmeyi göze alabilmektir. Bu anlamda samimi bir adanmışlıktır. Hicret, büyük ve onurlu bir sorumluluk, fedakarlıklarla yoğrulan yorucu ve yıpratıcı bir süreçtir.

Hicret; Toplumsal Tevhidi Dönüşüme Zemin Hazırlamak İçin Yüreklerde ve Hayatta Vahyi İnkılabı Gerçekleştirmektir

Bu sebeple öncelikle ve bir an önce, bu uzun yolculuğumuzda yakıtımız, güç ve motivasyon kaynağımız olacak içimizdeki/özümüzdeki değişimi/hicreti gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Unutmayalım ki, ‘Bir topluluk kalplerindeki, özlerindeki durumu, değerleri değiştirmedikçe, Allah onlar üzerine verdiklerini ve onların durumunu değiştirmez…’

İçlerinde, özde bir hicreti yaşamayanlar, gerçekleştiremeyenler, yer değiştirebilirler ama asla hicret edemezler. Çünkü maddi plandaki hicret özde yaşanan manevi bir hicretin dıştaki tezahüründen ibarettir. Yüreklerdeki işgale son verilmedikçe, tüm kirlilikleri sona erdirip karanlıkları aydınlatacak olan yüreklerdeki inkılap öncelikle yaşanmadıkça, toplumsal alandaki ve coğrafi bölgelerdeki işgal ve kirlilikler sona erdirilemez. Bu sebeple ilk hicret yürek ülkesinde yaşanmalı, yürekler şirkten tevhide, cahiliye karanlığından vahyin aydınlığına doğru inkılap ettirilmelidir. Ve bu hicrete süreklilik kazandırılmalıdır.

Anlaşılmaktadır ki, maddi coğrafyadaki mekânsal hicret zaruretinin doğabilmesi için, öncelikle yüreklerdeki manevi coğrafyada harekete geçmek, şirkten arınarak tevhide doğru manevi bir hicreti gerçekleştirmek gerekmektedir.

İnsanlık serüveni boyunca; Allah’tan gelen mesaj Resulleri tarafından toplumlara götürülmüş, zalim ve cahil cahiliye toplumları Allah’tan gelen bu mesajı yalanlamış, inat edip davete icabet etmeyi reddetmiş, sonuçta vazife yerine getirilmiş ve artık yapacak bir şey kalmadığında ise o bölgeyi terk etme (hicret) zamanı gelmiş ve peygamberler gece yürüyüşüyle şehirlerini terk etmişlerdir. Çünkü, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak mesaj, karanlıklardan beslenen müstekbirleri, tağutları rahatsız eder. Bunun üzerine, tevhidi mesajı taşıyan mü’minlere yapılan baskılar, işkenceler, cinayetler sonucunda kaçınılmaz olarak yeni imkânlara ulaşma çabası, adalet ve özgürlük arayışı mekansal hicretle sonuçlanır.

Bütün Peygamberler Manevi ve Mekansal Hicreti Yaşamışlardır

Hz. Nuh (as)’da, Tufan, tuğyan edenler için bir felaket, ama iman edenler için bir hicretti. Hz. Nuh, iman gemisini inşa ile helak beldesinden hicret etmişti. Safların ayrışımı, tevhid ile şirk arasındaki sınır okyanuslara, çetin kasırgalara açılmayı gerekli kılmıştı. Nuh oğlunu gemiye davet ederken; "... yavrum bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!..." (11/42) diyordu. Gemiye davet, küfrün safını terk etmeye, şirkten tevhide hicret etmeye çağrı anlamı taşımaktaydı. Bu örnekte manevi hicret ile mekansal hicret iç içe geçmiş gibidir. Tevhid gemisine binmek hem imani hicreti hem de cahiliye toplumunu terk ederek gemiyle okyanuslara açılma anlamında mekansal hicreti içermektedir.

Lût (as) da önce Allah’a doğru manevi hicreti gerçekleştiriyor, sonra da ülkesini ve toplumunu terk etmek anlamda mekansal hicreti yaşıyordu. “Bunun üzerine (kardeşinin oğlu) Lût o’na inandı ve şöyle dedi: Ben de Rabbim’e muhacirim/toplumsal yaşamın bütün kirliliklerini terk edip Allah’a hicret ediciyim. Şüphesiz O büyük bir kudret ve hikmet sahibidir.” (Ankebut,29/26.)

Hz. Nuh'un kurtuluş gemisine oğlunu alamaması gibi, Hz. Lut da eşini almadan hicret etmiştir. Bu olayları aktaran ayetler hicret için, iman önkoşulunun arandığını ortaya koymaktadır. Manevi hicret anlamındaki iman olmadan, mekansal hicretten bahsedilemez. Bu da hicretin amacını ortaya koymaktadır. Ancak İslami davet ve şahitlik sorumluluğunun ifası nedeniyle bir baskı ve zulme maruz kalan Müslüman(lar)ın terkleri, hicret olarak nitelendirilebilir. Nitekim "Onlar ki; sonradan inandılar, HİCRET ettiler, sizinle beraber mücadele ettiler... (8/75) ayetinde, hicretin imanla bağlantısını daha iyi görmek mümkündür. Tevhidi bir bilince ulaşmadan ve kalbi bir mutmainliği yakalamadan zorlu imtihanları aşmak, hicretin meşakkatlerine katlanacak bir adanmışlığı yakalamak mümkün değildir.

Hz. İsa (as), "Men ensârî ilallah: Allah'a giden yolda bana kim yardımcı olur?" (61:14) diye sorarken, aslında "hicret yolunda, Allah için çıkılacak meşakkatli yolda bana kim yol arkadaşı olur?" demeye getiriyordu.

Hz. Yusuf (as)’ın saraya zindanı tercih eden ahlaki hicreti; Bilindiği gibi hizmetini yaptığı evin hanımefendisinin kötü teklifini reddeden Yusuf (as), haksız yere hapishaneye atılmıştır. O, işlenildiğinde Allah’ın razı olmayacağı, şeytanın ise memnun olacağı günahtan kaçınarak, Allah’ın rızasına hicret etmiştir.  Toplumun izlediği yanlış yolu terk edip, sonu zindan da olsa Allah’ın dosdoğru yoluna uymak; ahlaki bir hicret olarak değerlendirilebilir. O, zindanda dahi terk etmediği, şirke karşı tevhidi tebliğ cihadını yaparken, yakınlık kurduğu zindan arkadaşlarına şöyle demektedir: “... bilin ki, ben Allah’a inanmayan ve ahiret gerçeğini tanımaktan ısrarla kaçınan bir toplumun milletini/izlediği yolu/dinini terk ettim” (Yusuf,12/37.)

Ashab-ı Kehf’in Saraydan mağaraya hicreti;

Bir avuç gençtiler. Onlar saraylarda ve pek çok nimetler içindeler, kendilerine dünyevi bir çok imkanlar sağlanmış durumda. Buna rağmen, bütün bunları bir yana iterek, sarayda zalim sultanın yüzüne hakkı haykırıyorlar. Hem de en zalim yönetimlerin baskısı altında, imparatorların, Allah düşmanlarının, tağuti sistem önderlerinin sarayında hakkı haykırdılar. Allah’dan başka İlahlara tapmayacaklarını söylediler. Sadece Allah’a kulluk ve ibadet yapacaklarını haykırdılar. Büyük bir fedakarlıkla görevlerini ve kulluk sorumluluklarını yerine getirdiler, toplum ve egemenler davete icabet etmemiş, tam tersine onları öldürmeye kalkmışlardı, bu sebeple yapabilecekleri başka bir şey yoktu, davete direnen toplumlarını terk edip mağaraya çekildiler.

Allah yolunda büyük fedakârlık yaparak, ölümü göze alan onurlu bir tutumla zalim sultanın yüzüne hakkı haykırmak suretiyle Allah’ın dinin yardımcıları olmayı tercih ederek şeref kazandılar ve hükmü kıyamete kadar geçerli Kur’an’da bütün insanlığa örnek olarak sunulmayı hak ettiler. Ve sonuçta saraydan mağaraya hicret ettiler. Saraya tercih ettikleri mağara, Allah’ın lütfuyla onlar için, saraya nazaran daha ferah, daha huzurlu bir mekâna dönüşüverdi. 

İbrahim (as) ve ashabının ahlaki/manevi hicreti;

Toplumunun kirliliklerinden kesin bir ayrışma ve beraat ile Allah’a hicret eden İbrahim (as) ve arkadaşlarında, bütün zamanların müminleri için “şirke bulaşmış cahiliye toplumunun kirliliklerinden beri olup, onlardan tam bir kopuş ile ayrılmak” hususunda güzel bir örnek bulunmaktadır.

Tevhidi tebliğ ve davette ısrar eden Hz. İbrahim, kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsü ardından, önce Filistin'e ardından Mısır'a, daha sonra da Kenan diyarına hicret etmiştir. Nasıl ki Yesrib Hz. Muhammed'in Medine'si olduysa, Mekke de Hz. İbrahim ve İsmail'in Medine'si idi.

Hz. Muhammed’in (s) hicreti;

Resulullah (s) de, bütün Peygamberlerin yaşadığı aynı serüveni yaşadı. İlk inen surelerde, cahiliye inancından ve cahiliye toplumundan ayrışıp uzaklaşarak, önce tevhidi imana doğru, sonra da “kalk uyar” emriyle gerçekleştireceği tevhidi davete icabet edenlerle İslami toplumu oluşturarak alternatif yapıya doğru hicreti yaşadı. Sonuçta Mekke’de, Resulün şahidliğinde ilk Kur’an neslinin öncülüğünde, hem cahiliye inancından hem de cahiliye toplumundan tam ve kesin bir ayrışma yaşandı.

Rasulullah'ın (s), dünyevi iktidar ve zenginliklerle ilgili her türlü “cazip” teklifi reddedişi, şirke karşı tavizsiz ve uzlaşmaya yanaşmayan ilkeli tavrı, onun hepimize, kıyamete kadar gelecek tüm mü’minlere hitap eden çağlar üstü en büyük sünnetidir. Resulullah (s) ve ashabı en ağır zulüm ve işkencelere, ekonomik, sosyal kuşatma ve boykotlara rağmen, hatta iman eden bir avuç mü’minin yok olması tehlikesine rağmen, tavizsiz bir direnişle istikameti koruyup, ilkeli bir tutumla tevhidi daveti yaygınlaştırma mücadelesinden vazgeçmediler. Ateş çemberinden geçmelerine rağmen manevi, imani ve ahlaki hicrette tavizsiz ve ilkeli duruşlarını ısrarla sürdürdüler. Bu hicreti kalıcılaştırdılar. Kur’an’la cihadı en güzel bir biçimde gerçekleştirdiler. Ancak artık yapacak fazla bir şeyin kalmadığı, İslamı yaşamanın ve tebliğ etmenin imkânları tamamen tükendiği noktada, Rabbimiz onlara mekânsal hicretin yolunu açtı.

“Meta nasrullah” diyecek hale gelene kadar darlandılar, büyük bedeller ödediler ve Allah’ın vaat ettiği yardıma müstehak oldular, ondan sonra Allah izniyle “zorlukların rahmindeki kolaylık tohumları” yeşermeye ve önlerinde yeni ufukların, umutların, imkânların yolları açılmaya başladı.

İlk surelerde, muhtemel içe kapanma ve bireyselleşme tehlikesini bertaraf etmek üzere yüce Rabbimiz dışa dönük mücadele için kıyam’ı “kalkıp uyarmayı” emretmektedir. Dışa dönük uyarı ile başlayan bu süreci ise başka bir tehlike beklemektedir: cahili halk içinde kaybolup gitme, cahili toplum içinde erime ve başkalarına benzeme riski. İşte bu tehlike ihtimalini ise ‘sürekli hicret şuuru’ ile aşmak gerekecektir. Kısacası; içe kapanma tehlikesi halkı uyarmak ve tevhidi mesajı yaymak için kıyam/ayağa kalkış ile, toplumsal alandaki uyarı kıyamı ise “rucz’den hicret”in sürekli kılınması ile dengelenmektedir.

İman bilincini ve sorumluluğunu kuşanan mümin şahsiyet, toplumdan uzaklaşma ve topluma karşı sorumluluklarını terk edecek kadar şiddetli bir  yalnızlık isteği duysa da, bunu “kalk ve uyar!” emri gereği aşmak durumundadır. Ancak bu yalnızlık yada marjinallik duygusunu toplumun cahili değerlerini taklit ederek gidermeye de kalkışmamalı, tam tersine toplumu cahiliyeden uzaklaştıracak vahyi daveti her şartta sürdürmelidir. Cahiliye toplumunun cahili inanç, değer ve davranışlarını terk etmeli, onlardan en güzel bir şekilde kaçınmalı, uzaklaşmalı; hicret etmelidir.

Allah rızasını kazanmak üzere, akıl ve irademizi kullanıp önce iman için Allah’a yönelmeli, sonra da iman eder etmez hemen işe koyulup, nefsimizi kötülüklerden arındırmayı, toplumun kirliliklerine bulaşmamayı, günahlardan kaçınmayı, manevi pisliklerden uzaklaşmayı, hicret etmeyi başarmalıyız. Manevi hicretin genel ilkesi; “toplum içinde var olmaya devam etmek, ancak cahiliye toplumunun cahili değerlerine savrulmadan, hakka uygun yaşamaktan asla taviz vermeden, cahiliye toplumuna örnek olmak üzere vahye şahidlik yapmak ve ıslah sorumluğunu yerine getirmeyi ısrarla sürdürmektir”.

Nefsin fücura yönelişinden/öz benliğimizden kaynaklanan manevi kirlilikleri arındırmanın yolu dahi, toplumsal hayat içindeki kirliliklere karşı mücadele etmekten geçmektedir. Topluma taşıyacağımız hakikate dair değerleri önce kendimiz yaşamalı, iç dünyamızda ve amellerimizde şirkten tevhide doğru manevi hicreti gerçekleştirmeliyiz. Cahiliye toplumuna, cahili inançlara ve münkere karşı tevhidi daveti, Kur’an’la cihadı ve ıslahı esas alan mücadelenin sürekliliğinden kopanlar, mü’minlerle birlikte olmaktan uzaklaşıp bireyselleşerek nefsiyle baş başa kalanlar, uyarma sorumluluğunu terk edip yalnızlığa çekilenler tersine bir hicretle cahiliye toplumuna ve değerlerine savrulma riski altında kalırlar.

İşte bu büyük önemi dolayısıyla Rabbimiz, cahiliye kirinden arınıp “elbisesi temiz” olanların, “kalk uyar” emri gereğince yaptıkları dışa, topluma, insanlığa dönük mücadeleyi büyük cihad olarak isimlendirmektedir. Evet Kur’an’la büyük cihad; nefsimizde olan kötülük eğilimlerine ve şirke dayalı cahiliye toplumunun Allah’a karşı nankörlük anlamına gelebilecek bütün manevi kirliliklerine karşı durmak, onlardan hicret etmek ve cahiliye toplumunu vahiyle ıslah etmeye, şirki izale etmeye çalışmaktır.

“Sen kafir topluma uyma! tersine (bu ilahi mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir cihad tertip et!” ( Furkan,25/52.)

Cahiliye toplumunun şeytani yaşantısından ilahi rızaya uygun tevhidi bir hayata hicret eden mümin, köşesine çekilip bencilce bireysel bir tezkiye ile yetinemez, toplumsal davet ve şahidlik sorumluluklarını unutup, şirke ve münkere karşı bireysel, edilgen bir tutum geliştiremez. Her mü’minin, gücü, birikimi, potansiyeli yettiği ölçüde şirke, küfre, zulme ve ifsada karşı büyük bir cihad içine girmesi kaçınamayacağı kulluk vazifesidir.

Manevi hicretten sonra mekansal/maddi hicret gündeme gelmektedir

Hicret ne bir pes ediş, ne de bir küfürden kaçış idi. Fakat hicret, imkanların tükendiği yerden yeni imkânların üretileceği, yeni açılımların gerçekleştirileceği, yeni projelerin uygulamaya konacağı yere intikal etmek idi. Allah Rasulü (s) hicretle İmkanların tükendiği yerden, imkânları üreteceği yere değerlerini taşıdı. Bu bir başlangıçtı. O sadece Yesrib'i Medine yapmadı. Medine örneğinde bir hicret medeniyetinin temellerini inşa etti.

Hicret sünneti olmasaydı, tevhidi mesaj çağları aşıp bugünlere gelemezdi, tüm dünya insanlığına ulaşamazdı. Hicret sünneti sayesinde, Müslümanlar sıkıştırıldıkları yerden "huruç" ettiler. Medine kılacak yeni Yesrib'ler arayıp buldular. Oralardan yola çıkıp, kayıp Mekke'lerini yeniden kazandılar. Yeni manevi hicretler, imani, ameli ve yapısal hicretler, yeni Medinelerin kadrosunu inşa ederek yeni Medinelerin kapısını açacak, yeni Medinelerde oluşacak birikimler ve imkanlar ise inşallah yeni Mekkelerin fethini sağlayacaktır. Bilmeliyiz ki, hayat iman ve cihattır. İman maddi ve manevi hicreti de kapsamaktadır.

Batıldan imani ve fikri ayırımı gerçekleştirmemiş kişilerin cahili değerleri beraberinde taşıyarak bedenen göç etmesinin bir değeri yoktur. Ancak zihinsel, imani hicreti gerçekleştirdikten sonra gerek zulümden kurtulma, gerekse İslam mesajının açılımını sağlama ya da başka önemli siyasi kararlarla yapılacak yer değiştirmenin önemi vardır.

İslam Tarihini anlatan kitaplara baktığımızda Mekke küfür devletindeki baskı, işkence, boykot, ve çok boyutlu zulümlerden bunalan Müslümanların zulümden kaçmak için, hicreti gerçekleştirdikleri savı ön plana çıkarılmıştır. Ancak, tüm bu baskılardan kurtulmak niyetlerini göz ardı etmesek de, Hicrette asıl amaç, İslami Mücadeleyi Mekke dışına taşıyıp, Allah'ın hükümlerinin geçerli olduğu yepyeni bir düzene oturtarak, Müslümanları edilgen (pasif) konumdan çıkarıp, etken (aktif) unsur kılma yolunda adım atmaktır. Sadece riskten kaçış olsaydı, gidilen yerlerde yeni riskleri davet eden tevhidi duruş ve direnişler gerçekleştirilmezdi. (Hz. Cafer’in Necaşi huzurundaki tavizsiz tebliğini düşünelim).

Nefse cazip gelecek pek çok teklif reddedilerek ve büyük zulümlere direnerek ısrarla ve sebatla sürdürülen tavizsiz tebliğ ve davet karşısında acze düşen şirk sistemi önde gelenleri, tıpkı bu günde yaşandığı gibi, İslami Düzenle, küfür düzenini uzlaştırıp belli ölçülerde sentez ederek, sistemlerinin devamını sağlayacak bir uzlaşma zeminine çekme tekliflerini gündeme getirdiler, ancak yüreklerde meydana gelmiş manevi hicretin kökleşmesi sebebiyle bunda da sonuç alamadılar ve baskılarını, artık dayanılmaz boyutlara taşıyarak, mekansal hicretin gerçekleşmesini sağladılar.

Allah’a doğru gerçekleştirilen bu kutlu yolculuğu yüklenen tüm muhacirler için Rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Kim, Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde yerleşecek çok yer ve bolluk bulur. Kim, evinden Allah'a ve Rasulü'ne muhacir olarak çıkarsa, sonra da ölüm kendisine erişirse, muhakkak onun sevabı Allah'a düşer. Allah, bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Nisa Suresi, 4/100)

Kim Allah’a ve Resulune hicret ederse, yani kim tevhidi davete icabet edip, Allah’a ve Resulune itaat eder ve adanmış mü’min vasfıyla bu yolda fedakârlık yaparsa, bedel ödemeyi, dünyevi imkanları, dünyanın süslerini Allah ve Resulünün yolunda terk ve feda ederek takvayı hakkıyla kuşanırsa ve bu kutlu yolda ölürse, Allah ona ecrini vereceğini vaat etmektedir.

İşte Rabbimizin bu teşvikiyle önce imani, ameli, yapısal hicretle şirkten tevhide hicret edildi, sonra da yine O’nun izniyle, mekân değiştirme açısından ilk hicret Habeşistan'a yapıldı. Habeşistan’a ikinci hicretten sonra ise, güç yetiremeyen ve hicretten geri kalanların dışında tüm Müslümanlar Medine'ye hicret ettiler.

Mü’minler, herhangi bir toprak parçasının, ancak sahip olunan değerlerin yaşandığı yer olduğu ölçüde anlam kazanacağı bilinciyle, nelerle karşılaşacaklarını bilmeden hem zihinsel, hem de bedenen Allah ve Rasulüne hicret ediyorlardı. İşte bu fedakarlığı öven ve onları cennetle müjdeleyen onlarca ayet inmiş, Müslümanların yüreklerine su serpmişti:

"Rableri onlara karşılık verdi: 'Ben sizden erkek kadın, hiç bir çalışanın işini zayi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler, vuruşanlar ve öldürülenler... Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Yaptıklarına), Allah katından karşılık olarak. Karşılıkların en güzeli Allah katındadır." (Al-i İmran 3/195).

Onca zulmün ve sıkıntının üzerine, evini barkını terk edecek kadar güçlü olamayanlar ve çeşitli bahanelerle hicret etmeyip, Mekke'de kalanlara Allah şu uyarıda bulundu:

"Melekler kendi kendilerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki; 'Neyde idiniz?' Onlar 'Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (mustazaflar) idik' derler. (Melekler de:) 'Onda hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?' derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o." (Nisa 4/97)

Hicret edenler hayatın, iman konusunda bir sınanma mahalli olduğunun bilinciyle Allah yolunda fedakarlıklardan haz duyarken, bu bilinci kazanamayanlar ya da yitirenler, nefislerinin arzularına uyarak hicretten geri durdular.

"İnsanlar yalnız inandık demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" (29/2).

Bu ayetteki gerçeği göz ardı edenler İslami mücadelede istikrar ve kararlılık gösteremediler. Allah ise onların öne sürdükleri hiç bir bahaneyi kabul etmeyecekti.

"İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daima büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır." (Tevbe 9/20).

Müslümanların, Medine'ye hicretiyle birlikte görülmemiş bir kardeşlik olayı gerçekleşti. Medineli ensar, Allah'ın vasiyet bakımından akrabaların muhacirlerden daha yakın olduğunu hatırlatmasına sebep olacak kadar (33/6), bütün mal varlıklarını, yurtlarını terk edip gelen bu Müslümanlar için infak ediyorlardı. Kendilerinin ihtiyaç duyduğu şeyleri bile hicret edenler için infak edenlere Allah elbette ki mükâfatını esirgemeyecekti.

Ensar Akabe sözleşmesinin gereğini fazlası ile yerine getirmişlerdi. Muhacirler, ev, bark, mal, mülk ve ailelerini Mekke’de bırakıp terk ederek Allah yolunda hicret edip fedakârlık yaparken, Ensar da, bütün bunları Medine’de Allah rızası için kardeşlerine infak ederek terk ediyorlardı. Yani Ensar dünyalıkları Allah için terk anlamındaki hicreti Medine’de yaşıyorlardı.

Tarihte ve günümüzde ise çoğu kez tersine hicret yaşanmıştır

Asr-ı saadeti ve râşid halifeler dönemini müteakip yaşanan saltanat döneminde, pek çok savrulmaya yol açan uzun tarihsel süreçte hicretin, genellikle Kur'ani değerlerden cahili değerlere ve sistemlere doğru, Allah’tan tağutlara, nurdan zulumata evrilme şeklinde gerçekleştiğini üzülerek müşahade etmekteyiz. Şirkten tevhide hicret ederek iman eden mü’minlere, Allah’ın ipi olan Kur’an’a topluca sarılmaları emredilirken, Kur’an ve İslam adı altında bu tarihsel yozlaşma sürecinde üretilen pek çok iplere tutunularak tefrikaya düşülmüş ve istikametten sapılarak, geleneksel bid’at ve hurafelere, tevhitten şirke, İslam’dan cahiliyeye doğru tersine bir hicret yaşanmış, cahiliye kültürü yeniden üretilerek dinleştirilmiştir. İslam dünyasının bugün her yönden geri kalışının, sömürgeleşmesinin ve zillete sürüklenişinin sebebini öncelikle bu ters istikametteki hicret olayında aramak gerekir.

İşte bu yozlaşma sürecinde, çoğunluk Müslümanların bile dillerinden düşürmedikleri Kur'an'a rağmen, vahiy kalplerine inmemiş, hayatlarına yansımamış ve yaşayışları adeta cahili değerlere inananların yaşantı biçimine dönüşmüştür. Hz. Peygamber(s), Kur'an'dan beşeri sistemlere, cahili değerlere hicret edenleri, Kur’anı terk edip topuklarının üzerinde geri dönenleri Allah'a şöyle şikâyet edecektir; "Rabbim, gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş (mehcur) olarak bıraktı." (25/30).

“El-mehcur” sözcüğü, terkedilmiş, kendisinden ayrılınmış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber'in (s) dilinde bu söz, o günkü kavmi için olduğu kadar, daha sonraki süreçlerde Müslüman olduğunu iddia ettikleri ve Müslüman bir aileden geldikleri ve Kur’an’a mirascı kılındıkları halde "Kur'an'ı terk edip cahiliyeye savrulan ve Kur’an’dan, ona imandan insanları alıkoyan, engelleyen” herkesi kapsamaktadır.

Son dönemde tevhidi bir yöneliş içine girdikleri halde, bilahare yaşanan baskılar, sıkıntılar, dünyevileşme, bireyselleşme, iktidar, ikbal ve rant eksenli hesaplar, kimi dünyevi beklentiler ve acelecilik gibi nedenlerle, cahiliye toplumunun geleneksel ve modern bid’at ve hurafelerini yeniden keşfedip, onlara doğru savrulmalar olmakta, tersine hicret bir daha yaşanmaktadır.

Kur'an'ı “mehcur bırakma”nın en bariz sonucu, Müslüman toplumların ahret eksenli düşünceyi, tefekkürü, akletmeyi, Allah'ın kevni ayetleri üzerinde kafa yormayı tamamen terk etmiş bulunmalarıdır.

Ne yapmalıyız?

Evet bir daha vurgulamak isterim ki, hepimiz topluca ‘Hablullah’a (Allah’ın ipi olan Kur’an’a) sarılarak kardeşleşmemiz gerekirken, her birimiz değişik ekol ve mezhepler adına tarihsel süreçte üretilmiş olan iplere tutunduk ve bu farklı ipler bizi Hablullah’tan ve birbirimizden kopardı, uzaklaştırdı. Kur’an terk edilmiş (mehcur) bırakılınca, Allah’tan ve Resulünün sünnetinden uzaklaşılınca, tersine hicret yaşanıp cahiliye tekrar üretilince bu hale düştük. Bu sebeple, yeniden tevhidi şuuru, Kur’ani hicret bilincini yakalamalı ve onu, Resulullah’ın ve ilk Kur’an neslinin örnekliğinde yeniden hayatımıza geçirmeli ve bu hale süreklilik, kalıcılık kazandırmalıyız.

Bilmeliyiz ki, manevi ve mekansal hicret, iman edilen değerler uğrunda fedakârlığı ve adanmışlığı gerektirir. Vahyi hayata hâkim kılmada ısrarı ve sürekliliği gerektirir. Hicret, Müslüman’ın gerçek vatanını aramasıdır, adalet ve özgürlük arayışıdır. Müslüman’ın vatanı, imanının gereklerini özgürce yaşayabildiği yerdir.

Hiçbir çaresizlik, hiçbir tehdit, hiçbir silah ve dünyanın hiçbir süsü, mü’min insanı imanından, iman ettiği değerlerden ve onları mutlaka yaşama arzusundan vazgeçiremez. İmani hicretinden döndüremez.

Cahiliye toplumunun fıtratları bozup, akıdevi ve ahlaki çürümeye yol açan müesseseleri, zorunlu ideolojik eğitimi ve seküler bataklığı andıran medyası aracılığıyla sağlanan yaygın kirlenmeden arınarak, fıtratın yoluna ve tevhide doğru hicreti gerçekleştirmeli ve bu inkılaba süreklilik kazandırarak, vahyin şahidliğini yaparak bu kurtarıcı mesajın yaygınlaşmasına vesile olmalıyız.

Heva ve zanna dayalı olarak üretilen geleneksel ve modern bid’at ve hurafelerden arınıp, tüm uydurma ilahları, tağutları reddedip Allah’a ve O’nun tevhid dinine hicret etmeliyiz. Önce her birimiz, şirkten tevhide doğru hicretimizi kalıcı ve sürekli kılmalıyız. Sonra da, bu kısacık imtihan dünyasındaki bütün insanlar, cahiliye karanlıklarından tevhidin aydınlığına, insanlık onurunun ayaklar altında olduğu zelil hayatlardan, insanlık onurunu yücelten adalet ve izzet vasatına hicret etsinler diye çırpınmalıyız.

Bugün kendini İslama nispet eden büyük kitlelerin, aslında Kur’an’ı mehcur (terk edilmiş) bıraktıkları, Kur’an’dan hicret ettikleri için, geleneksel ve modern cahili kirliliklerden arınıp tevhidi bilince doğru hicreti gerçekleştirememiş olduklarını bilerek, çoğu iyi niyetli ancak bilmeyen bu insanların kurtuluşu için, tevhidi mesaja ulaşmaları için merhametle ve fedakârca davet, eğitim ve ıslah amaçlı çabalar göstermeliyiz.

Belli ölçülerde bilinçlenen kimi çevrelerde ise, dünyanın süsleri, çıkarları ve hesaplarıyla yaşanan savrulmalar, cahiliyenin imkân dağıtan merkezlerine doğru yaşanan tersine hicret konusunda, “emr-i bi’il maruf, nehy-i an’il münker” sorumluluğumuzu Allah rızası için yerine getirmekte, tavizsiz, azimli ve ısrarlı olmalıyız.

Tevhidi hicretimizi hayatımızın bütün alanlarına yaygınlaştırmalı, bireysel ve toplumsal tüm hayatı vahiyle dönüştürmeli, yeniden inşa etmeliyiz. Hayatımızı kuşatan bu hicretle, Resulün bize vahyin ilk şahidliğini yaptığı gibi, biz de tüm insanlığa örnek olmak suretiyle Allah’ın rızasını kazanmak için vahyin ihlaslı şahitleri olmaya çalışmalıyız. Önce kendimizi, ailelerimizi, sonra içinde yaşadığımız toplumları vahyin ölçüleriyle inkılaba uğratıp onurlandıracak Kur’ani inşa için bir an önce harekete geçmeliyiz. Ölümün çok yakınımızda ve hesabın kaçınılmaz olduğu biliciyle çok yönlü fedakarlıklarla seferber olmalıyız.

Tıpkı Kur’an’ın Mekki surelerdeki yönlendirmesiyle Allah Resulü ve ilk neslin yaptığı gibi, şirk inancından, ideolojilerinden ve sisteminden tam anlamıyla bir beraatla uzaklaşarak, cahiliye sistemi ve inancıyla uzlaşmayı reddeden, şirke götüren sentezlere itibar etmeyen, şirk sistemine itaatsizliği ve dinde tavizsizliği esas alan onurlu ve ilkeli bir çizgide yürümeyi, çok boyutlu tevhidi hicreti ve ruczdan uzaklaşmayı, her türlü şirki kirlenmelerden hicret edip arınmayı mutlaka başarmalıyız.

 Bizi çok boyutlu kuşatan, sürekli kirleten, öğüten cahiliye toplumundan, cahiliye eğitim ve kültüründen, cahiliye medyasının bombardımanından korunmalı, arınmalı Allah’a sığınmalı ve Kur’an’a tutunmalıyız. Kanalizasyon kanalı haline dönüştürülmüş TV’ların ifsad edici yayınlarından ve bu ifsadın huzur bırakmadığı evlerden, Allah'ın adının anıldığı, kitabının okunduğu, anlatıldığı, anlaşıldığı, Kur’an mektebi haline gelen evlerimize hicret etmeliyiz. Ailelerimizi, çocuklarımızı ateşten koruyucu tedbirleri almalıyız.

Resulullah (s)ın hicret yolculuğunda beraberindeki yol arkadaşı Hz. Ebubekir’e ifade ettiği, "Korkma! Allah bizimledir. Üçüncüleri Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir?" (Tevbe 9/40) ayetiyle ortaya konan rahmete layık olmak için gayret edelim. Rabbimizin emriyle başlattığımız bu hicret yolculuğunda; aynı hitabın sağladığı güvenlik halkasına girmek için, adanmış mü’min şahsiyetler olmaya çalışalım. Allah rızası için maddi ve manevi tüm boyutlarıyla HİCRET bilincini kuşanarak, Allah yolunda en sevdiklerini feda etmekten çekinmeyen, ifsada karşı ıslah çabasına süreklilik kazandıran muvahhidler olmak için çalışalım.

Bize düşen sorumluluk, dünyanın hangi bölgesinde olursak olalım, sadece Allah’a kulluk yapmak ve Allah’a hicretimizde ayaklarımızı sabit tutmaktır. Arzın bulunduğumuz bütün mekânlarını mescid ve Kur’an mektepleri haline dönüştürmek, insanlığı hüsrandan kurtuluşa, ifsaddan ıslaha, zulümden adalete ve karanlıklardan nura (aydınlığa) çağırmaktır. Şiddetten ve zorbalıktan uzak durup, hikmeti, merhameti ve adaleti hakkıyla temsil ederek, tüm insanlara kurtarıcı mesajı sunmak ve herkesin cennete gitmesi için çırpınmaktır.

Asla terk etmememiz ve taviz vermememiz gereken sorumluluğumuz, Allah’ın kullarını, tagutları redde ve sadece Allah’a kulağa çağırmak, Kur’an’ın kurtarıcı, aydınlığa çıkarıcı mesajını önce hayatımızda yaşayıp, hal ve kâl ile bütün insanlara yaymaktır.

Kur’an’ın adil ve onurlandırıcı mesajıyla tüm insanlığı kurtaracak alternatifi ortaya çıkarmak, herkese adalet ve özgürlük getirecek adalet sistemini oluşturmaktır.

Öncelikle bulunduğumuz yerde Kur’an’ın adaletini ikame etmek, tevhid bayrağını kalplere ve hayatlara dikerek model oluşturmak, vahye hakkıyla şahidlik yapmak, sonra da Allah’ın tüm kullarına, bu imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirebilme imkânını sunmak, tüm dünya insanlığına insanca ve özgürce yaşayabilecekleri adalet vasatını hazırlamaktır.

Bu sorumluluğumuzun gereğini hicretin 1431. yılında bir daha hatırlamalı ve tüm insanlığı kurtaracak aydınlık modeli ve adil dünya arayışına cevap olacak en sahici alternatifi, Kur’an’ın rehberliğinde ve ilk Kur’an neslinin örnekliğinde inşa ederek, çağımızın Kur’an toplumunu oluşturarak tüm dünya insanlığına sunma çabamızı daha nitelikli ve daha sürekli kılmanın cehd ve gayreti içine girmeliyiz.

Hicret ruhunu yeniden yakalayarak, dünyada muhacir olarak bulunduğumuzun bilincini kuşanarak, fıtrat ile vahyi buluşturan bir Kur’an toplumunu inşa etmeden dünyada da, ahrette de huzurun, kurtuluşun mümkün olmadığını bilerek, bir an önce ölüm gelmeden üzerimize düşen sorumluluklar için seferber olmalıyız. Aksi takdirde, insanlığın bu arayışına cevap teşkil edecek modeli üretip hayatımızda örnekleyerek insanlığa sunma sorumluluğumuzu ihmal edersek, sorumluluktan ve fedakârlıktan kaçmak, tembellik ve ilkesizlik sebebiyle vahye şahidlik görevimizi hakkıyla yerine getirmezsek Allah huzurunda hesabını veremeyiz.

Mehmet PAMAK

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim