• BIST 107.206
  • Altın 142,629
  • Dolar 3,5525
  • Euro 4,1323
  • İstanbul 31 °C
  • Ankara 34 °C
  • İzmir 35 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Cuma Gecelerinde Dizi Dizi Ahlaksızlık!

Cuma Gecelerinde Dizi Dizi Ahlaksızlık!
İslami Gündem'den Kübra Nur Ayar yazdı.

 






 

İnsanoğlu her şeye çabuk alışıyor. Unutmak gibi bir nimet verilmiş bizlere. Unutmanın özünde, hem aklın kısıtlı olduğunu anlıyoruz, hem de gördüğümüz kâbusları misal unutarak hayatımıza devam edebiliyoruz. Ama bazen öyle anlar geliyor ki, yahu bir gariplik var bu işte, alıştık ama doğru mu bu yaptığımız diye sorguluyoruz.

Bugün bir farklılık olsun. İşten-okuldan eve gelip tam rahatlamak istediğimiz vakitte, kanepelere oturup kumandayı elimize alalım yine, gözlerimizi çevirelim televizyona ve sağ üstteki o aç tuşuna basmadan önce ne yaptığımızı bir sorgulayalım.

Vizontele filmi geliyor aklıma, oradan bir diyalog:

başkan: bu vizontele dünyayı evimize getirecek.

siti ana: sebep?

Siti ana burada henüz televizyonla tanışmamış ve televizyonun mantığını -bir miktar da mantıksızlığını- anlayamamış Anadolu halkını temsil ediyor. Evet, gidelim metallerden, çiplerden, kablolardan görüntü nakleden bir alet icat edelim. Kasetlere kaydedip, televizyonda çalıştıralım bu görüntüleri. Elektrik kullanalım, renklendirelim, dizi-film çekelim, kanallar kuralım.

Tamam da niye? Yani tüm bu şatafat durduk yerde, iş olsun diye mi? İlk bir farklılık olarak köyümüze gelen, “komşu”nun icadı bu kara kutuyu izlemeye komşunun evine giden 70li yılların çocuklarını düşünelim mesela.

Düşünüyorum da, onlardan çok eksiğim var benim. Çocukken akşam evde elektrikler kesilince canımın sıkıldığını itiraf etmeliyim. Hayatımızı değiştirdi, yenilik oldu, “gavur icadı” bu nasıl reform yaptı diye yakınmıyorum.

Bahsettiğim gündemi islam’a çeviriyorum ve karşıma şöyle bir sınırlama çıkıyor. Bir şeyin kullanılması beni harama, fazlaya, sapkınlığa sürüklüyorsa, o makbul değildir. Görüntü aktarmak bir marifettir, ilimdir. Bunu kullanarak insanlığa faydalı paylaşımlar yapabiliriz, yasak değildir. Ama televizyon izlemek, sadece bir şeyler izlemek için olursa onda bir sınır vardır. Aynı mantık üzerinden, örneğin para gündelik hayatın bir parçası, kullanıyoruz. Ama paranın sırf para olduğu için para getirmesi, yani faiz yasaktır. Buradaki incelik, islamın eşyaya da bir misyon yüklemesinden doğuyor. Dinimiz insan merkezli olduğundan, insanın kullanacağı her şeye de bir mana, sınır ve kaide yüklüyor ki, kişi kullandığı her şeyi de anlamlandırsın.

Televizyonu toptan reddeden, bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan deccal işte bu televizyondur, deyip kesip atan bir görüş de var. Televizyonun gençleri, hele ki çocukları parmağıyla oynatır gibi yönlendirdiğini, mahremiyetin sınırlarını çoktan alaşağı ettiğini, çok kanalın küfrü yaydığını biliyorum. Ama sinema konusunda, bu dizi-filmler konusunda bir örnek geliyor aklıma. Saatlerce başında kalıp da özünü kavrayamayanlara inat, bize az izleyin ama öz izleyin dedirten bir hatıra bu.

Bediüzzaman hz. İstanbul’da mezarlığa nazar bir yerde oturmuş iken hayalinde, ‘insanları ayakta gezen cenazeler suretinde’ görüyor ve kendi kendine diyor ki: ‘madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı sinemada gezer gibi görülüyor, ileride katiyen bu kabristana girecekleri de girmiş gibi gör, onlar da cenazedir, geziyorlar.’ Zamane bilgesinin ifadesine göre hayat,  sinema-ı Rabbaniye adlı bir büyük sinema, yani Allah’ın sineması.

 

Arada ibret olsun diye sinemaya de gittiğini ifade etmiş büyük alim. Sinemanın, bu film çevirmelerin özünü anlamak için “arada” sinemaya gitmek gerekiyormuş demek ki. Aralıksız, her akşam, her sabah, her diziyi izlemek gerekmiyor imiş.

Rtük’ün şikayet bölümü var, her gün ziyaret etiğim bir site. Yazdıklarımın haddi hesabı yok oraya. Okunuyordur muhtemelen ama izlenme oranına bakıp izlemeyin o zaman kardeşim, deyip geçiyorlardır haklı olarak.

Dizi-filmlerde başı çeken bir kanal var. Türk romanlarını filme çevirip sunuyorlar. Aşk-ı Memnu romanını aslından çok ayrı filmleşti diye kızanlar var mesela. Ama bu kızma, romanı yanlış anlatıyorlar, oynamasın bu film şikâyeti değil; “bi arkadaşım kitabını okumuş, aslında şöyle şöyle oluyormuş ama olsun bu bölümü çok heyecanlıydı” tipinden garip bir şikâyet yöntemi bu. Müstehcen sahneleri çok ama biz o yerleri geçiyoruz, izlemiyoruz; film güzel, tipinden savunmalar da var.

Kitabı kısaymış, film nasıl bu kadar uzar tepkisi var bir de. Kanal adına savunacağım, sinema mantığıyla, sinemanın özüyle bağdaşabilen tek düşünce bu sanırım. Bir kitap filmleşirken uzar, daha da uzayabilir. Alıntıyla söylüyorum: “şeytanın ademe secde etmeyişi hikayesi var, o da dünya kurulalı devam ediyor.” Sinemaya bu gözle baksak, bakabilsek keşke.

Aşk-ı memnu dizisi muhteşem(!) bir final bölümüyle bitti, artık yok. Yerini Fatmagül’ün Suçu Ne? aldı hemen, boşluk dolduruldu. Aynı kanalda perşembe geceleri yayınlanan diğer dizi ise Türkan. Dizide anlatılanın kim olduğundan bahsetmeyeceğim. Zira ölünün arkasından konuşmak doğru değildir, merhumlar dua ile yâd edilir sadece, ölüler için bir şey denmez. Dizi yeni başladığı zamanlarda hafta içi her gün, gece on iki sularında bu iki dizi oynadı kanalda. Defalarca tekrarı konulduğu için, kanalları dolaşan birisi bile bu iki diziye aşina oldu.

Ve dikkat çekerim, ikisinin de yeni bölümü Perşembe gününün akşamı, yani Cuma gecesi. Müslümanlar için kutlu olan gece. Bu iki iddialı diziyle birlikte insanları Cuma gecesi televizyona bağlayarak müslüman halkın Cuma gecesi programına ince bir ayar yaptıkları için tebrik ediyorum(!) kanal yönetimini. Yalnız unutmayalım, o kanalın sahibi varsa, bu gecelerin de bir sahibi vardır… Yapılacak son ayar daha yapılmamıştır.

Diyeceğim o ki, sinema düşüncesine; hayatın da bir sinema olduğu fikrine ulaşmak için, bize ekranı görmek, kurmaca hayatlardan birkaç sahne izlemek, üzerlerinde “düşünmek” yetecektir. Saatlerimizi ekran karşısında geçirmemiz gerekmez.

İzlerken, iki göz verilmiş bize; gözü direyip de ekrana bakarken durup bir düşünelim.

Namaz kılmaya reklam arasında değil de, filmin en heyecanlı yerinde kalkalım bu sefer...

Muharrem ayının ilk günlerini yaşadığımız hicri 1432.asrın gönüllerde hicrete vesile olmasını diliyorum. Dua ile…

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim