• BIST 89.282
  • Altın 145,910
  • Dolar 3,6363
  • Euro 3,8917
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 15 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

ERGENEKON'a 3.Cepheden Bakış klavuzu

ERGENEKONa 3.Cepheden Bakış klavuzu
Kontrgerilladan hesap sorulamaz, kontrgerilla hesap sorar diyen, sürecini izleyenlerin "yandaş" ve "karşıt" diye ikiye ayrılmasını eleştiren iki ünlü solcu kafa kafaya verip Kontgerilla ve Ergenekon'u Anlama kılavuzu hazırladı

 

 

 

 

 

 

Neredeyse üç yıldır gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını, internet sitelerini dolduran, artık yavaş yavaş kanıksamaya başlasak da kendini bilmemkaçıncı dalga diyerek hatırlatan Ergenekon davası şimdiye kadar bir kaç kitaba konu oldu. Davayla ilgilenen bir kaç gazeteci ve araştırmacı iddianamelerin veya iddiaların bir bölümünü kitaplaştırdı, kitaplaştırmaya da devam ediyor. Ancak Ergenekon olarak anılan ve yan iddianamelerle giderek dallanıp budaklanan davanın yargı süreci, Silivri’deki mahkemeden çok medyada devam ettiği için ortaya çıkan yayınlar da genellikle davaya iddia makamı veya savunma yönünden müdahil olma amacı taşıyor.

Kontrgerilla ve Jitem haberleriyle uzun zamandır uğraşan iki deneyimli gazeteci; HaberVs editörü Ahmet Şık ile Radikal Gazetesi Haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu, yaklaşık bir yıllık uğraş sonunda “Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu” hazırladılar. Sekiz bin sayfayı aşan iddianameler, iddianame eklerinde yer alan binlerce belge ve gazete haberlerini inceleyen, günlük gelişmeleri eldeki bilgiler doğrultusunda çözümleyerek son ana kadar kitaplarına aktarmaya çalışan bu iki gazetecinin hazırladığı “Ergenekon’u anlama Kılavuzu”nun diğer Ergenekon kitaplarından farkı da burada ortaya çıkıyor zaten. Savunma veya iddia makamının durduğu yerden olaylara bakmayan, birilerini mahküm etme veya aklama kaygısı taşımayan bir belgesel çalışma duruyor önümüzde. Kitaplarına verdikleri isim “Kırk Katır Kırk Satır” da Ergenekon davasında mücadele eden iki tarafa olan mesafelerini de açıkça ortaya koyuyor.

Yazarların ifadesiyle, “geniş yığınların özlemini çektiği demokrasiye dair beklentileri karşılamaya muktedir olmayan” Ergenekon sürecinin başlangıç noktasından bugün geldiği noktayı, yargılama konusunun ne olduğundan, hükümet ve silahlı kuvvetler arasındaki ilişkiyi, kontrgerillayı ve medyanın süreçteki rolünü Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu şöyle anlatıyor:

Ergenekon soruşturmasının başlangıç noktasıyla bugün geldiği nokta arasında bir fark var mı?

Ertuğrul.Mavioğlu: Ergenekon soruşturması, başlangıçta Susurluk soruşturmasının kaldığı yerden devamı gibi görüldü ve toplum tarafından da böyle algılandı. Dönemin yetkili ağızlarının “nereye kadar uzanırsa uzansın” dedikleri ve gerçekte bizzat aynı yetkililer tarafında üzeri örtülen Susurluk soruşturmasının konusu, hiç kuşku yok ki kontrgerillaydı. Ergenekon soruşturması da ilk başlatıldığı dönemde, hem gözaltına alınanların bazılarının bu ülkenin kanla örülü yakın tarihinde ciddi rolleri olduğu bilinen JİTEM’in ya da Özel Kuvvetler’in eski mensupları olmaları, hem de kazılar ya da ihbarlar sonucu ele geçen silah ve mühimmatın menşei nedeniyle, bir kontrgerilla soruşturması olarak algılandı. Ama gelinen noktada Ergenekon soruşturmasını yürütenlerin bu ülkenin kanlı tarihiyle hesaplaşmak gibi bir derdinin bulunmadığı net bir biçimde görüldü.

 
Arka kapak yazısı

Ergenekon operasyonlarının “Avrupa Birliği yoluna girmiş, demokratikleşmeyi önüne hedef koymuş bir Türkiye’de” kontrgerillanın sorgulanması, yargılanması ve tasfiyesi anlamına geldiğini düşünenler fena halde yanıldılar.

Ergenekon operasyonlarının darbelerle hesaplaşmak demek olduğunu ve darbecilerin TSK’nın direnişine rağmen tasfiye edildiklerini düşünenler de yanıldılar.

“Tüm kötülüklerin anası” Ergenekon’un hareketsiz kılınması sonucunda artık faili meçhul cinayetlerin, provokasyonların, menşei devlet olduğu herkes tarafından bilinen karanlık eylemlerin son bulacağını ve bu ülkeyi yönetenlerin hiç değilse kendi yasalarına saygılı davranacaklarını zannedenler yanıldılar.

Kısa süre içinde görüldü ki, ‘Ergenekon’ adı verilen bu operasyonlar, kâh emekli generalleri gözaltına alarak, kâh toprağa gömülü kimi silah depolarını açığa çıkararak, kâh bazı gizli belgelerin bilinir hale gelmesini sağlayarak, ya da kontrgerillanın beyni olduğu öne sürülen Genelkurmay Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’nın kozmik odasında aramalar yaparak; zülfüyare dokunuyor gibi görünse de, geniş yığınların özlemini çektiği demokrasiye dair beklentileri karşılamaya muktedir değildi. Ve yaşananlar, şimdiye kadar neredeyse geleneksel hale gelmiş, zorbalığa ve kan dökmeye dayalı yönetme biçimini tasfiye etmekten fersah fersah uzaktı, neden?

Elinizdeki kitap, hem bu can alıcı soruları cevaplamaya hem de “derin devletin” (katliamlar; siyasi suikastler; faili meçhuller; silah, insan ve uyuşturucu ticareti; medyadan iş dünyasına, askeri ve sivil bürokrasiye, yerli ve yabancı gizli servislere dek uzanan ağlar aracılığıyla gerçekleştirdiği) yüzeydeki eylemliliklerini tarihsel olarak ve apaçık bir biçimde analiz etmeye çalışıyor.
 

Ahmet Şık: Yıllardır kamuoyunun çeşitli suçlarla bildiği ve andığı ancak hiçbir zaman dokunulamayacağı düşünülen isimlerin gözaltına alınıp tutuklanması sürecin olumlu işaretleri. Mesela Ergenekonun ilk işaret fişeği olan Susurluk çetesinin deşifre olmasından sonra adı itirafçılar, tetikçiler, mafya liderleriyle anılan; bir takım “faili meçhul” cinayetlerin ardındaki isim olarak dillendirilen bazı isimler cezaevinde. Ancak bugün gelinen noktada bir güçler savaşı gibi görünen Ergenekon soruşturması belli bir zihniyetin, kendi karşısında duran bir başka zihniyetle hesaplaşması haline geldi. Soruşturma, özellikle AKP ya da bir cemaat yanlısı medya eliyle, ki bu grup neredeyse medyanın yarısına hakim, “derin devlet” ya da “kontrgerilla” soruşturması” gibi algılamamız istenen, Türkiye’de derin güçlerin tasfiye edildiği bir süreçmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Ancak bu haliyle malum zihniyetin kendisine muhalif sesleri de susturmaya çalıştığı bir araç haline geldi. Ayrıca burada derin devlet tasfiye edilmiyor tam aksine ideolojik aktörleri değişiyor.

 

> Ergenekon davasının ana konusu nedir? Darbe teşebbüsü veya teşebbüsleri mi yoksa suç işlemek için biraraya gelmiş bir grup mu yargılanıyor?

E. M.:Ergenekon davasının ana konusunu savcılar ‘Bu bir darbe davasıdır’ diye tanımladı. Gerçekten de 2002 – 2004 yılları arasında tezgâhlanmaya çalışılan Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven gibi darbe girişimleri, davanın çerçevesini çizmiş gibi görünüyor. Ergenekon davasında yargılananlara yöneltilen suçlamalar ya darbe girişiminde bulunmak ya da darbe için uygun ortam hazırlamak için faaliyette bulunmak üzerine kurulu. Bu noktada bir beis yok. Darbe tezgahlayanlar, darbecilere yardım edenler, uygun zemin hazırlamak için provokasyon peşinde koşanlar elbette ki yargılanmalı. Fakat davanın sanıklarına baktığımızda iki önemli gerçekle karşılaşıyoruz. Birincisi, doğunun ve güneydoğunun kirli savaş unsurları, katiller, katliamcılar, fişlemeciler ve benzeri pek çok halk düşmanı, ‘darbeye yardım’ gibi soyut suçlamalarla karşı karşıyalar ki, bu, halk düşmanlarını asıl suçlarından ötürü aklamak değilse nedir? İkincisi, Ergenekon savcıları aradan geçen iki yıla yakın süreye rağmen, sanıklar arasındaki organik örgütsel bağın ne olduğu konusunda ikna edici deliller ortaya koyabilmiş değildir. Bu dağınıklık, medyanın da yardımıyla savcıların herkesi bu davaya dahil edebilmesinin önünü açtı. Toplumda, siyasette ve medyada öyle bir kesim var ki, bunların ‘savcılar neylerse güzel eyler’ dışında başka bir sözü yok. Bu kesim savcıların elini güçlendiriyor ve herhangi bir örgütsel bağ kuramasalar bile sadece muhalif duruşundan ötürü (ağırlıklı olarak ulusalcı muhalefet) herhangi birini davaya sanık olarak ekleyebiliyorlar. Özcesi kurunun yanında yaş da yandı çoğu kez. Bir ihbar mektubu, telefon dinlemesi, selamlaşma ya da herhangi bir şekilde fikir birliği olduğuna dair kanaat, insanların Ergenekoncu diye damgalanması için yeterli oldu. Yargılananların suç işlemek için bir araya gelmiş bir grup olup olmadığını ispatlamak sanırız savcıların görevi ve maalesef şu ana kadar görevlerini yerine getirebilmiş değiller.

A.Ş.: Dava sadece belli bir dönemi kapsayan darbe planlarının yargılaması kanımca. Zaten olayın başlangıcından bu yana “darbe soruşturması” yapılıyor havası yayıldı. Ancak burada da yargılanın kesinlikle darbe ya da darbeci zihniyet değil. Madem darbe ya da derin devlet soruşturuluyordu o zaman neden Marmaris’teki paşadan başlanmamıştı? Abdullah Çatlı gibi katliam sanıklarının devlet eliyle kontrgerilla operasyonlarında kullanılması hiç mi merak edilmiyordu? Sonra ya yargılanamayan ya da en hafif cezaları bile düzmece adli tıp raporlarıyla çekmekten kurtulan Susurluk çetecileri neden soruşturmaya dâhil edilmemişti? Hâlâ yargılanacak mahkeme bulunamayan Mehmet Ağar neden bu soruşturmada yok? Ya da ortaya çıkan iddianamenin neden “Fırat’ın öte yakası”nı da kapsamıyordu? Faili meçhuller, Sapanca üçgenindeki cinayetler, kayıplar, köy yakmalar, Hizbulkontra, koruculuk sistemi neden bu soruşturmaya dâhil edilmemişti? Ortada bir çete, çetenin planladığı ya da henüz kanıtlanamasa da gerçekleştirdiği bir takım hukuk dışı uygulamalar olduğu kesin. Ergenekon soruşturması ve hali hazırdaki iddianamelerin dayanak noktası olan, “çete kurmak, çete üyesi olmak, darbe girişiminde bulunmak, bir takım kaotik cinayetler işlemek…” gibi ağır suçlamaları davada adı geçen her şüpheli ya da sanık için iddia etmek pek akıl kârı görünmüyor. Öte yandan bu iddiaları destekleyecek somut delillerinizin olması gerekiyor. Tamamen kafaları daha da karıştırmaya neden olacak soyut ve haliyle zayıf iddianameler ve “delil” diye sunulan ancak sanıkların ceza almasını sağlamaktan uzak “devletin gizi belgeleri” ve saçma sapan telefon dinleme kayıtları dışında elde bir şey de yok. Soruşturmanın yürütülüş biçiminden ve gelişmelerden hareketle endişem şu ki tıpkı Susurluk’ta, Şemdinli’de olduğu gibi yine önemli bir fırsat tepilecek.

> Kitabınızda kontrgerillanın eski unsurlarının tasfiye edilmesinden söz ediyorsunuz. Bu tasfiye sürecinin ucu, kontrgerilla uzantılarının ABD güdümünden kopmaya başladığı ve uyuşturucu trafiğinin kontrolünün elde edilmesiyle bağımsız parasal kaynaklar elde etmeye başlandığı 1990’lı yıllara mı uzanıyor. Kısaca “susurluk kazası” aslında bu unsurların tasfiyesinin başlangıç noktası mı?

E. M.: Kitapta da yazdık. Kural şudur: “Kontrgerilladan hesap sorulamaz, kontrgerilla hesap sorar.” Çünkü soğuk savaş koşullarında kurulmuş ve Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ömrünü tamamlamış ve tam zamanında tasfiye edilmiş Avrupa ülkelerinin gladio’sundan değil, Türkiye’deki kontrgerilladan söz ediyoruz. Susurluk döneminde de benzer bir yanılsama yaşadı bu ülke. 1996 Türkiye’sinde pek çoğumuz İtalya’dakinin benzeri bir ‘temiz eller’ operasyonu yaşandığını sandı. Oysa dediğimiz gibi burası Türkiye. Doğusunda kirli savaşın kıran kırana sürdüğü, Edirne’den Ardahan’a yoksulluk ve sefaletin at koşturduğu, varsıllarla yoksullar arasındaki uçurumun her geçen gün daha derinleştiği, çelişkilerin gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi ‘ekonomi içi zor’ mekanizmalarıyla asla çözülemediği bir coğrafya burası. ‘Ekonomi içi zor’ mekanizması yetmezse, ‘ekonomi dışı zor’ ya da daha açık bir ifadeyle ‘sopa’ konuşur. Bu yüzden, verili koşullar altında ‘kontrgerillanın tasfiyesi’ zor değil, imkânsızdır. Zira bu çelişkiler sarmalının ortasında ‘sınıfları yatıştırmak, keskinlikleri törpülemekle, karşıtları uzlaştırmakla’ görevli devlet makinesi için ‘yasal’ zemin hiçbir zaman yeterli olmayacak. Dolayısıyla toplumsal aklın ‘kirli, karanlık’ diye adlandırdığı bir takım tezgâhlar da asla gündemden düşmeyecek.

> Peki olan nedir?

 
"Asıl savaş devletin küresel sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden şekillenmesi ise, bunun asıl dinamosu, uzunca bir dönem Ergenekon operasyonlarına karşıymış gibi bir görüntü çizen TSK komutasında, bürokraside ve ağırlıklı olarak da değişimin en hızlı yaşandığı devletin istihbarat örgütlenmelerinde aranmalıdır. Neden şimdi, sorusunu ise ancak şöyle yanıtlayabiliriz: Değişim isteyenler değişimin başarılı olacağına inandığı en uygun anda düğmeye bastılar da onun için"
 

> Olan, kontrgerillanın moda deyimiyle ‘zamanın ruhuna’ artık denk düşmeyen bir kesiminin tasfiye edilmesine karşın, avantajlarını yitirmemek adına gösterdikleri direniş ve bunun karşısında devletin asıl sahiplerinden yedikleri kıyasıya dayaktan ibarettir.

Tasfiye edilenlerin ABD güdümünden koptukları iddiası ciddiye alınacak bir iddia değil. Öyle ki, kontrgerillanın yenisi de eskisi de Amerikancılık konusunda birbiriyle yarışır. Tam da bu noktada tüm Ergenekon operasyonu açısından şu ayrıntıyı öne çıkarmak gerekebilir: Bu operasyon dizisi bürokrasinin, ordu – siyaset ilişkisinin Türkiye’nin küresel sermaye ile geliştirdiği bağlar açısından yeniden dizayn edildiği bir sürecin tam ortasında bir yerlerde durmaktadır. Dolayısıyla küresel sermaye ve işbirlikçilerinin sadece görünüşte bile ulusal olana asla tahammül göstermeyeceği böylelikle daha iyi anlaşılmıştır.

> Ortada bunca izleme, gerçek-sahte belge dolaşıyor. Bir dönem (90’larda) bazı askerlerin oluşturduğu bir yasadışı yapılanmaya yönelik olarak kitapta yer aldığı gibi mesela savcı Cihaner’in açtığı soruşturmalar (Jitem vb.) var ve bunlardan bir sonuç alınması mümkün olmuyor. Ancak aynı dönemde yine bu yapılanmanın birileri tarafından izlendiği bu kontrgerilla unsurlarının içine bir takım köstebeklerin sızdırıldığı anlaşılıyor. Peki bu grupları izleyenler kim?

E.M.: Kurtlar Vadisi’nin gerçeğinden söz ediyoruz. Komplolar, entrikalar, ayak oyunları, iktidar kavgasının en bayağı versiyonları. Herkes yek diğerini izliyor, dinliyor, kayda alıyor, günü geldiğinde faş ediyor. 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan birinci MİT raporu bazı anlı şanlı paşaları, onlarla kol kola iktidarcılık oynayan bürokratları rezil rüsva etmişti. İkinci MİT raporu tam Susurluk arifesinde ortaya çıkmıştı ki, ardından o meşum kaza geldi. Ama, Ergenekon operasyonlarında pek çok dişe dokunur belge, birilerinin birilerini izlemesi üzerine değil, kendi faaliyetlerini raporlayanlardan çıktı. Fişleme belgeleri, darbe günlükleri, eylem planları… Hiçbir zaman hesap vermeyeceklerine inanan bu insanlar kendi faaliyetlerini bir yerlere not etmişler. Şimdi biraz iklim değişti ve o belgelerin bazıları suç diye nitelendirildi. Bize göre suç olan çok sayıda belge ise hala savcılara göre suç değil.

A.Ş.: Bu izlemeleri yapanlar, kayıtları tutanlar herkesin dediğinin aksine kanımca sadece bir cemaatin işi değil. Elbette o gruba dahil olan kimi kamu görevlilerinin bu işin içinde olduğu bir yere kadar doğru. Ama ortaya saçılan belgeler, bilgiler Ertuğrul’un da dediği gibi bizzat bu belgeleri, kayıtları tutanlar tarafından ortaya saçıldı. Ya da sorunuzun yanıtı olan birileri tarafından sızdırıldı. Ben burada biraz komplocu düşünerek ABD eliyle ordu içindeki ulusalcı, ABD ve AB karşıtı unsurların özellikle de komuta kademesinin tasfiyesine yönelik bir plan çerçevesinde bu sızdırımaların yapıldığını söyleyebilirim.

> Çeşitli beyanlardan anlaşıldığı kadarıyla Ayışığı Sarıkız gibi darbe planları, yapıldığı dönemde hükümet tarafından da Genelkurmay tarafından da biliniyordu. Ancak bu darbe planlarıyla ilgili veya bu planlar vesilesiyle o dönemde bildiğimiz hiç bir operasyon yapılmadı. Ergenekon sürecinin zamanlaması neye bağlı? Neden 3-4 yıl beklendi? Bu bekleme süreci yalnızca seçimle açıklanabilir mi?

E.M.: Elbette ki, bu bekleyişi seçim gibi nedenlere bağlamak, ya da daha açık bir ifadeyle AKP hükümetinin elde ettiği güçle açıklamak çok anlamlı değil. Böylesi büyük bir tasfiyenin bir çırpıda olup biteceğini sanmak safdillik olur. Öte yandan kimileri bu süreci AKP hükümetinin yönettiğini sanıyor. Bu yaklaşımın büyük bir saçmalık olduğunu söylemek gerek. AKP’nin bu süreçteki rolü, olsa olsa gösterdiği uyum ve destekle sınırlıdır. Asıl savaş devletin küresel sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden şekillenmesi ise, bunun asıl dinamosu, uzunca bir dönem Ergenekon operasyonlarına karşıymış gibi bir görüntü çizen TSK komutasında, bürokraside ve ağırlıklı olarak da değişimin en hızlı yaşandığı devletin istihbarat örgütlenmelerinde aranmalıdır. Neden şimdi, sorusunu ise ancak şöyle yanıtlayabiliriz: Değişim isteyenler değişimin başarılı olacağına inandığı en uygun anda düğmeye bastılar da onun için.

> Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba atılması, Danıştay saldırısı ve ardından Hrant Dink cinayeti, ayrıca Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Rahip Santoro cinayeti gibi olaylar Ergenekon davası içine şu veya bu ölçüde sokuldu ancak bu olayların sözü edilen “Ergenekon terör örgütü” ile bağlantısı şu ana kadar net olarak ortaya konulabildi mi? Bu olaylarla dava arasında maddi bir ilişki görünüyor mu sizce?

E.M.: En son olarak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Ergenekon ile ilgili bir raporu mahkemeye ulaştı. Bu rapordan anlıyoruz ki, bırakın yaptığı eylemlerin neler olduğu, Ergenekon diye bir örgütün varlığı bile güvenlik güçleri açısından meçhul. Örgütle ilgili henüz çok somut delil ortaya koyamayanların saydığınız bu olaylarla ilgili bağ kurmalarının da imkansız olduğu ortada. Ergenekon davası ile Danıştay baskını ve Cumhuriyet gazetesine atılan bombalarla ilgili Ankara’da sonuçlanma aşamasında olan dava Yargıtay’ın verdiği karar sonucunda birleştirildi. Diğer Zirve, Dink, Santoro vb. davalar ise ayrı görülüyor. Danıştay davası ile Ergenekon arasında bağ konusunda, olağan şüphe, gizli tanık ifadeleri, bazı telefon bağlantıları ve sanıklardan Osman Yıldırım’ın ifadesi dışında elle tutulur somutlukta bir delil henüz ortaya çıkmadı. Osman Yıldırım ve gizli tanık ifadelerinde son derece ciddi çelişkiler var. Yargılamanın ilerleyen safhalarında ne tür sürprizler yaşanacağını bugünden kestirmek mümkün değil ama, bugün için herkes kanaatlerini dile getiriyor ve maddi delillerle pek ilgilenmiyor açıkçası.

A.Ş.: Ergenekon soruşturmasına öyle bir anlam atfedildi ki sanki ülkedeki tüm karanlık ve kanlı olay ve eylemlerin odağında olduğu havası yayıldı. Bir ölçüde doğru. Adı şimdi ‘Ergenekon’ diye anılan derin yapıyı Türkiye’deki karanlık ve kanlı her eylemde aramak gerekli. Bu yapıldı. Adı konuldu ama o kadar. Adı konulanlardan hiçbiri yargılamanın konusu yapılmadı. Hrant Dink’in katillerinin yargılanıyormuş gibi gösterilen dava neden Ergenekon’la birleştirilimiyor? Aynı soruyu Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı ya da Rahip Santoro cinayeti gibi konular için de dillendirmek mümkün. Devleti yöneten erklerden hiç kimse tetikçilerin ardındakinin kim olduğunu bilinmesini istemiyor. O zaman veremeyecekleri bir hesapla karşı karşıya kalacaklar çünkü.

 
"Tüm bu yargılama sürecinden anlıyoruz ki, bazı sanıklar gerçekten iyiden iyiye susturulması, bazı sanıklar ise sadece burnu sürtülmesi için davaya dahil edilmişler. Bazı sanıklardan belki devlet hala yararlanmayı düşünüyor ve o nedenle daha şefkatli davranılıyor, bazı sanıklar ise tamamen gözden çıkarılmışlar. Anımsayın, komutan eşlerinin tutuklu bazı sanıkların evlerini ziyaretleriyle başladı bu kayırma hali. Sonra zirveler düzenlendi, gözaltındaki bazı sanıklar serbest bıraktırıldı. Dursun Çiçek’i düşünün, bu ülkede hiçbir şüpheli için hukuk terazisi bu kadar hassas çalışmamıştır"

 
 

> Danıştay saldırısı sonrasında dönemin dışişleri bakanı Abdullah Gül olayın arkasından önemli gelişmeler olacağını söylemişti. Sizce bu saldırılar “eski unsurları tasfiye eden” her kimse onlar tarafından bilinen veya yönlendirilen saldırılar mıydı?

E.M.: Abdullah Gül’ün Danıştay saldırısını bir numaralı faili Alparslan Arslan’ın telefon trafiği ve iş ilişkisi görünümündeki bağlantıları kabataslak ortaya çıktıktan sonra bu açıklamayı yapmış olduğunu anlıyoruz. Zaten bu bağlantılar sayesinde Veli Küçük, Muzaffer Tekin gibi namlı isimler gözaltına alınıp serbest bırakıldılar. O dönemde bu ilişki yeterli bir delille beslenememişti. Tekin, Küçük gibi isimleri Danıştay baskını nedeniyle mahkum ettirecek kadar delil bugün de yok. Elbette ki, sadece bu olaydan bile yola çıkarak çok sayıda komplo teorisi üretmek mümkün. Fakat bunun kimseye bir yararı olmayacağı için somut verilerden yola çıkarak konuşmak en doğrusu gibi geliyor.

> Aynı şekilde Hrant Dink cinayetinin de özellikle emniyet ve adalet teşkilatı içinde güçlü bir cemaat tarafından çok önceden bilindiği anlaşılıyor. Bu cinayetin önlenmesi için neden bir şey yapılmadı sizce?

E.M.: Bu soruya Orhan Dink’in çok doğru bir saptamasıyla yanıt vermek yeterli: “Hem Ergenekon operasyonunu gerçekleştirenler hem de Ergenekoncular, Hrant Dink’in öldürülmesi konusunda hem fikirler.”

A.Ş.: Hrant Dink suikastının önlenmek istenmediğini yargılamanın seyri de bize kanıtlıyor. Mahkeme salonunda sanıkların yaptığı şaklabanlıklar, avukatlarının ırkçı faşizan hakaretleri ve bunlara göz yuman mahkeme heyetinin durumu bir yana soruşturmanın derinleştirilmemesi de bu cinayetin ardındaki güçlerin bilinmesinin engellendiğini gösteriyor. Bu güçlerin kim olduğunun bilinmesi aslında AKP iktidarını ve cemaati de zor durumda bırakacak. Nedeni de Trabzon Emniyet Müdürü olduğu dönemdeki “ihmali” yüzünden Dink suikastında adı anılan Ramazan Akyürek. Dink suikastında emniyetin ihmali açısından en çok eleştirilen kişi olan Akyürek bu nedenle Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı görevinden alındı. Ancak kısa süre önce mahkeme kararıyla yeniden görevine döndü ve böylece bu ihmalden aklanmış oldu. Ramazan Akyürek aynı zamanda Emniyet Müdürlüğü içindeki Fetullahçı kadroların arasında yer aldığı iddia edilen bir isim. Basit bir mantık yürütmeyle Dink suikastının hem AKP ile hem de cemaatle ilişkisini Akyürek üzerinden kurabiliriz. Bu da bu cinayetin neden engellenmediğini ve neden soruşturulmadığını bize gösterir. Ama dediğim gibi bunlar ancak akıl yürütmedir.

> Kitabınızda Ergenekon davası ve TSK’daki tasfiye süreci konusunda hükümet, cemaat ve TSK arasında belirli bir mutabakat olduğunu söylüyorsunuz. Yani her üç grup da eski, kontrol dışına çıkmış, ulusalcı unsurların tasfiyesi konusunda hemfikir. Peki sizce uzlaşamadıkları noktalar neler?

E.M.: Her tasfiye sancılıdır. Özellikle Ergenekon dalgalarının en çarpıcıları yaşanırken devletin üst katlarından yükselen sesler ayyuka çıktı. Ama her defasında bir zirve yaparak ya da kapalı kapılar ardından bir biçimde anlaşmasını bildiler. Türkiye’de bunca yıldır insanlar suçlanır, mahkemeler kurulur, yargılama yapılır. Siz hangi davada hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen sanıkların hiç tutuklanmadığını gördünüz? Ergenekon davasında ise böylesi örnekler vakayı adiye kabilinden kabul ediliyor. Mustafa Balbay’ın mahkeme salonundaki “Biz darbe destekçisiysek, darbeciler nerede?” şeklindeki isyanı bu bakımdan çok anlaşılır. Tüm bu yargılama sürecinden anlıyoruz ki, bazı sanıklar gerçekten iyiden iyiye susturulması, bazı sanıklar ise sadece burnu sürtülmesi için davaya dahil edilmişler. Bazı sanıklardan belki devlet hala yararlanmayı düşünüyor ve o nedenle daha şefkatli davranılıyor, bazı sanıklar ise tamamen gözden çıkarılmışlar. Anımsayın, komutan eşlerinin tutuklu bazı sanıkların evlerini ziyaretleriyle başladı bu kayırma hali. Sonra zirveler düzenlendi, gözaltındaki bazı sanıklar serbest bıraktırıldı. Dursun Çiçek’i düşünün, bu ülkede hiçbir şüpheli için hukuk terazisi bu kadar hassas çalışmamıştır.

Erdal Şenellerin, Tuncer Kılınçların, Özden Örnek ya da İbrahim Fırtına gibi isimlerin biraz dışına çıkarsak, Şemdinli davasında herkesin ortasında dükkan bombalayıp kitlenin üzerine ateş açarak cinayet işleyen ve suçüstü yakalanan sanıklar neden şu anda tutuklu değiller? Atabeyler davasında suikast planlarıyla yakalananlar neredeler bugün sizce? Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz. Bir ayar çekiliyor. Tıpkı Susurluk soruşturması sırasında yaşandığı gibi. Yani devletin işine yarayacağına inananlar için “kontrgerilla asla hesap vermez” kuralı işlemeye devam ediyor.

> Ergenekon davasıyla başlayan, Poyrazköy, Kafes, gibi iddianamelerle devam eden süreç sizce nereye doğru gidiyor. Ergenekon davası diğer davalarla birleştirilecek mi? Veya Poyrazköy, Kafes gibi iddianameler çeşitlendirilecek mi?

A.Ş.: Süreç aslında başlangıcından çok da kaymış değil. Zaten yazılan her iddianame bir öncekine atıf yaparak ya da Ergenekon’la ilinti kurularak hazırlanıyor. İlk iddianame ile sonuncu arasındaki tek fark, sanık sayısının artması ve çeşitlenmesi oldu. Kanımca Balyoz soruşturmasının iddianamesi bu soruşturmanın sonu olabilir. Ama yine de emin değilim. Çünkü süreç içinde siyasi iktidara ve cemaat(ler)e muhalif isimler çıktıkça iddianameler de artabilir. Kimi zaman muhalif seslerin susturulması ya da itibarsızlaştırılmasına dönükmüş gibi bir soruşturma süreci yaşandığı ortada. Bu da somut delilleri ortaya koymak yerine sadece kerameti kendilerinden menkul gizli tanık ifadeleriyle yapılıyor. 1990’larda itirafçılar üzerinden hayata geçirilen bu sistem Ergenekon soruşturmasında gizli tanık müessesesiyle kendini gösterdi. Birbirine husumeti olanlar bile gizli tanık ifadesi vererek birilerini cezaevine attırabilir bu şekilde. Bu iş böyle yürürse ve espriyle ifade etmek istersek, “bir gün her canlı Ergenekon’u tadacak” demek de mümkün. Ergenekon, “derin devlet”in paçasından yakalandığı kendisinden önceki benzerleri arasında sayabileceğimiz Şemdinli’de ya da Susurluk ve Yüksekova çetelerinin soruşturmalarında olduğu gibi yine çemberin en dışındakilerden öteye gitmeyen ve gitmeyecek bir yargılama süreci oldu, olacak.

> Kitapta medyanın davaya ilişkin tavrına yönelik de eleştirileriniz var. Dava neredeyse mahkeme salonunda değil gazetelerde ve televizyonlarda gürülüyor gibi bir durum ortaya çıktı. İki kampa bölünmüş medyanın davayı sunma biçiminde sizce en önemli sakatlık nerede?

A.Ş.: Bu süreçte en çok eleştirilecek konu kesinlikle medyanın tavrıdır. Kamuoyunun bu kadar keskin iki siyasi kutuba ayrılmasında, “AKP yandaşı olanlar” ve “olmayanlar” diye ikiye ayrılan medyanın rolü yadsınamaz. Medyanın böyle olmasında güç odaklarıyla kurdukları ilişkilerin yanısıra bu ilişkilerin devamlılığından beslenen siyasetçilerin payı da çok. Siyaset manipülasyonları medya eliyle yaparak temsil ettiği kutbun taraflarının gözünde meşruiyet zemini bulabiliyor. Saflar böylesine derinleşmişken haliyle Ergenekon’la ilgili haberler de her medya organının meşrebine göre verilir oldu. Hal böyle olunca da gazeteciliğin en kötü sınav verdiği dönemlerden biri daha yaşanmış oluyor. Öyleki Ergenekon soruşturması konusunda farklı kutuplarda yer alan yayın organlarının her ikisini birden okuyup izlemeden doğru bir değerlendirme yapmak pek mümkün görünmüyor. Patlayan bir maytabın bile arkasında Ergenekon’u işaret eden haberler yayımlandı. Üstüne üstlük çok ya da az satışlı/izlenilirlikli “yandaş” medya aracılığıyla manipülasyona da çanak tutuldu. Türkiye medyasının her dönem iktidar odaklarıyla kurduğu angajmana varan yakınlık bu dönemde de kendini gösterdi. Medya temel işlevini yani tüm iktidar odaklarına karşı eşit uzaklıkta, kamunun, toplumun, yurttaşın yararına haberciliği bir yana bırakarak, sadece temsil ettiği iktidar odağının sözcüsü haline geldi.

İşin özü her iki taraf medyasının da yaptığı olanı izleyip, gerçeği temel alarak yansıtmaktan ziyadesiyle uzak oldu. AKP ile TSK arasında sıkıştırılan toplumu, bu iki taraftan birini seçmeye zorlayan yayınlarıyla medya, kamu yararını odağına koymuş bir üçüncü seçeneği gizlemekle kalmadı, tartışılmasına bile geçit vermedi.

habervesaire
 

 

 

 

 

 

 

 

 

z

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim