• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 13 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

DEVRİMCİ BİR HAMLE: EVET!

DEVRİMCİ BİR HAMLE: EVET!
Bülent Şahin Erdeğer 'Devrimci Bir Hamle: Evet!' başlıklı yazısında, referandumda oy kullanmak ile itikatarasında bağkuran paradigmayı eleştirirken, 'Evet' demenin İslamî ve Devrimci bir hamle olabileceğini iddia etti.

 

 

 

 

 

12 Eylül’de Türkiye’de yaşayan tüm insanları ilgilendiren önemli düzenlemeler halkın oyuna sunulacak. Türkiye’de yaşayan insanlara şuan yönetilmekte oldukları düzenin 1980 darbesi sistemiyle mi yoksa daha demokratik/görece olarak daha özgür bir ortamda mı yönetilmek istendikleri sorulacak. Resmî ideolojiyi savunanların oluşturduğu oligarşik gidişât ya devam edecek ya da değişen dünya dengeleri sebebiyle halkın talepleriyle daha uyumlu bir işleyiş tercih edilecek. Peki bu tercih dönemecinde “Tevhidî çizgi” olarak tanımlanan Müslümanların yaklaşımı nasıl olmalı? İşte bu konuda önemli görüş ayrılıklarının olduğu da aşikâr.

İhtilâfın Teorik Arka Planı

Öncelikle sorunun Demokrasi meselesine külliyen bir red perspektifinden bakan ve tartışmayı itikâdî düzlemde yapan Selefî bakış açısıyla Demokrasi’yi analiz ederek doğru-yanlış yönlerini İslâmî kıstaslara göre ayrıştıran ve bu sebeple durumu külliyen itikâdî bir konu olarak ele almayan yaklaşım tarzı arasındaki ihtilaf olduğunu belirtmeliyiz. Selefî akımlar ve Hizb’ut Tahrîr’in demokrasiyi tamamen reddetmesinin yanı sıra özellikle İhvân-ı Muslimîn-Filistin-Hizbullah ve İran İslâmî hareket çizgisinin diğer kanadı oluşturduğu kaba hatlarla ifade edilebilir. Ayrıca Demokrasi konusu İslâm düşünürleri arasında da yoğun tartışmalara sahne olmuş külli red yerine daha analitik yaklaşmayı tercih etmişlerdir.

Kullanılan Dil’e Dikkat Etmek Gerek

Murat Aydoğdu Kardeşimin Herşeye Karşı Çıkma Sendromu ve Referandum başlıklı makalesi neden Kemalist oligarşinin geriletilmesi için insiyatif almamız gerektiğini çok iyi anlatıyor. Lakin, ben bu tartışmada kullanılan dili sorgulamamız gerektiğini de düşünüyorum.

İslâmî kimi kavramları böyle anlayabiliriz. Bu boyutuyla değerlendirebiliriz. Ancak İslam düşünce dünyasında halen tartışılmakta olan Tevhidin mahiyeti, Demokrasi'nin konumu ve sınırları gibi konularda tek bir yorumsamayı mutlaklaştırıp tüm Müslümanları bu yorumla yargılayıcı bir dil inşaâ etmek doğru bir yaklaşım olmamalı.

Merhûm Seyyid Kutub'un taslak bir metin olarak ulaştığı bilinç devresi Şehid olması sebebiyle olgunlaştırılmayı beklerken onun kimi konulardaki yaklaşımlarını İslâm'ın muhkem nassı imiş gibi algılamak ta ikinci bir yanılgıya sürükleyecektir bizleri. Oysa yapılması gereken şey Kutub’un düşünsel mirasını olgunlaştırmak ve şerh etmek, daha ileriye taşımaktır. Kutub’un Nasır Mısırının tarihsel şartlarında inşa ettiği dil değil, ulaşmış olduğu Kur’ânî bilinçtir geliştirilmesi gereken şey.

Bugün İslam dünyasında bahsini ettiğim klasik ve modern kavramlar üzerinde anlam ve mahiyeti üzerinde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışmalar yokmuş gibi davranmak beraberinde totaliter ve buyurgan bir söylemi getirmektedir.

Örneğin Demokrasi'nin tanımı, İslami Kimliğin Demokrasi karşısındaki tutumu, kırmızı çizgileri, olumladığı ve olumlamadığı yönleri konusunda Malik b. Nebi'den, Ali Şeriati'ye, Fadlullah'tan, Tarık Ramazan'a, Muhammed Abduh'tan, Muhammed Ammara'ya, Hasan Turabi'ye, Karadavi'ye, Muhammed Esed’e ve Mevdudi'ye kadar pek çok İslam düşünürünün ufuk açıcı yaklaşımları mevcuttur.

Bu sebeple "Türkiye'li Müslümanların çoğunluğunun Türkiye'deki öncelikli tehditin oligarşik düzen olduğu bu sebeple oligarşinin çözülmesi/geriletilmesi için atılan bir adıma aktif destek olunması gerektiği"ni savunuyor oluşunu İtikâdî düzleme taşımak ve burada Tevhid-Şirk çatışmasında mahkum etmek doğru bir dil ve yöntem değildir.

Bu açıdan baktığımızda sandık gördüğü yerde boykotu "iman"dan görenlerle o sandığın sonuçlarının Müslümanların hayrına mı yoksa şerrine mi olduğunu fıkhedenler arasında bir algılama farklılığı mevcuttur. Bu farklılığa rağmen olayı Tevhid-Şirk düzlemine çekmek açıkça diğer Müslümanları müşriklikle itham etmeye, tekfire sürükleyen itham edici mahkum edici bir dil kullanmaya itmektedir.

Bu dil yıllardır aynı saflarda mücadele eden pek çok Müslümanın arasına soğukluk ve ayrılık sokmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Konuyu Tevhid-Şirk düzleminde ele aldığımızda kişiler arasındaki İslâmi hukuk ta ciddi biçimde değişim göstermektedir. Bu sebeple bir tartışmada şirkle itham ettiğiniz dava arkadaşlarınızla yarın yüzyüze omuz omuza aynı sıcaklıkla aynı hukukla yola devam edemezsiniz. Bu sebeple kullanılan dile çok dikkat etmeli, Tekfirci, dışlayıcı ve ipleri kopartan bir şiddette olaya yaklaşılmamalıdır.

Tartışmada Tutarlılık Sorunu

Öncelikle Referandum konusunda bazı müslümanların tavırlarını açıkçası yadırgıyorum. Ama bu yadırgama bir algılama farklılığına dayanıyor. Demokrasiyi külliyen reddeden bir anlayış yapısı elbette demokrasiye dair tüm argümanları da reddetmelidir. Tutarlılık bunu gerektirir. Lakin Demokrasiyi toptan reddetmeden olaylara yaklaşanlar Demokratik kimi uygulamalara İslami ilkeleri sebebiyle itiraz etmelidirler zaten.

Demokrasiyi imani bir mesele olarak algılayanların tutarlılık adına yapmaları gereken şey demokrasinin tüm aygıtlarından uzaklaşmak olmalıdır. (Dergi çıkartmak, nüfus cüzdanı kullanmak, devletin imkanlarından yararlanmak/burs almak/sigorta yaptırmak vs) aksi taktirde açık bir tutarsızlık içine düşeceklerdir.

Türkiye'de yaşayan insanların içinde bir kesim olan "Tevhid merkezli Müslümanlar" bu açıdan yaşadıkları coğrafyanın gerçekliğinin dışında kalamazlar. Bu denize atlayıp ıslanmadım demeye benzer. Dolayısıyla söz konusu referanduma katılıp evet te deseler hayır da deseler ya da boykot ta yapsalar sonuç olarak bu gerçekliğin bir tarafı olarak gerçekliğin içinde aktif bir rol alacaklardır. Bu sebeple taç çizgisinde durmanın, boykot etmenin de siyasal/aktif bir destek olduğu hatırdan çıkartmamalı.

Şayet bir gerçeklik içinde yaşıyorsak bu gerçekliğe uygun bir fıkıh üretmeliyiz. Benim meselem değil deyip köşeye çekildiğinde o gerçeklik çok daha azgın biçimde seni yutacak. Bu topraklarda yaşayan biri olarak senin çıkarına olan her gelişmeyi desteklemeliyiz. Biz de biliyoruz yasa yapanların "mutlak adaletten" beslenmediğini. Ama bunu biliyorum diye kırmızı ışıkta geçmedik hiç!

Anahtar soru şu: 12 Eylül rejimi mi kısmen düzeltilmiş bir anayasa mı bizim yararımıza? Bu sebeple müzmin bir muhalefetten ziyade makul bir duruşu tercih ediyoruz. Herşeye karşı çıkmak ya da kabul etmektense yolumuza bakıyoruz. Ergenekon saltanatına ortak olmaktansa daha olumlu bir mevziye adım atmak için yetmez ama evet diyoruz...

Planı tutanların planlarını ifşa etme görevimiz referandumla birlikte bitmiyor ki. Türkiye'de statükonun tasfiyesi Müslümanların yararına mı değil mi? Elbette yararına. Ben Esed Suriyesi’nde yaşamaktansa Türkiye'de yaşamayı 12 Eylül Türkiyesinde yaşamaktansa Almanya'da yaşamayı Almanya'da yaşamaktansa İsveç'te yaşamayı tercih ederim. Neden kendi Habeşistanlarımızı geri tepelim ki? Neden Müslümanlara kan kusturanların değirmenine su taşıyalım ki? Yetmediğini söylüyor ama mevzi bir kazanım olarak itaat etmeksizin destek veriyoruz. Ama sınav bitti tatil geldi değil sınav son nefese ve her zemin ve vakit devam ediyor...

Lakin Referandum AK Parti hükümetine verilen bir oy da değildir. Referandumda ülkede yaşayan insanlara daha insani şartlarda yaşamak isteyip istemedikleri sorulacak. Hükümeti onaylayıp onaylamadıkları sorulmayacak. Öyle olsaydı BBP, SP, DSİP gibi muhalif partiler evet demezlerdi.

Bir yönetim şeklinin itikada taalluk eden yanları olduğu gibi itikaddan olmayan yanları da vardır. Şu anki hükümeti en çok eleştirenlerden biri olarak Türkiye’deki bir değişim dönemecinde insiyatif almak sorumluluktur diye düşünüyorum. Tevhidî çizgiye aidiyet hisseden kimi Müslümanların bu bizim sorunumuz değil demelerinin sadece yaşanan gerçekliğe karşı bir iradesizlik beyanı olduğunu da görmek gerekir. “Kürt sorunu, İşçi sorunu, Kadın sorunu Müslümanların sorunu değildir asıl sorun Tevhid sorunudur Tevhid çözülünce her şey kendiliğinden çözülecek” yaklaşımının 12 Eylül versiyonudur Boykot… Ama bu benim irademi elimden almıyor. AK Partici ya da müzmin AK Parti düşmanı/ne yapsa yapsın hayırcı/boykotçu olmuyorum çünkü her iki durum da AK Partinin belirlediği/seni iradesizleştirdiği bir durumdur. Ben kendi irademle eleştiriyorum kendi irademle doğru işlere destek veriyorum. Peygamberler de böyle yapmışlardı. İslam, maruf olanı sahiplenir münker olanı reddeder. Adalet bunu gerektirir.

Bir Müslüman Allah'ı yok sayan, onu devre dışı bırakan ve hatta kimi noktalarda ona muhalefet eden bir otoriteyi onaylamak için elbette oy kullanamaz. Ama bu soru hem soranı hem de sorulanı şöyle bir yanılsamaya düşürür: Bir Müslüman oy verdiğinde her oy onaylama anlamına gelmez. Bazı durumlarda Müslümanlar egemen olmadıkları şartlarda İslam dışı bazı otoritelere destek vererek kendi stratejilerine yön verebilirler. İslam ile Küfrün eşit seçeneklerle tercihe sunulduğu bir ortamda gidip küfrü tercih etmek elbette itikâdi bir sorun iken, Müslümanların azınlık olduğu ortamlarda iki İslam dışı otoriteden birisini diğerine tercih ederek onu desteklemek içtihadi olarak mümkündür. Çünkü bu tercih Müslümanların yararına olmak üzere yapılır. Resulün siretinde ve Kur'an'da buna bir çok örnek vardır.

Ayrıca yapılan demokrasi savunuculuğu da değildir. Çünkü demokrasi blok bir yapı değil ki demokrasi toptan savunulsun ya da reddedilsin. Demokrasinin İslam'a aykırı olmayan yönleri kabul, aykırı olan yönleri reddedilir. Asıl sorun Demokrasiyi melek ya da şeytan olarak görmekte yatıyor...

Şayet Müslümanların hayrınadır diye düşünüp Oligarşik despotizmi geriletmek için yapılan düzenlemelere destek olan Müslümanlara Allahın otoritesinden başka bir otoriteyi onaylamakla yani Kur'an'daki karşılığı ile Şirk ile itham ediliyorsa böylesi ciddi ve hukuk değiştiren bir itham konusunda tüm fikir ve eylemlerinizin aynı tutarlılıkta olması gerekir.

Yani demem o ki mesele Allah'ın otoritesinden başka bir otoriteyi tanımak onu meşrulaştırmak ise Devletin nüfus cüzdanını kabul etmek onu taşımak, Demokratik sistemin olanaklarından öyle ya da böyle faydalanmak ta Allah’ın otoritesinden başka bir otoriteyi onaylamak demektir. Oysa biz diyoruz ki böylesi keskin ve vebal/sorumluluk gerektiren yargılardansa daha sakin ve ayakları yere basan cümleler kurmak lazım. Demokratik sistem şayet -her şart ve zeminde- Allahın otoritesinden başka bir otorite ise/külliyen o zaman Tağut’un polisinden valisinden ve daha bir çok bilmem nesinden "izin" alarak yaptığınız her şey şirktir (!) Şayet Allahın otoritesinden başka bir otoriteyi tanımak onun otoritesi olduğuna onun otoritesi sınırları içinde yaşadığını "kabul" ediyorsan o zaman askerliğe giden herkes zorla ya da zorunsuz müşrik, tüm memurlar putperest, tüm nüfus cüzdanı taşıyanlar kafirdir(!) mi??? Bir insan Müslümanların çıkarına daha uygun diye mevcut anayasa düzenlemelerini destekliyorsa bu canı gönülden Laisizme/İslam düşmanlığına onay verdiği için midir? Yoksa şuan için atılacak adımın başka bir adım olmayacağını düşündüğü için midir?

Bu mantığa göre Demokratik sistemi külliyen itikâdi bir durum olarak görmeyen, bir yönetim tarzı olarak yaklaşan ve Müslümanların egemen olmasına kadar bu sistem içinde kendisini var kılan onlarca İslam düşünürünü de Allah'ın otoritesini değil Tağutun otoritesini onaylayan onlara hizmet eden kişiler olarak görmeniz gerekecek. Tutarlılık bunu gerektirir.

Ben açıkça Demokrasinin külliyen şeytanlaştırılmasının Selefi/lafızcı etkiden kaynaklandığını düşünüyorum.

 Sonuç olarak 12 Eylül'de yapılacak referandum bir dönüm noktası. Bu dönüm noktasında Tevhidi düşünen Müslümanların ekseriyeti değişecek Mevcut anayasanın İslami hayat alanını daralttığını ama yapılan değişikliklerin Müslümanların lehine olduğunu düşünüyorlar. Bu sebeple yapılan değişikliklere destek veriyorlar. Verilen bu destek oh oh laiklik ve sistem böyle devam etsin diye değil. Ayrıca ortada İslami bir alternatif filan da yok ve Müslümanlar azınlık durumunda zaten. O halde var olan değişikliği desteklememek aksine var olan İslam düşmanı oligarşiye fiilen destek olmak anlamına geliyor. Yani Kafir-Tağut "PKK-Ergenekon-Stalinizm" üçgenine eklemlenmek anlamına geliyor mu? Bunu da iyice düşünmek gerek. “Sistem” diye total bir yapıdan ve bu yapının hep aynı tepkileri verdiğinden bahsedilemez. “Sistem” olarak tanımlanan irade şayet halkın talepleri yerine kendi köhne işleyişinin devam etmesini istiyorsa o zaman paradoksal biçimde kendi koyduğu seçim sisteminin boykotunu destekleyecektir ki şuan evet’e karşı boykot’u örgütlemesinin ardında bu yatmaktadır.

Hangisi daha iyi? Müslümanların daha rahat bir ortama kavuşmasını desteklemek mi? Statükonun devamını fiilen desteklemek mi? Müslümanlar bu sorunun cevabını vermelidirler…

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: “Oy vermemenin oligarşi tarafından teşvik edildiği dönemlerde oy vermek devrimci bir hamledir.”

Vesselam...

Bülent Şahin Erdeğer / Haksöz

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim