• BIST 96.400
  • Altın 144,302
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,0009
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 17 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Hepsi Diyarbakır'da Yaşandı Netekim…

Hepsi Diyarbakırda Yaşandı Netekim…
Tutuklulara yapılan işkencelerle 'Dünyanın en kötü hapishaneleri arasında' sayılan Diyarbakır Cezaevi, 12 Eylül'de yapılan vahşi zulmü göz önüne seriyor...

 

 

 

 

 

Bu yazıyı okumaya başlayanları daha başından uyarmak boynumun borcu. Yazının konusu 12 Eylül darbe rejiminin kendini en vahşi haliyle somutlaştırdığı cehennemden bir köşe, “Türkiye’nin Auschwitz’i” olarak anılan Diyarbakır Cezaevi. Ausschwitz’in adını bilenler için bir açıklama yapmaya gerek yok diğerleri için belirtmekte fayda var. Okumaya devam edenlerden kimisi üzülüp karamsarlaşacak, bir diğeri öfkelenecek. Dehşete düşep tüyleri diken diken olan, kendini tutamayıp ağlayan olacak.

“Ağzımda pislik, hazır ola geçtim”

Gazeteci Hasan Cemal’in 2003 yılında çıkardığı “Kürtler” isimli kitabı ilgilisinin, meseleyi bilenin hiç de yabancısı olmadığı, insan olanının insanlığından utandığı bildik bir hikayeyle başlıyordu. Kitabında “Felat Cemiloğlu’nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990’lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim” diyen Cemal, “Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım” diye başlayan Felat Cemiloğlu’na bırakır sözü:

“…Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmak….Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.

PKK’nın ismini daha önce hiç duymamıştım. İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü ‘Apocular’ diye bilirdik. Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.

Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı. O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!

Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum. Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun. Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.

Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi…Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.

Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No’lu koğuşta. Elli beş yaşındaydım. Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni.”



Bu kalp seni unutur mu?

Nereden çıktı şimdi Diyarbakır Cezaevi derseniz meramımızı anlatalım. Son zamanlarda okul mu olsun müze mi tartışmalarına konu olan Diyarbakır Cezaevi’ni buraya taşıyan Show TV’de bir süredir yayınlanan bir dizi oldu. Adını Fikret Kızılok’un o güzel şarkısından alan “Bu Kalp Seni Unutur mu?” 12 Eylül 1980’e dek gelen dönemi anlatan Hatırla Sevgili’nin elde ettiği başarının ardından yola çıkan dizi bir bakıma selefinin kaldığı yerden devam ediyor. Çok ahkam kesecek değilim. Ancak genel olarak başarılı bulduğum Bu Kalp Seni Unutur mu? özellikle yakın tarihi anımsamak, bilmek ve en önemlisi maalesef sevinç alkışlarıyla karşılanan 12 Eylül darbesiyle birlikte bu ülkenin üzerinden geçenin ne olduğunu anlamak için merak uyandıracak bir dizi.

PKK’yi yaratan cezaevi

Son bir kaç yıldır darbe sözcügünün daha bir sık kulanıldığı, kimi darbeseverlerin cezaevine atıldığı bir dönemde içinde sıklıkla “Sıkıyönetim Komutanlığı’nın bilmem kaç numaralı bildirisi”, “Sokağa çıkma yasağı başlamadan eve dönelim” gibi repliklerin geçtiği, işkencede katledilmekten kurtulanların çığlıklarının kulaklarda yankılandığı, izleyenlerin tüylerini diken diken eden bir dizi Bu Kalp Seni Unutur mu? Bu yazının yazılmasına vesile olan ise dizinin bu gece (3 Kasım 2009, Salı) yayınlanacak 4. Bölümünün Diyarbakır Cezaevi’nin anlatılamayacak kadar ağır hikayesine dokunmasından.



“Sen 12 Eylülde neredeydin?”

Kürt açılımının tartışıldığı, tartışmada kullanılan dilin silah bırakıp dağdan inenleri yeniden dağa çıkartacak denli ırkçılaştığı, darbe tehlikesini her daim içimizde hissettiren şu günlerde zamanlaması hiç de fena olmadı. “PKK’yi yarattı” diye anılan, öyle ki içeri düşen sıradan insanları dahi PKK’li yapmayı başarmış bir cezaevinde ne yaşandığını kıyısından köşesinden anlatıyordu dizi. Yazının başında 12 Eylül darbesinin üzerinden 30 yıl geçmesine karşın kimsenin nedamet getirmediğini söylemiştik, eklemeyi unutmuşuz o nedameti getirmesini istediğimiz Nazi filmlerindeki subaylardan beter işkencecilerden ömrü yetenlerin hiç birinden hesap sorulmadı bu ülkede. Her biri yurdumun dört bir yanında belki de izlemenizi tavsiye ettiğim diziyi “keyifle” izleyerek günlerini geçiriyor. Kimisi dedeniz ya da babanız ya da hayatınızı paylaştığınız kişi belki de. Biz bilmiyoruz kim olduklarını ama siz, Ece Temelkuran’ın bir yazısında dile getirdiği gibi çok basit bir soruyla öğrenebilirsiniz. Yapmanız gerken tek şey, “Sen 12 Eylülde neredeydin?” diye sormak.

34 ölü, yüzlerce sakat, sıfır ceza

Öyle bir cezaeviydi ki Diyarbakır hakkında onlarca kitap, belgesel yapıldı, yapılıyor. İngiliz The Times gazetesi tarafından 29 Nisan 2008’de “Dünyanın en kötü 10 cezaevi” içerisinde gösterilen cehennemin sağ kalmayı başarabilen tanıkları yakın zamanda, 78’liler Vakfı’nın oluşturduğu Diyarbakır Cezaevi için Gerçekleri Araştırma Komisyonu’nun hazırlıkları süren belgeseline anlattı yaşadıklarını. Yaşadıkları anlatılamayacak kadar vahşet doluydu. 12 Eylül diktatörlüğünün suçlularını işaret etmek, hesap sormak için anlattılar. 12 Eylül darbesini izleyen 1981-84 yılları arasında Diyarbakır tabutluğunda 20 tutuklu aldığı ağır darbelerle, 5 tutuklu da açlık direnişinde öldü. Koşulları protesto eden 5 tutuklunun kendini asarak, dördünün de kendini yakarak yaşamına son verdiği, yüzlercesinin sakat kaldığı bu dönemin “vahşet orkestrası”ndan hiçbir görevli ceza almadı.

“İnsan soyu böyle bir zulüm görmedi”

2003 yılına dek arkadaş, ya da mağdur sohbetlerinin konusu olan Diyarbakır Cezaevi, Serbesti adlı derginin Eylül-Ekim dönemi 14. sayısında yayımlanan tanıklıklarla kamuoyunun dikkatine sunuldu. Dehşeti birebir yaşayan 29 tanık ile iki savunma avukatının anlattıklarına insan hakları odaklı habercilikle ilgisi olmayan ana akım medya dahi duyarsız kalamadı ve okuyucularına duyurdu. Serbesti dergisinde tanıklık yapanlardan biri de 2 yılını bu cehennem kuyusunda geçiren Nuri Sınır’dı. 2003’te 51 yaşındayken dergiye konuyan Sınır cezaevine girdiğinde 27 yaşındaydı. 4 sağlam dişini çürükler yerine cezaevi diş hekiminin çekip aldığı; bel fıtığı, ağrılar, aşırı derecede irade dışı reaksiyon gibi sağlık problemleri yaşayan Sınır bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987’de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar Aziz Nesin’le ilgili bir anekdotu, “İnsan soyu böyle bir zulüm görmedi” diyerek Serbesti dergisinde şöyle anlatıyordu:

Aziz Nesin bile inanmadı

“Sanırım 1986-87 yıllarındaydı; bir gün bizim şair Yılmaz Odabaşı beni aradı ve dedi ki: ‘Aziz Nesin burada, cezaevinde kalmış ve cezaevi uygulamalarının canlı şahidi olan birkaç insanla görüşmek istiyor, aklıma siz geldiniz ve bir de Mesut Baştürk arkadaşım var onunla da konuştum’. Hatta o sıra Yılmaz’a ‘Eğer şimdiye kadar Aziz Nesin Diyarbakır Cezaevine ilişkin sağlıklı bir bilgi edinememişse, bu saatten sonra ona neyi anlatabilirim’ dedim. Yani gerek yok görüşmemin bir anlamı yok şeklinde bir şeyler dile getirmiştim. Yılmaz çok rica etti, çok ısrar etti. Neyse biz randevulaştık; Derya Oteli diye bir otel vardı. Oraya gittik, bir kış günüydü, kar yağıyordu hava da çok soğuktu. Bir merhaba faslından sonra oturduk, çaylarımızı içtik. Aziz Nesin, ‘Çocuklar” dedi, “bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada canlı yaşayanlardansınız, sizden dinlemek istiyorum’ dedi. Anlatmaya başladım, mesela ‘banyoya giderken, mahkemeye giderken, mahkemeden dönerken, görüşmeye giderken, işte havalandırmaya çıkarılırken’ gibi başlıkların altında cezaevini anlatıyorum. Benden sonra Mesut devam ediyor. Sonra ben anlatıyorum; ben atlatıyorum, o anlatıyor. Neyse böyle 27- 28 tane olayı Aziz Nesin’e anlattık. Tabii biz bunları anlatırken Aziz Nesin çok dalmıştı; pencereden, yağan karı seyrediyordu. Sonra bir ara dönüp bize baktı ve şunu söyledi: ‘Yahu çocuklar, ben kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. Ama bakıyorum ki, Kürtlerin hayal dünyası benimkinden daha çok genişmiş’. Yani anlattıklarımıza inanmadı ve anlattıklarımızı bir hayal ürünü olarak değerlendirdi.

"Diyarbakır Cezaevi'nde 'Allah Yok!"

Yıl 1987... 12 Temmuz tarihli "2000'e Doğru" dergisi Diyarbakır Cezaevi'ni 28. sayısına şu başlıkla taşıyor : "Diyarbakır Cezaevi'nde 'Allah Yok!".

Başlık olan bu sözler aslında dönemin Diyarbakır Cezaevi yöneticilerine ait. "2000'e Doğru" dergisinin sayfalarını çevirdikçe cezaevinde işkence görmüş kişilerin anlattıkları insanı dehşete düşürüyor.

"2000'e Doğru" dergisinin sayfalarını başlıyoruz çevirmeye...13. sayfada tutuklulardan biriyle yapılan bir röportaj dikkatimizi çekiyor. Diyarbakır Cezaevi'nde karşılaştıkları baskının derecesini tutuklulardan Şebap Karademir "2000'e Doğru" dergisine şöyle özetlemiş: "Gardiyanlar 'Biz izin vermeden kimse hasta olamaz' derdi. Daha sonra izin çıktı verem oldum".

"2000'e Doğru" dergisinin 13. sayfasında cezaevi tutuklularından Şebap Karademir'in anlatımları sürüyor. Kandemir'e göre; Diyarbakır Cezaevi'nde meydan dayağı tutukluların "TV'li Oda" denilen insan dışkısının yedirildiği hücrelere kapatılması ve "Banyolu Oda" denilen lağım sularına batırılması gibi uygulamaların sonu gelmiyordu.

"2000'e Doğru" dergisinin 12 Temmuz 1987 tarihli sayısının 19. sayfasını çevirdiğimizde bir de anayasası olduğunu öğreniyoruz Diyarbakır Cezaevi'nin. Buna göre; Diyarbakır Cezaevi'nde cezaevi yetkililerine 'komutan' tutuklulara 'asker'di. Eğitim çalışması adı altında tutuklulara marş ezberletilen Diyarbakır Cezaevi'nde Türkçe bilmediği için 'Andımız'ı ezbere okuyamayan M. Emin Akpınar bayıltılıncaya kadar dövülmüş ve sabah 'eceliyle öldüğü' geçmişti kayıtlara.

"2000'e Doğru" dergisinin 19. sayfasını okumaya devam ettikçe işkencelerin boyutunu daha iyi anlıyoruz.1982 yılında 'itiraf politikası'nın başladığı Diyarbakır Cezaevi'nde TKP-ML Davası'ndan yargılanan Remzi Ercanlar daha sonra çıktığı mahkemede ifadesini nasıl bir işkence altında imzaladığını şöyle anlatıyordu: "Eğer itiraf edersen yüzbaşının yanına götürür o da seni affeder. O da sana gereken yardımı yapar" dediler. Yoksa ne mi olacaktı? Ya itiraf ya da şu ölü fareyi yersin. Fareyi parçalayıp zorla ağzıma koydular.



“Göz görür dil anlatamaz”

Serbesti dergisinde yer alan diğer tanık anlatımları ise şöyle:

Haluk Yıldızhan: Gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. Burada, “Banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?” diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

Osman Karavil: Koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. Tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. Askerler göründü, “Ellerinizi uzatın” dediler. Hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. Yoruluncaya kadar dövüp gittiler. Bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. Sonra hücre dayağı düzenine geçildi. Günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam…

K.Y.: Tutuklandığımda 16 yaşımdaydım. İdamla yargılanıp 24 yıl hüküm giydim. Bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. Ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. TKPML-TYKO davasından Garabet Demircioğlu diye bir arkadaşımız vardı. Esat Oktay Yıldıran’ın kendisi gelip gururla “Garebet’i sünnet ettirdik, ismini de Ahmet olarak değiştirdik. Artık adı, Garabet veya Garbis değil Ahmet’tir” diyordu. Gerçekten o arkadaşımıza, “Maşallah”lı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler. Tabii, sünnet ettirdikten sonra ismini de Ahmet olarak değiştirdiler. Ayrıca ASALA’nın eylemlerinden dolayı, gece yarısı koğuşlara yapılan komando baskınlarıyla hepimizi dayakla yere seriyorlardı ama Ermeni arkadaşlarımız olan Garabet arkadaşımızı ve fare yedirilen arkadaşımızı da özel olarak dövüyorlardı. Tabii, o sebepsiz gece baskınlarının, ASALA’nın eylemelerinden dolayı yapıldığını daha sonra öğrenecektik.

Nazif Kaleli: Üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. Bir tane ‘kuzu’ dedikleri sopa vardı, bir de ‘koç’. Biz her zaman copu tercih ediyorduk. Cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. Ancak sopalar kemikleri eziyordu.

Cevdet Baran: Bişar Akbaş adında bir arkadaş vardı. Gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu. Hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. Bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve “Çık” dedi. Bişar’ın yanına götürdüler. Onu karın içine yatırmışlardı ve bana “Ağzına işeyeceksin” dediler. “Yapmıyorum” demedim. “Gelmiyor komutanım” dedim. Beni dövmeye başladı. Epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. Ne yaptıysa “Gelmiyor” dedim. Sonunda beni de Bişar’ın yanına yatırdı.

Hasan Daş: Hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6’ncı Koğuş’a götürdüler. Gardiyan geldi, “Yeni gelenler öne çıksın” dedi. Elinde bir değnek, değneğin adı Haydar. Bana, “Kaç gün hücrede kaldın” dedi. “Bir ay” dedim. “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini ve Andımızı da mı ezberleyemedin?” diye sordu. “Hayır, okumam-yazmam yok komutanım” dedim. Haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. Her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz.

Mehmet Ece: Bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup “Dişle” dedi. Copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. Kırılan dişlerimin kökleri kaldı. Bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. Aynı gardiyan, “Niye yüzün şiş” diye soruyordu. “Ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım” diyordum.

Mehmet Emin Kardeş: Dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. “Ne oldu sana?” diyorlar, “Ranzadan düştüm komutanım” diyorduk. Herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23’üncü Koğuş’ta Y.A. adında bir arkadaşımız vardı. Herkesin gözü önünde ona cop soktular. Cop sokma, bok yedirme çok adettendi.

Paşa Akdoğan: Traş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, “Tren yapacağız” dediler. Herkesin penisine ip bağladıktan sonra “Koş” dediler. Koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. Bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. Sonra alt hücrelere indirdiler. Banyo dedikleri de lağımdı. Köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. Üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

Selahattin Bulut: Kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. “Verdiğim yemeğin hakkını istiyorum” derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. O işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. Diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. Cezaevine Türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı. Türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. Ağzından bir kelime çıkmadı. Sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. Ben çıkmadan da öldü.

Behlül Yavuz: Bir gün, “Sizi hamama götüreceğiz” dediler. İki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. Bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. Hamama gittik, “Soyunun” dediler. Herkes çırılçıplak soyundu. “Su dök”, biraz su döküldü. “Sabun sür”, sabun sürüldü. “Su dök”, biraz su döküldü ve “Giyin, çık dışarı” dediler. O ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. Büyük koridorda, “Tek kol sıra halinde dizilin” dediler. O koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. Birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. O pislikle yatmak zorundaydık. Her taraf kan ve irindi. Aşırı bir bitlenme vardı. Sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. Dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi Atatürk’ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.

Cemşit Bilek (12 Eylül döneminde Diyarbakır’da siyasi dava avukatı): Müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. Konuşma hakları yoktu. Sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. Kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. Ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. Rahmetli Necmettin Büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. “Bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. Sonra ‘Yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti’ türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. Ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim” dedi. Ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.

Adnan Güllüoğlu: Hakkarili yaşlı bir adam vardı; o kötü şartlara rağmen namazını kılardı; onun da kullandığı tek bir bardak suydu. Bir gün beni çağırdı; yanına gittim. Yarı Kürtçe yarı Türkçe anlatabildiği kadar, zaten Kürtçe yasaktı görselerdi öldürürlerdi, ‘Doktor, ben kendimi öldürmek istiyorum’ dedi. Ben çok şaşırdım; hani Müslüman bir adam bunu nasıl der? ‘Vazgeç falan’ dedim. ‘Hayır, ben seninle bunun tartışmasını yapmıyorum. Eğer dener ve başaramazsam ondan korkuyorum. Bana kesin başarabileceğim bir şey söyle’ dedi. Ondan da çok etkilenmiştim.

Mesut Baştürk: Bir gün hücremize Diyarbakır Eski Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Ezber’i getirdiler. Kemal Ezber, eski arkadaşım ve sevdiğim bir dostumdur. 12 Eylül döneminden önce hiç bir örgütle ilişkisi de olmamıştı. Soruşturmada TKP ile ilgili bağ kurmuşlardı. Öğrencilik döneminde devrimci bir tutum benimsemişti. Burnu aynı yerden 3 defa kırılmıştı. Akıllı, zeki, esprili bir arkadaştı. Hoş geldin dayağını attıktan sonra bizim hücreye getirdiler.Kendine geldikten sonra askerler geldiler. ‘Yeni gelen ibne dışarı çıksın’ dediler. Kemal dışarı çıktı. Esas duruşta bekliyor. Askerin biri; “Ulan ibne, hangi örgüttensin?” dedi. Kemal cezaevine girişte yediği dayağın korkusuyla, daha az dayak yerim diye “Cumhuriyet Halk Partisi örgütü üyesiyim komutanım” cevabını verdi. Bütün askerler şaşırmıştı. Hiçbir gardiyan CHP isimli bir örgütü duymamışlardı. Cezaevine binlerce insan geliyordu. Bular, PKK, TKSP, KUK, DDKD, RIZGARİ, KAWA, TKP, TİK-KO, KURTULUŞ, DEV YOL gibi örgütlerdi. Gardiyanlardan biri bağırdı; “Vay be, yeni bir örgüt kurulmuş. Ulan orospu çocuğu, şimdi ananı s..tik”. Kemal’e yüzlerce cop vurdular ve komaya soktular.

Haluk Yıldızhan: Koğuş her sabah 5 veya 5:30’da yataktan kaldırılırdı. Tuvalet, el yüz yıkama (eğer su varsa) kör jiletle (permatikler-koğuş dışında tutulup sadece tıraş için içeri verilirdi) susuz, sabunsuz ve aynasız, yüzleri kanata kanata yapılan tıraştan sonra sabah sayımına kadar ‘eğitim’ düzeninde, yerinde sayarak marşlar okunur, sayım provaları yapılırdı. Sayım düzeninde beklerken kapı aniden açılır, sorumlu tekmil vererek koğuşun künyesini okur ve sayıma hazır olduğunu söylerdi . Sayımı yapan görevli (bazen subay, bazen çavuş ve er) ranza önünde ikişer sıra dizili olan tutukluların göğsüne bazen yumruğuyla bazen sopayla vurarak saydırırdı. Beğenilmeme durumunda ki çoğu kere beğenilmezdik, defalarca tekrarlatılır; koğuş cezalandırılırdı. Sayımın ardından eğer havalandırma sırası gelmişse havalandırmada, gelmemişse içeride eğitim yapılırdı. İçeride yapılan eğitimde, o daracık mekanda, her tarafı kapalı tutuklu koğuşta (pencere açmak yasaktı ve pencereler, tavan ve duvarlar tutukluların parasıyla alınmış boyalarla boyalı, yazı ve sloganlarla donatılmış (10 santimetrekaresi bile boş yer bırakılmamıştı), sıcakta-soğukta saatlerce “eğitim” yapılırdı. Tutuklular, eğer “teorik” eğitim yapılıyorsa (oturarak veya ayakta) bir tutuklu elindeki bir kitabı (çoğu zaman Nutuk’tu bu) okur, diğerleri de okunan cümleyi, kelimeyi sesli bir şekilde tekrarlardı. Eğer “pratik” eğitim yapılıyorsa, tutuklular ikişer sıra halinde ranzaların önünde marşlar ve sloganlar eşliğinde yerinde sayarak yürüyüş provaları yapardı.

Ve diğerleri….

Yolu Diyarbakır Cezaevi’nden geçenlerin tanıklıklarını anlattığı
http://www.diyarbakirzindani.com adresinde yazılanlardan.

* Esat Oktay, biz tutuklulara yemek vermiyordu, açlık ve susuzluktan verem hastalığına yakalanıyorduk.

* Doktor Orhan Özcanlı biz veremlilerin balgamlarını tahlil için toplar, matfağa götürüp yemeklere karıştırır ve o gün bol miktarda yemeği bütün koğuşlara dağıttırırdı. Bir araştırma yapılırsa 1983 Yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki veremli sayısı, bütün Türkiye’deki veremli sayısı kadar olduğu anlaşılacaktır ve bu da Dr. Orhan Özcanlı’nın ’başarı’sıdır.

* Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutuklulara bok yedirirdi. Doktor Orhan Özcanlı ise; ekmeğin üzerine krem deterjan sürdürerek yedirmeyi, toz detarjanı suya katarak içirtmeyi tercih ederdi. Ve Cellat Esat’ın suratına bakıp şu esprisini de yapıyordu: “Komutanım, siz ağızlarını pisliyorsunuz, ben temizliyorum. Sizinki bir anlık midelerini bulandırır, benimkinin ne yapacağını git onlara sor!”

* Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutukluları aç bırakmaktan zevk alırdı. Doktor Orhan Özcanlı ise; susuz bırakmaya bayılırdı. Diyarbakır sıcağında, yazın ortasında vanadan suyu keserdi; beş veya altı gün tek damla su akmazdı. Tutuklular ardarda düşer bayılırdı. Koğuş gardiyanları Doktor Orhan Özcanlı’ya koşarlardı. Koğuş kapısına kadar gelen Dr. Orhan ile gardiyan arasında tiyatro başlardı:
- Yavrum ne oldu bunlara?
- Komutanım bilmiyorum, hastalar!
- Vah vah vah! Ayaklarından çekip koridora çıkarın yavrum.
Gardiyanlar baygın olan tutukluları tek tek ayaklarından çekerek koridorda üst üste atarlar.
-Yavrum bu adamlar susuz, bidonarla su getirin!
Bidonlarla taşınan sular tutukluların üzerine dökülür, koridorda beş santim derinlikte su yükselir, baygınlar yavaş yavaş ayılır, dökülen suları kana kana içer ve herkes Doktoru alkışlayınca tutuklular içeri alınırdı.

* Benim bir arkadaşım vardı. Adı Fevzi Yetkin’di.Fevzi’nin arka dişlerinden biri ağrıyor, bu yüzden gece gündüz inliyordu.

Gardiyanlar alıp götürdüler. Dış salonda hangi dişinin ağrıdığını sormuşlar. Fevzi ağrıyan dişini göstermiş, “hayır” bu dişin ağrımıyor, sağlam bir dişini işaret ediyorlar. “Bu dişim ağrıyor diyeceksin !”diyorlar. Sürükleyip Doktor Orhan Özcanlı’nın yanına götürüyorlar. Onun gözlerinin önünde çenesini yumrukluyorlar.Özcanlı da diyor ki: “Bağırma yavrum, burası mahrumiyet bölgesi, uyuşturucu iğne yok ki”.

Ve yumruk darbeleriyle Fevzi Yetkin’in çeneleri uyuşturulunca Dr. Orhan’a teslim edilir. “Hangi dişin ağrıyor yavrum?” diyen Doktor Özcanlı’ya Fevzi ağrıyan dişini gösterir. Özcanlı, “Hayır yavrum o dişin değil bu dişin ağrıyor; benim kadar mı bileceksin!” diyor ve Fevzi’nin sağlam dişini çekip eline vererek koğuşa gönderiyor. Fevzi bu dişini koğuşta betona sürterek zar haline getirmiş, onunla uzun süre tavla oynamıştı. Bir ara aynı koğuşta karşılaştık; bu öyküyü bana anlattı ve cebinden zarı çıkardı; aynı zarla ben de tavla oynadım.

Netekim çok üzülüyor, sinirleniyor

Sabredip sonuna dek okuduysanız eğer insanlığınızdan utandığınızı, bu utançla, “Bunları yapanlar, yaptıranlar da utanıyor mu?” diye sorduğunuzdan eminim. Aradan neredeyse 30 yıl geçmesine karşın nedamet getiren bir tek kişinin ortaya çıkmaması bu soruya yanıt aslında. Bir de yaptıranın, nam-ı diger Bodrum Ressamı diye anılır netekim, kendi ağzından verdiği bir yanıt var:

“Diyarbakır Cezaevi demiyorlar mı, çok üzülüyorum, sinirleniyorum. Ben o zaman Devlet Başkanı’yım. Biz devleti yönetiyoruz. Cezaevlerini yönetmiyoruz ki! Ne yani, Devlet Başkanı Diyarbakır Cezaevi’ni mi yönetecek? Cezaevleri bana mı bağlı? Sıkıyönetim komutanına bağlı. Sıkıyönetim komutanları da bizzat gidip cezaevini yönetecek, cezaevine bakacak değil. Cezaevi müdürleri var, jandarma var. O düzen devam ediyor… Benim kanaatim şu: Cezaevlerinde o gardiyanlar, 12 Eylül öncesi dönemde çok sıkıntı çektiler. Hatırlarsanız, anarşi döneminde cezaevlerini oradaki suçlular yönetiyordu. İdare onların eline geçmişti. Mahkûmlar, gardiyanları yakalarlar, onları döverler, rehin alırlar… Oraların yönetimi, gardiyanların değil mahkûmların elindeydi. Bu gardiyanlar çok çektiler. 12 Eylül olunca da bunlar mahkumlardan hınç aldılar. Tabii, sıkıyönetim komutanlıkları da orayı disiplin altına almak için, onların başına subaylar verdiler. Bu subaylar da eğitim yaptırdılar, talim yaptırdılar, Atatürk ilkelerini, inkılaplarını öğrettiler. İstiklal Marşı’nı söylettiler…Şimdi bunlara eza yapın, işkence yapın diye bir şey söylenmemiştir. Benim ağzımdan böyle bir söz çıkmamıştır. Hatta, hatırlarım: Bir astsubay doğuda işkence yapmış. Onun mahkûmiyet kararı geldi bana. Ben onayladım, imzaladım. Bir polis de mahkûm oldu. Bunlar mahkemelere verilirdi. Onu, benim üzerime yüklemiyorlar mı? Sanki, ben, ‘filan hapishanedeki filan adama işkence yapın’ demişim gibi… Sanki, işkence, 12 Eylül’den önce karakollarda yok muydu? Bütün karakollarda vardı. Yani karakola düştün mü, kötü muamele yapılıyordu. 12 Eylül’de biz polisi serbest bıraktık, rahat çalışsın diye. Onlar yine yaptılar bunu. Sorgulama yapılıyor. Söyletebilmek için bazı usulleri var onların. Onları kullanarak bilgi alıyorlar. Bunları Almanlar da yapıyordu, İngilizler de, ABD’liler de, Fransızlar da… Onlar yapmadı mı? Vaktiyle herkes işkence yapıyordu. (PKK’yla geçen 24 yılın komutanları / Fikret Bila)

İnsanlığın sınırlarını zorlayan işkenceler

Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri şöyle anlatıldı:

Köpek Saldırtma: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

Zincir: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

Germe: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

Ayaktan asma/Tepe: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan “tepe ol” komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı’nın on kıtası okutulurdu.

Kule: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın “yıkıl” komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

Ranzaaltı: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, “ranza altı ol” komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

Kantar: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

Kervan: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

Sehpa: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

Cop Sokma: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.
Çek-Çek: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

Lağım suyuna sokma: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

Kitap okuma: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

Marş söyletme: Cezaevinde bulunan herkes 50’yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

Öl dediğimde…: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın “öl” komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

Sigara içirme: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın “çek-bırak” komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

Banyo: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, “Yat-sürün” komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

Sayım düzeni: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

Gece nöbeti: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

Lokomotif: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın “uygun adım marş” demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

Dışkı yedirme: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç dışkı alıp yemeleri istenirdi.

İşeme: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

Tecavüz: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

Hastane: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

Verem: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

Ayakta bekletme: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05’den akşam 17-19’a kadar tutukluların oturması yasaktı.

Gece baskını: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

Avukat-Ziyaret dayağı: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

Mahkeme dayağı: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

Konuşma yasağı: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

İşte Diyarbakır Cezaevi'nde 12 Eylül Darbesi sonrası yaşananlardan bazıları....

Laik Kıskaçta İki Kardeş Kavim

ATAİST BOK! (+18).


Haber: Ahmet Şık

Kaynak: habervesaire

 

g

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim