• BIST 107.303
  • Altın 153,246
  • Dolar 3,7141
  • Euro 4,3624
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 19 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

'Hem Başörtüsü Hem Kadınlık Yasaklandı!'

Hem Başörtüsü Hem Kadınlık Yasaklandı!
Başörtüsü sorununu üniversite eğitim hakkıyla sınırlayan yaklaşım kadınların hayatını kesintiye uğrattığı gerçeğini gizliyor.

 

 

 

 

 

 

28 Şubat sürecinden sonra bugün başörtüsü özgürlüğünün konuşuluyor oluşu önemli bir gelişme. Ancak başörtülü kadınların siyasi rüzgarın yönüne göre belli aralıklarla hayatlarında “ayrımcı” bir uygulamaya maruz kalmaları sosyal ve bireysel hayatlarını etkileyecek şekilde önlerinin kesilmesi artık bu meselenin tam bir özgürlüğün teminiyle ülke gündeminden çıkması beklentilerini artırdı.

Meselenin bütün boyutlarıyla anlaşılabilmesi için yeterli araştırmanın yapılmadığı ve düşünsel ürünün ortaya konulmadığı bir gerçek. Yaşadığımız coğrafyanın kültüründe bu kadar tanıdık bir olgunun yasakların ve tartışmaların konusu oluyor oluşu da dahil olmak üzere sorunun siyasi, ekonomik, sosyal, tarihi boyutlarında derinleşen analizlerinin yapılabilmesi için bütün yönleriyle konuşulabilir olması gerektiği açık.

Hem meselenin anlaşılmasına hem taleplerin/çözümlerin sağlıklı bir şekilde ifade edilmesine katkıda bulunmak amacıyla Dünya Bülteni olarak hazırladığımız başörtüsü dosyasında farklı alanlardan fikir ve kanaat sahibi etkin isimlerle başörtüsü yasağını, özgürlüğünü ve makro planda sorunun oturduğu yeri sorguladık. 

Dosya konuklarımız Abdurrahman Arslan (yazar), Ahmet Faruk Ünsal (Mazlum-der Genel Başkanı),Dr. Alev Erkilet (sosyolog), Cihan Aktaş (yazar) ve Muharrem Balcı (avukat) bazen kesişen bazen farklı zaviyelerden farklılıklar içeren görüşlerini bizlerle paylaşma samimiyetini gösterdiler. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

Bu soruşturma dosyasını da hazırlarken eksikliğini hissettiğimiz en önemli konu, Türkiye’de başörtülü olduğu için mağdur edilen kız/kadınlar hakkında kapsamlı bir raporun olmayışı oldu. Ancak yasağın etkilediği toplumsal kesimin nicel büyüklüğü, yasağın sonuçlarına dair gerek sözlü gerek yazılı birçok veriye ulaşılmasını kolaylaştırıyor. Ayrıca yapılan alan araştırmaları da yasağın örtülü kadının hayatını ne denli etkilediğine dair hayli ipucu vermektedir.

Bu araştırmalardan Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği’nin 2007 yılında yaptığı “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği” başlıklı alan araştırması, yasağın toplumsal maliyetine dair fikir verecek mahiyette. Bu araştırmaya göre, yasaktan ötürü deneklerin %35’i başını yasağın uygulandığı yerlerde açmak zorunda kalırken %40.5’i açmayarak eğitimini tamamlayamamış veya işini kaybetmiştir. Başını tamamen açanların oranı %1.2. %19.9’u ise peruk/şapka/bere vs. kullanarak yasağa direnmeye çalışmış. Ancak bunların 16.6’sı başörtülerinin yerine bu tür bir malzeme kullanmak zorunda kaldıkları için kendilerini başkalaşmış hissettiklerini ifade etmiş. Yine başörtüsünü çıkaran kadınların %71’inin kişiliğinin zedelendiğini ve %63’ünün kendini hakarete uğramış hissetmesi yasağın başörtülü kadını sosyal ve ekonomik olarak etkilemenin yanında psikolojik olarak da sarstığını ortaya koymaktadır. Deneklerin %9.2’sinin psikolojileri bozulduğu için ilaç tedavisi gör müş olması yasağın toplumsal hayattaki maliyetine dair fikir vermektedir.

Başörtüsü özgürlüğünü parçalayarak eğitim hakkına indirgemek başörtülü kadının hayatını bir nebze rahatlatsa da eğitim aldıktan sonraki uzun hayat mücadelesinde onu yasağın acı yüzüyle karşı karşıya bırakmakta. Kadınlar başlarını örttüğü için iş bulamamakta, mesleklerinin dışında başka işler yapmak zorunda kalmakta veya düşük ücretle çalıştırılmaktadırlar. Başları örtülü olduğu için arka planda çalışmak zorunda kalmaları da diğer bir ayrımcılık biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim TESEV’in bu yıl yaptığı ve henüz özeti yayınlanan “Uzman Mesleklerde Başörtülü Kadınlar: 2010 Türkiye’sinde Ayrımcılık Meselesine Yeniden Bakmak” araştırmasında kamuda süren çalışma yasağının özel alanlara yayıldığı tespiti yapılmaktadır. Buna göre, özel şirketlerde çalışan başörtülü kadınlar işe alınma, çalışma ve terfi süreçlerinde engelle karşılaşmakta ve ücret politikalarında ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar.

BAŞÖRTÜLÜYE ÖZGÜRLÜK! AMA NASIL?

Yaklaşık 50 yıldır ülke gündemini şöyle veya böyle meşgul eden başörtüsü meselesinin artık bir netlik kazanması gerektiği konusunda neredeyse herkes hemfikir. Ancak bu süreçte ülke kadınlarının çoğunluğunun tercih ettiği bir giyim tarzına bütün spotların çevrilmesi ve kadınların örtüsünün mercek altına alınması söz konusu giyim tarzını ait olduğu anlam çerçevesinden koparırken başörtülü kadının hayatını parçalara ayıran bir zeminde çözüm önerileri tartışılmaya başlandı.

Giyim, insanın kendini var ettiği ontolojik anlam çerçevesinin bir yansımasıdır. Dolayısıyla bir insanın hayatının hangi döneminde nasıl giyineceği kararını verebiliyor oluşu özlük haklarıyla ilgilidir. Başörtüsü özgürlüğünü eğitim hakkı, kamuda çalışma hakkı, hizmet verme hakkı, siyasal temsil hakkı… gibi parçalara bölmek; başörtülü kadının hayatını kesintilere uğratmak, onun yolunu kesmek ve tam da onun bu özlük hakkının ihlali anlamına gelir.

Ahmet Faruk ÜnsalSoruşturma dosyası çerçevesinde hukuki açıdan meseleyi irdeleyen Ahmet Faruk Ünsal’a göre, kişinin kıyafet seçimi tamamen kişisel bir alandır ve bu alana yapılan her müdahale kişi hak ve özgürlüğüne vurulmuş darbedir. Modern devlet hukuku açısından başörtüsü özgürlüğünü yorumlayan Ünsal, kamu otoritesinin ancak iki istisnai halde kişinin kıyafet tercihine müdahil olabileceğini vurguluyor. Bunlardan biri kamu sağlığı ve güvenliği, diğeri ise genel ahlaktır. Ünsal’a göre yüzü tamamen kapatacak ve kişinin tanınmasını engelleyecek giysiler güvenlikle ilgili olup kamu otoritersince müdahaleye maruz kalabilir. Bir de genel ahlaka uygunluk meselesi var ki bu da zamana ve yere göre değişebilmektedir. Bunun dışında, bir kimse eğer kıyafet tercihinin kendi inancıyla ilgili olduğunu ifade ediyor ise, gerçekten o dinde belirli bir kıyafet zorunluluğu olup olmadığını araştırmak ya da o dinin kıyafete ilişkin yorumunun o kişinin dediği gibi olup olmadığını araştırmak veya doğru (!) yorumun ne olduğunu dikte etmek devletin işi değildir. İnanç ve ifade özgürlüğü temel bir hak olduğu için, hiyerarşik açıdan, yukarıdaki iki istisna dışında, kamu otoritesinin taleplerine göre önceliklidir. Kamu otoritesi belirli meslekler için elbette üniformalar tespit edebilir. Bu üniformalar da o kişinin kendi inancına uygun olarak modifiye edilebilir ve o mesleğin o şekilde icrası mümkün olabilir. Daha açık bir ifade ile Ünsal, özel üniforma gerektiren hemşirelik, polislik, subaylık ve hakim/savcılık da dahil olmak üzere her türlü mesleğin kişilerin kendi inançlarına göre modifiye edilmiş üniformalarla icrasının mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Bunun dışındaki her çözüm, her istisna kişi hak ve özgürlüğüne vurulmuş darbedir.  

Fakat medyada yer alan başörtüsü tartışmalarında, daha çok kırmızı hatları olan ve sadece eğitim hakkını içeren bir başörtüsü özgürlüğü eğilimi baskın. Bu açılım başörtülü kadınların sadece üniversite eğitimi almasını öngörüyor. Bu şekilde çerçevesi çizilen bir özgürlük, başörtülü kadının üniversite eğitimi dışındaki hayat alanlarında zaten var olan baskı ve kısıtlamaların güçlenmesi anlamına da gelir mi?

Alev ErkiletDr. Alev Erkilet’e göre, bu parçalı özgürlük kısıtlamaları güçlendirmese bile sürekli hale getirir. Bu nedenle de, sorun sadece basit bir eğitim hakkı meselesi olarak tanımlanamaz, tanımlanmamalıdır. Çünkü ona göre, buzdağının sadece görünen kısmını varsayar, altta yatan ve asıl yıkıcı olanın cesametini görmezden gelirsek, bu diğer alanlardaki tüm kısıtlamaların yok sayılması anlamına gelecek.

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI AYRIMCILIKTIR

“Bir başörtüsü açılımından söz ediyorsak, önce buna neden gerek duyduğumuzu net olarak ortaya koymamız gerekir” diyen Erkilet, başörtüsü yasağının sosyolojik yansımalarına dikkat çekiyor ve başörtülü kadının sosyal ve kamusal hayata girmesinin engellenmesini “ayrımcılık” olarak niteliyor. Ayrımcılığı ve tezahürlerini Erkilet şu şekilde açıklıyor: “Başörtüsü konusundaki özgürlük taleplerinin ana nedeni, Türkiye’de yasal bir temeli de olmayan yasağın, kadınlara yönelik bir ayrımcılık ve dışlama olması ve birçok ilave ayrımcılık ve dışlamayı da beraberinde getirmesidir.  Ronaldo Munk’un da belirttiği gibi “dışlama, içinde dışlamanın muhtelif biçimlerinin kombine olduğu çok-boyutlu bir süreçtir”.  Bu bağlamda Türkiye’de başörtülü kadınların eğitim alma, çalışma ve gelir elde etme (ücretli işe erişme ve emeklilik), siyasete aktif biçimde katılma, özellikle de seçilme, ideolojik-politik-kültürel söylem üretme haklarından mahrum edildikleri bir başka deyişle fiili ve sembolik düzeyde suskunluğa mahkûm edildikleri söylenebilir. Önder ve Şenses’in işaret ettiği yoksun bırakma biçimlerinden biri olan “konuşmaktan aciz olmadığı halde dinlenmeye değer bulunmama” türünden daha ince detaylarda gizlenen dışlama pratikleri de söz konusudur. Herhangi bir üniversite kütüphanesinden yararlanmaktan, ehliyet kursuna ya da sınavına gitmeye, herhangi bir meslek alanında profesyonel muamele görmeye engel oluşturan,  geniş bir ölçeğe yayılmış,  iç içe geçmiş ve birbirini besleyen sayısız dışlama mekanizması ve pratiği mevcuttur.”

Başörtüsü özgürlüğünün eğitim hakkına indirgenmesinin diğer alanlarda uygulanan ayrımcılığı sürekli kılacağına vurgu yapan Erkilet, meselenin dikkatten kaçan bir boyutunu gündeme getiriyor. Meselenin bu denli soyutlanmasının gerçek kişilerin hayatlarındaki (o kısa ve bir kere yaşanabilen hayatlardaki) acıların ve yoksunlukların trajik etkisini nötralize ettiğini savunan Erkilet, buna da izin verilmemesi gerektiğini salık veriyor.

Başörtüsü yasağını Türk modernleşme tarihi içinde açıklamak alışılagelmiş bir yaklaşım. Dr. Erkilet’in işaret ettiği “kısa ve bir kere yaşanabilen biricik hayatlarda” neden olduğu acı genelde göz ardı edilir. Halbuki bu hayatlar en az makro siyaset kadar konuşulmayı hak ediyor. Hele ki, doğduğu topraklarda, Batıda, modernizmin açmazları tartışılıyorken… Buyurgan ve tek tipleştirici modernlik yerine alternatif modernlikler çok kutuplu hale gelen dünya çapında etkili olmaya başladı. Türkiye’de ise gardıropları merkeze alan Kemalist modernleşme en ağır sınavını belki de “başörtüsü”yle veriyor.

Türkiye’deki iktidar algısının başörtüsü meselesindeki yansımalarına dikkat çeken Muharrem Balcı da iktidarın özgürlüğün çerçevesini çizdiğine dikkat çekiyor. Balcı’ya göre öyle bir iktidar algısı mevcut ki; iktidar denilen güç, insanın temel hak ve özgürlüklerini ve bu alanların çerçeve ve içeriğini belirleme yetkisini de kendisinde görmektedir. “Gündemde olan açılım çalışmaları da, sadece üniversite eğitimi sürecinde belli kırmızı hatlar dahilinde başörtüsü serbestisini öngörmekte, diğer alanlardaki yasaklar ise varlıklarını sürdürmeye devam etmektedir.” diyen Balcı başörtüsü özgürlüğünün “temel hak ve özgürlükler ve insanın yaratılışında bahşedilen haklardan” olduğuna vurgu yaparak açılım tartışmalarını şu şekilde yorumluyor: “Hiçbir iktidar, temel hak ve özgürlükler ile ilgili bir hususta, söz söyleme, çerçeve belirleme yetkisine sahip değildir. Buna rağmen iktidar, bir özgürlüğün yerini ve zamanını belirleme yetkisini kendisinde görürken, başörtüsü serbestisini de sadece üniversitelere hasretmek istemektedir. Burada iktidarda mevcut bir algı, görünür kılınmaktadır: “şeriat gelecekse onu da ancak ben getiririm.” Her ne kadar iktidar bu konuda genel kamuoyunun tam oluşmadığı bahanesini ileri sürse de, hepimiz biliyoruz ki genel kamuoyu %100 oluşmaz. Konu temel haklar olduğunda, kamuoyu oluşmasını beklemenin de mantığı bulunmamaktadır.”

YASAKÇILAR MEVZİ KAYBETTİ

Girilen yeni sürecin nereye açılacağı henüz net olarak görülemese de bugün kısmi de olsa Cihan Aktaşözgürlüklerin konuşuluyor oluşu ümit verici. Cihan Aktaş da kısmi serbestinin, tesettür olgusuna karşı çekincelerin mevcudiyetini koruduğu anlamına geldiğini; özgürlüğün kısmi tanımının süregelen baskıcı yaklaşımların devam etmesini etkileyeceğini düşünse de bir başka açıdan verilmiş bir mücadelenin bir mevzi kazanımı gerçekleştirdiğini savunuyor. “Yasakçı yapılar, bir dağılmanın önünü alamadığı için mevzi tavizler veriyor.”  diyen Aktaş’a göre,  “üniversitelerde başörtülü olarak öğrenim gören genç kızlar, eğitimli, kendi alanlarında uzman geniş bir nüfus oluşturacak, oluşturuyor. Kamusal alan bu eğitimli genç hanımlara kapılarını açmaya mecbur kalacak bir yerde. Jakoben elitin bu alandaki tahakküm gücü ve kibri kendi içinden yükselen eleştirilerle çözünüyor bu arada. Yasakçı söylemler tereddütlü bir dille, çelişkileri genişleyen ifadelerle öne sürülüyor.”

Diğer taraftan bu kısmi serbestinin ağızlara bir parmak bal çalınarak diğer alanlardaki yasakları pekiştirme endişesi başörtüsü özgürlüğünün geniş kapsamlı düşünülmesi gerektiği düşüncesini doğuruyor. Özellikle kanun hükmüyle bu kısmi özgürlüğün kayıt altına almasının sebep olacağı yeni sorunlara dikkat çeken Muharrem Balcı şöyle diyor: “Başörtüsüne, mekansal ve zamansal bir yaklaşım üzerinden serbesti alanını çizme girişimi ile hizmet alan-hizmet veren şeklinde bir ayrım yerleştirilmek istenmektedir. İktidarın, kendini sitemin sahibi gören azınlığın etkisinde kalarak öncelediği bu ayrım, son derece tehlikelidir. Mevcut hukuk sisteminin hiyerarşi düzeni içerisinde bakıldığında, başörtüsünü kamu veya özel, hizmet alan veya veren şeklinde herhangi bir ayrıma tabi tutmaksızın kısıtlayıcı bir kanun hükmü mevcut değildir. Ancak gündemde olan açılım çalışması sonrasında, başörtüsü serbestisini sadece yükseköğretim alanına hasredecek düzenlemeler, bugüne kadar kanuni dayanağı olmayan başörtüsü yasağının diğer alanlarda uygulanmasına yasal dayanak teşkil edebilecektir. Söz konusu ayrım ve bir de bu ayrımın kanun hükmü ile yürürlük kazanması, onu zihinlerde yerleşik kılacaktır. “Bu kadar mücadeleden sonra, şu şartlar altında ancak bu kadarı oluyor ve bununla yetinelim” şeklinde ifadeler ile karşılaşmamız pek muhtemeldir. Ancak başörtüsü gibi kamusal alanda ifası farz olan bir hususun, hizmet alan-hizmet veren şeklinde bir ayrımı kabul etmesi mümkün değildir.”

“Bir tarafta mesleki kariyeri ifade eden diploma diğer tarafta da tesettür; en azından şimdiki Müslüman kadına sunulan tercih bu.” diyerek örtülü kadının hayatına yansıyan çelişkiye dikkat çeken Abdurrahman Arslan ise kısmi özgürlüğün tesettürle varılacak nihai yerin hudutlarını önceden belirlemek ve tahkim etmek anlamına geleceğini söylüyor. Ona göre bunun yeni ve çok daha fazla karmaşık sorunları beraberinde getireceğini söylemeye gerek yok. Zira diplomanın kadının önüne açacağı bütün çalışma alanları belirlenen hudutların haricinde kalacağından, önüne bırakılmış engelleri aşmak için yeni sorunlar doğuracak ve yeni bir çabayı da mecburen tetikleyecektir; yani yeniden bir hak talebi ve yeniden yüzleşme. Aslında burada temel sorun hakim ideoloji ve onu “iktidar alanı”nı korumak üzere yapılmış olan kamusal alan tanımın kendisidir. Ne var ki günümüzde kamusal alanın dünya genelinde yaşadığı yapısal dönüşüm, onun sadece tanımını değil, aynı zamanda onun ideolojik örgüsünü de işlevsiz hale getiriyor.

YASAKÇI KİM?

Başörtülü kadının başını ailesindeki erkeklerin baskısıyla örttüğünü yasağa gerekçe olarak sunan jakoben bakış, meslekten dışlayarak onu bir bakıma bu muhtemel baskının kucağına atıyor. Diğer taraftan öyle bir özgürlük tanımlıyor ki onun hayatının hangi döneminde ne şekilde giyinmesi gerektiğine kendisi karar vermeye çalışıyor. Dosyamızın ikinci soruşturma konusu bu çelişki oldu.

Muharrem Balcı’ya göre aslında ortada bir çelişki mevcut değil. Ona göre jakoben bakışın, başörtüsü mevzusunda yasağa gerekçe olarak ‘kadınların özgürleştirilmesi’ argümanından hareket etmesi ve ardından kadının belli yerlerde belirli bir kıyafet ile bulunacağı veya bulunamayacağı yönündeki baskısı pek de bir çelişki arz etmiyor. Çünkü öyle bir iktidar algısı mevcut ki; kişilerin neredeyse bütün alanlarına nüfuz edebilme, onlara yön ve şekil verme yetkisini kendisinde görmektedir.

BAŞÖRTÜSÜYLE BİRLİKTE KADINLIK DA YASAKLANDI

Söz konusu iktidar algısını modernleşme tarihimize dönerek çözümlemede bulunan AbdurrahmanAbdurrahman ArslanArslan, jakoben elitin gerçekleştirmek istediği modernleşme hareketini bile hakkıyla anlayamadıkları görüşünde. Zira kurama göre modernleşme süreçlerine katılan kadın ve erkek olarak bireyler kaçınılmaz olarak bir emansipasyona (düşünceyi özgür bırakma) uğrar. Bu ideolojiyi temsil edenler kendi lehlerine olan bu duruma bile direnç göstermekteler. Arslan’a göre bunu da tabii karşılamamız gerekiyor, çünkü sözünü ettiğimiz “kurucu elit” başından beri iktidarını korumanın peşinde, bu yüzden hiçbir zaman berrak bir zihne sahip olamadı. Bu zihniyet, eğitimi başlangıcından beri “açıklıkla” özdeşleştirmiştir; sadece eğitimi değil kamusal alanı da. Tesettürlünün eğitim talebini bu nedenle kavramakta zorlanıyor. Kendine göre tanımladığı bir kadın modeli var elinde ve bunu somut bir şekilde Cumhuriyetin ilk dönemlerinin kadınlarında görürüz. Açıklıkla özdeşleştirilen kadın sadece başörtüsünü değil, aynı zamanda kadınlığını da devrimin idealleri adına evde bırakarak, cinsiyetten bağımsız bir şekilde kamusal alana çıkıyor. Bu yüzden o modern kadın haklarını savunma hususunda bile asla başarılı olamadı.

Arslan’ın işaret ettiği bu Cumhuriyetin oluşturduğu zihniyet hali Cihan Aktaş’a göre başarısız bir modernleşme denemesi. Zira ona göre bu kesim modernleşmesini başka türlü gerçekleştiremediği için paryalar kurgulayarak, bir sınıf tahayyülü üzerinden çağdaş uygarlık idealine ulaşacağına inanmış bir kere. “Zahirde kolay, hakikatte ise Türkiye’yi yoran, yıpratan, ülkede kan kaybına sebep olan bir tahayyül sözünü ettiğim.” diyen Aktaş’a göre; başörtüsünün “türban” olarak isimlendirilmesi de o kurgulama iradesini ortaya koymakla ilgili. Sonuçta bir askeri darbe ertesinde türban yeniden icat edilmiştir ve yasak konusu isme bu müdahale herhalde, -halkın sağduyusu hesaba katılmadığı için- ustalıklı olduğu sanılan bir stratejidir. Yasaklanan başörtüsü bu yolla yabancı bir alana gönderilirken masum olan-olmayan başörtüsü ayrımına da gidildi. Malum, türban masum olmayan başörtüsünün adıydı artık.

Cihan Aktaş, başörtülü kadının başını ailesindeki erkeklerin baskısıyla örttüğü öne sürmenin ise çok saygısızca, başörtülü kadınları muhatap almayan, tanımak istemeyen, belki vesayet talebinde bulunmayı tasarlayan, kendini o konumda gören bir zihin yapısının eseri olabileceğini savunuyor ve şöyle diyor: “Bu bakış açısı başını örten kadınları kapalı bir dünyayla ilişkilendiriyor, başı açık bütün kadınlar özgürce düşünce üretebiliyor, hayatlarıyla ilgili kararlar alabiliyorlarmış gibi.  Hani, özellikle 1960’lı yılların “sosyal gerçekçi” romanlarının, tiyatro eserlerinin bir klişesi vardır, mahallenin pirinç torbasına kum karıştıran hacı bakkalının kızı mahalleden çıkar çıkmaz başını açar. Başörtüsü yasaklarına maruz kalan kız ise tam tersi bir duruş içinde. O her yerde, mahallede ve üniversitede başörtüsünü korumaya çalışıyor.”

Başörtülü kadının çevresindeki erkeklerin baskısıyla başını örttüğünü söyleyenlerin iddiasını “bu tavır tam da psikolojideki yansıtma tavrı” diye açıklayan Ahmet Faruk Ünsal, bunun başkalarının bir konuya ilişkin tutumlarını izah ederken, o konuyla alakalı olarak kendisinin yaklaşımını o kişilere yansıtma tavrı olduğunu savunuyor. Ünsal’a göre “onlar belirli tarz kıyafeti baskı ile uyguladıkları için herkesin kıyafet konusunda baskıcı olduğunu düşünüyorlar.”   

YASAKÇI ZİHNİYET ATAERKİL

Dr. Alev Erkilet ise bu yasakçı bakış açısının da oldukça ataerkil ve erkek egemen olduğunu söyleyerek Ünsal’ın “yansıtma tavrı” olarak nitelediği durumun başka bir boyutuna dikkat çekiyor. Erkilet’in yasakçı zihniyetin ataerkil olduğuna dair aktardığı şu örnek ise hayli çarpıcı: “Biz Örtülemeyen Sorun Başörtüsü kitabını hazırlarken, mahkemelerin başörtülü kadınlar ile ilgili kararlarını da incelemiştik. Konunun hukuki boyutu benim alanımın dışında ama o sırada dikkatimi çekmiş olan bir örneğe değinmek istiyorum. Kararlardan birinde, eşi başörtülü olan bir erkek hakkında verilmiş olan bir kararda “laik bir ülkede, dinci akımların sembolü haline gelen türbanı yanlış mesajlara neden olabileceğini düşünmeksizin eşine kullandırarak” ifadesi yer alıyordu. Bu demektir ki, yasakçı bakış açısı kadınların aktif özneler olduğunu/olması gerektiğini değil de kocalarının kararlarına göre giyinmek durumunda olan bağımlı varlıklar olduğunu/olması gerektiğini düşünüyor. Karısının ne giyeceğine karar vermeyen, bunu ona dayatmayan eşi, tam da bu nedenle cezalandırıyor.  Benzer şekilde evde eşlerinin okuduğu kitaplar nedeniyle cezalandırılan erkekler olmuş. Bu, kendisini kadın özgürlüğünden yana göstermek isteyenlerin çelişkisi elbette. Ama asıl meselenin kadın özgürlüğü olmadığını görenler açısından daha derin bir tutarlılık da var bu yapılıp edilenlerde.”

BAŞÖRTÜLÜ KADIN “ÖZEL ALAN”DA MI KALMALI?

Başörtüsü yasağı özel-kamusal alan ayrımı üzerine kurgulanıyor. Bu ayrım, başörtülü kadının siyasi temsil hakkı, çalışma hakkı, memur olma hakkının elinden alınmasına sebep oluyor. Ancak başörtülü kadın örtüyü kamusal alanın bir unsuru olarak kullanıyor. Onun için esas olan, evinden dışarı çıkarken toplumsal alanda var olmak için örtünmek. Bir taraftan ataerkil anlayışa teslim olmakla, modern hayata katılmamakla ve dolayısıyla modern eğitim kurumlarına ve çalışma hayatına katılmamakla suçlanırken diğer taraftan modern hayata katılmak için adım attığında kıyafetinden dolayı engelleniyor.

BAŞÖRTÜSÜ CHP’NİN VARLIK MÜCADELESİ OLABİLİR

Cihan Aktaş’a göre bu çelişki yasağın doğasının bir sonucu. “Çünkü kamusal olan-olmayan ayrımı pek belirsiz. Bir dönemde sokakların da “kamusal alan” olarak ilânı söz konusuydu, 40’lı yıllarda. Çarşaflı kadınlar kamusal alanın görünüşünü bozdukları gerekçesiyle kabaca müdahale görüyor, engelleniyorlardı.” diyen Aktaş’a göre “yasanın yasaklanma olarak anlaşıldığı bir gizli sessiz kabulün aşılması gerekiyor bir kere, bunun için de tartışma kanallarının aktif olması önemli. Ulus devlet yasayı adeta yasaklayan olarak kabul ediyor. Yasak kapılar bu nedenle açılır gibi olduğunda bile sanki içine adım atılan mekân Kafka’nın geçit vermeyen, oyalayan, içyapısı konusunda mantıki bir açıklamaya da izin vermeyen şatosuna dönüşüyor.” Bu çelişkinin süreç içinde aşılacağını düşünen Aktaş, bir öngörüde bulunarak “güven ve program, daha doğrusu paradigma sıkıntısı yaşayan CHP’nin, ancak öne sürdüğü bu kanunsuz yasağı geri çekerek varlığını ayakta tutabileceğine karar verme noktasına taşınabileceğini” öne sürüyor. Onan göre inanmak zor gelse de söylemlerinde baş gösteren iç kargaşa,  bu konuda bir fikir veriyor.

Muharrem BalcıMuharrem Balcı ise özel-kamusal alan ayrımının kendisinin bir çelişki olduğu görüşünde. Yasağın sebebini açıklarken başvurduğu “iktidar algısı”nı böyle bir ayrımın temelinde de görüyor Balcı. İktidarın, zaten fiilen de müdahale edilmesi pek de mümkün olmayan yaşama alanını özel hayat olarak ve bu alan dışındakini kamusal alan olarak nitelendirdiği görüşünü savunan Balcı’ya göre, “kamusal alan, hukuki ve idari düzenlemeler ile içerisindeki insan ve diğer varlıkların şekil ve konumlarını belirleme imkanının bulunduğu bir sahadır. Dolayısıyla öncelikle bu ayrımın, kamusal-özel alan şeklindeki ayrımın temelden reddi gerekmektedir. Başörtüsünü dini bir vecibe olarak gören insanların bu vecibeyi yerine getirecekleri alan, kamusal olduğu iddia edilen alanın ta kendisidir. Kadın, İslami açıdan tesettürü esas itibariyle kamusal alan içerisinde yaşamak ile mükellef.”

Fakat kadının kamuya başörtülü çıkmasının, konunun dini boyutunun parçası olduğuna dikkat çeken Dr. Alev Erkilet burada kastedilenin kadının özel alanından, evsel alandan dışarı nasıl çıkacağı ile ilgili olduğunu vurguluyor ve kamusal alan tartışmalarının daha ziyade politik sosyolojinin konusuna giren, detaylı, teknik tartışma olduğunu söylüyor.

Her insan bagajında getirdiği düşünce ve duygu dünyasıyla var olur özel alanda ve kamusal alanda da. Bir kadının başının açık olması onu ne inancından ne zaaflarından ne de duygularından tamamen uzaklaştırır. Günümüzde pozitivist bilim anlayışı tartışılırken insanın duygu ve düşünceleriyle bir bütün olduğu gerçeğinden hareketle mutlak nesnellik eleştirilmektedir. Dolayısıyla başını örten kadın da “hizmet veren” statüsünde kamusal alanda var olurken en az başı açık kadın kadar “objektif” ve “tarafsız”dır. Bu sebeple Ünsal da kadının temsili görevler, milletvekilliği, belediye başkanlığı da dahil olmak üzere bütün görevleri baş örtüsüyle yapabileceğini düşünüyor.

Diğer taraftan Türkiye’de dar bir çerçevede ele alınarak yürütülen özel-kamusal alan tartışmalarının modernleşmenin kendi içindeki açılımlarla bile aşılabileceğini hem Dr. Erkilet hem Arslan dillendirmekte. Örneğin Dr. Alev Erkilet’ göre “Habermas ve Arendt’in kamusal alan anlayışları, katılımla, iletişimle, konuşma ve eylemle ilgilidir ve ilişkileri belirleyen genel kurallar hakkındaki tartışmaların ve bu anlamda muhalefetin de zeminidir. Mesele, Türkiye’de kamusal alanın hala arkaik biçimde, kamu hizmeti vermekle ve bu hizmet için girilip çıkılması gereken yerlerle sınırlı biçimde tanımlanmasıdır. Kaldı ki, kamusal alan tanımının ‘başkaları ile karşılaşılan her yer’ şeklinde genişletilmesi de söz konusu ve Avrupa’da bu bakış açısı ile yasağın ev dışı tüm alanlara yaygınlaştırılması eğilimi var. Bütün bu nedenlerle, kamusal alan tartışmasını artık daha güncel tanımları üzerinden yapmak ve/ancak başörtüsü özgürlüğü ile ilgili açılımı da bu kavramın sınırlarından kurtarmak gerekiyor. Bu kavram bugün gelinen noktada, temel hakların kullanılmasına engel değildir; tam tersine temel haklarını elde etmiş vatandaşların birbirleriyle ilişkilerinin nasıl olacağına ve buradan katılımcı demokrasi açısından ne gibi kazanımların elde edilebileceğine dairdir. Biz ise maalesef, daha temel haklar düzeyinde bile tartışamıyoruz.”



KAMUSALLIK MAHREMİYETİN DÜŞMANI

Günümüzde özel-kamusal alan üzerinden yapılacak bir kurgunun giderek anlamsızlaştığını düşünen Abdurrahman Arslan da “bunu ciddi bir çelişki, çözümü zor bir mesele olarak görmek yanıltıcı olur.” diyor. Ayrıca Arslan’a göre bu durum, Müslümanların modernleşmenin temel çelişkileriyle yüz yüze gelmelerine mani olmaktadır. Kemalizmin tercih ettiği bu modernleşme çizgisi sadece Türkiye’de değil bugün bütün dünyada -eğer hala kalmışsa ki kaldığı söylenemez- tasfiye olmaktadır.

Başörtülü bir kadının örtüyü kamusal alanın bir parçası/ bir unsuru olarak kullanmasıyla kendine yeni alanlar açacağını kabul etse de Arslan bu süreçlerde başörtüsünün de aynı zamanda araçsallaştığının gözden kaçtığına dikkat çekiyor. “Üzerinde yoğunlaşılması gereken esas çelişki kanımca burada yatıyor.” diyen Arslan’a göre postmodern kamusallık bu tartışmayı aşma imkanını Müslümanlara sunsa da modern/postmodern kamusal alanın yapısal olarak mahremiyetin düşmanı olduğunu hatırda tutmakta fayda var. Çünkü modern dönemde kamusallık aynı zamanda mahremiyetin çözülüşünü ifade eder.

YASAK, SOSYAL VE ENTELEKTÜEL HAYATI NASIL ETKİLİYOR?

Başörtüsü yasağı başörtülü kadının hayat mücadelesini bu alana hasrediyor. Birçok kadın hayalini kurduğu ve kendisine ideal olarak belirlediği yere ulaşmak için başörtüsüz arkadaşının da aşmak olduğu çeşitli aşamaların yanı sıra başörtüsü yasağı engeliyle de başa çıkmak zorunda kalıyor. Peki, bu durum başörtülü kadının entelektüel ve sosyal hayatını nasıl etkiliyor?

Yasakla karşı karşıya kalan kız öğrenciler/kadınlar aslında doğrudan durumun hayatlarına yansıyan olumsuz sonuçlarını göğüslerken gerek önlerindeki engeli aşmaya çalışırken gerek kendilerine yeni alanlar açmaya çalışırken güçlendiler ve zengin bir sosyal, entelektüel donanıma sahip oldular. Dosya konuklarımızdan Balcı, Aktaş ve Erkilet de başörtülü kadının yasak sürecindeki dolaylı kazanımlarına işaret ettiler. 

BAŞÖRTÜLÜ MAZLUMLA EMPATİ KURUYOR

Muharrem Balcı, yasağın kimilerinin kendilerini entelektüel bazda geliştirmelerine vesile olduğuna değinirken Cihan Aktaş, bu yaşananların genel olarak başörtülü kadınları olgunlaştırdığını ifade ediyor. Aktaş’a göre, bütün bu yaşananlar tahripkâr bir öfkeye değil, toplumun diğer ezilen ve ayrımcılığa maruz kalan kesimlerini anlamaya, onlarla dayanışmaya ivme kazandıran bir hayat telakkisine dönüştüğü ölçüde değerli. Kendi mazlumiyetinin ya da özne olma çabasının sathında derinleşirken bu toplumun öteki yasaklılarını, hayatları yasaklar ve önyargılar nedeniyle kısıtlanan, hiçe sayılan, toplumsal mühendislik projeleri adına mevcudiyetleri yontulmak istenen kesimlerini şimdi bir başka türlü fark ediyor, başörtülü kadınlar.



Aktaş’ın işaret ettiği başka bir gelişme de alternatif kamu arayışları. Başörtülü kadınlar üretkenlikleriyle çalışma hayatını yeniden tanımlıyorlar. Kendi ilkeleriyle çelişen iş hayatlarının yerine devletten bağımsız yeni, farklı iş alanları kurmaya yöneliyorlar.

YASAK, BEYİN GÖÇÜNE YOL AÇIYOR 

Bu yasakla mücadele etmeye çabalarken ciddi kazanımlar da elde ettikleri görüşünü paylaşan Alev Erkilet de başörtülü kadınların yurtdışında eğitim görme, sayısız etkinliğe, kültürel ve sivil toplum faaliyete katılma gibi yollarla hep aktif olduklarını belirtiyor. Erkilet’e göre iyi eğitimli ve profesyonel hale gelenler çok. Ancak bunca çabanın sonucu olarak edinilen bilgi ve deneyimler asla kullanılması gereken alanlarda değerlendirilemiyor. Hak edilenin daha altında, daha az profesyonel, daha düşük ücretli, daha az manevi tatmin sağlayan alanlarda vakit geçiriliyor. Ama “insanın süresinin sonlu” olduğun altını çizen Erkilet toplumun kendi değerlerini, hakkını vererek kullanmasının da kendi yararına olduğunu vurguluyor ve şöyle devam ediyor: “Çünkü birikimlerinden yararlanılmayan kişiler, mevcut duruma razı olmayacak ve eğitim konusunda olduğu gibi çalışma konusunda da gözünü yurtdışına çevirecektir. Böyle bir eğilim de var zaten. Bu, vasıflı göç anlamına gelir, beyin göçü anlamına gelir. Bunun doğuracağı sorunlar ise başlı başına ayrı bir tartışma alanı oluşturur.”



BAŞÖRÜLÜ MERCEK ALTINDA

Erkilet’in işaret ettiği yasağın beyin göçü gibi sosyo-ekonomik sonuçlarının yanı sıra sosyo-psikolojik etkileri de kayda geçirilmeye değer görünüyor. Cihan Aktaş’ın bu bağlamda dile getirdiği şu gerçekler meselenin farklı boyutlarına işaret ediyor: “Bir enerji kaybı oluyor mutlaka. Her adımda önce başınızı niye örttüğünüzü açıklamanız bekleniyor. Bunun daha acıtıcı bir içerik kazanması, “ben sizin sandığınız gibi biri değilim”in ifadesi çabasıdır. Önyargılar nedeniyle iş hayatında da negatif ayrımcılığa maruz kalıyorsunuz. İslam’a yönelik öfke, görünürlüğünüz nedeniyle sizin varlığınıza yöneliyor önce. Daha güçlü, donanımlı ve iradeli olmanız gerekiy

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim