• BIST 83.048
  • Altın 147,105
  • Dolar 3,7605
  • Euro 4,0391
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara -5 °C
  • İzmir 6 °C
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?

Çağdaş Bir Soykırım Örneği: Ruanda

Çağdaş Bir Soykırım Örneği: Ruanda
Ruanda’da 1994 yılında, 100 günde 800.000’den fazla Tutsi ve ılımlı Hutu öldürüldü. Yaşanan soykırım, Fransa ve ABD arasında deklare edilmemiş bir hegemonya savaşının sonucu olarak görülmeli.

 

 

 

 

 

Orta Afrika’da küçük bir ülke olan Ruanda’da, yaşanan soykırım hala gündemde. Ülkede yaşayan iki kabile Hutular ve Tutsiler arasında çıkan ve Avrupa ülkeleri ile ABD tarafından da dolaylı olarak desteklenen katliamda 100 gün içinde 800.000’den fazla Tutsi ve ılımlı Hutu öldürüldü. Soykırım sebebiyle ABD, Fransa, Belçika ve BM’nin o dönemdeki yöneticileri hala suçlanıyor.

İlk Soykırım Değildi

Ruanda Soykırımı, Ruanda’da 1994 yılında 100 gün içinde 800.000’den fazla Tutsi ve ılımlı Hutu’nun aşırı milliyetçi Hutular tarafından öldürülmesi olayı olarak biliniyor.  Ancak 1994 Soykırımı, Ruanda tarihinde yaşanan tek soykırım olayı değildi. Ülkede 1. Dünya Savaşı’nın ardından uzun yıllar boyunca sömürge yönetimi yürüten Belçika, 1933 yılında Etnik Kimlik Kart uygulamasını başlatarak Ruanda’da yaşayanları etnik gruplarına göre sınıflandırmayı amaçladı. Bu şekilde etnik sınıflandırma devam ederken 1935 yılında sömürge yönetimi Etnik Kimlik Kart’larında Hutu, Tutsi ve Twa olmak üzere üç etnik grubun var olmasına karar verdi. Klasik sömürge politikaları doğrultusunda Ruanda’da, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutulara karşı, azınlıkta olan Tutsilere bazı ayrıcalıklar verdi. Bu ayrıcalıklar, antropolojik verilerle oluşturulan tamamen yapay bir ırk ayrımına dayanmaktaydı. Ruanda’da da azınlık tarafından yönetilen çoğunluğun biriken öfkesi, taraflardan birinin diğerine uyguladığı şiddet ve soykırımla sonuçlandı. 

 

İkinci Dünya Savaşı sıralarında tüm Afrika’da hızla yayılan Pan-Afrikan hareketin oluşturduğu dalgayı da arkasına alan Hutular organize olmaya ve silahlanmaya başlarken, buna karşılık olarak Tutsiler ise Ruanda’nın ve çoğunlukta oldukları Burundi’nin bağımsızlığı ve sömürgeci yönetimin kendilerine sunduğu ve sürdürdükleri monarşik düzenin devamı için çalışma başlattı.

 

2. Dünya Savaşı’nın ardından Belçika’nın gölgesinde yapılan demokratik seçimlerde avantajlı konumlarını ve monarşik gücünü kaybedeceğini gören Tutsiler ile Hutular arasında ortak bir hükümet kurma çabaları sonuçsuz kalınca, 1962 yılında Belçika, Birleşmiş Milletlerin de tavsiyesi ile Ruanda ve Burundi’yi (o zamanki adıyla Urundi) iki ayrı ülke şeklinde ayırmaya ve bağımsızlıklarını verme kararı aldı. Ruanda cumhuriyet olmayı seçerken Burundi anayasal monarşi ile devam etmeyi seçti. Ardından Burundi’de çoğunluk olan Tutsiler Ruanda’daki Hutulara yönelik saldırılarda bulundu. 1972’de Burundi’de yaşayan Tutsiler 200,000 Hutu’yu öldürdü. Bu olay Hutu soykırımı olarak tarihe geçerken ilerleyen yıllarda yaşanacak şiddet olaylarının da tohumlarını ekmişti. Özellikle kuzey Burundi’de yaşanan gerilimler sonucu Tutsiler 1988’de de yaklaşık 20,000 Hutu daha katletti ve binlerce Hutu komşu ülkelere mülteci olarak göçtü.

 

1994’te ne oldu?

 

Uganda’da hazırlık yapan Ruanda’nın şimdiki Devlet Başkanı Paul Kagame önderliğindeki Tutsi güçleri (RPF) 1990 yılında Uganda’dan Ruanda’yı işgal etti. Karşılık veren Ruanda hükümet güçleri FAR ile RPF arasındaki çatışmalar 3 sene devam etti ve bu süre zarfında birçok defa barış doğurmayan ateşkes imzalandı. Ağustos 1993’te taraflar arasında imzalanan Arusha anlaşması sonucu kurulması öngören güç paylaşımı ve koalisyon hükümeti fazla destek bulamadı. 6 Nisan 1994’te Ruanda’da Hutu kökenli Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’yı ile Burundi’nin seçilen ikinci devlet başkanı (etnik olarak Hutu idi) taşıyan uçağın füze ile düşürülmesi büyük bir soykırımın fitilini ateşledi.  Sonradan ortaya çıktığı üzere uçağı CIA destekli RPF militanları düşürmüştü.

Gözlemcilere göre Fransa’nın uzun yıllar iyi ilişkiler içinde olduğu Hutular, bu olayı soykırımı başlatmak için bir bahane olarak kullandı. Habyarimana’nın öldürülmesinden ülkenin denetimini elinde tutan azınlıktaki Tutsileri sorumlu tutan radikal milliyetçi Hutular, etnik temizlik kampanyasına girişti. Çoğunluğu oluşturan hükümet yanlısı Hutular ile ‘interahawme’ olarak bilinen katiller çetesi (bu sözcük “topluca öldürenler” olarak çevrilebilir)  azınlıktaki Tutsi kabilesinden halka ve onlara yakın olduğunu düşündükleri ılımlı Hutulara karşı acımasız bir katliam başlattı. Katliam haberlerini alan RFP üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdi. O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anda legal olarak tanınan Hutu hükümetine askeri yardıma başladı. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali'nin batısından Kongo'ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RFP askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar. 100 gün içinde Hutular tarafından, 800 bini aşkın Tutsi kabilesi mensubu ile ılımlı Hutu öldürüldü.

BM Soykırımı Görmezden Geldi

Ruanda’da o sırada görevli ama pek az kaynakla çalışan Birleşmiş Milletler, barış gücü kuvvetlerinin sayısını artırmak yerine azalttı. Amerika Birleşik Devletleri de öldürülen 10 Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerini gerekçe göstererek bölgede yalnızca 270 askerini bıraktı. Katliam, Tutsi kabilesine mensup ve ABD destekli şimdiki Devlet Başkanı Paul Kegame’nin liderliğini yaptığı RPF’nin kontrolü ele geçirmesiyle durdu. Ancak bu kez Hutular, olası bir soykırım endişesiyle komşu ülkelere kaçtı.

Ülke geneline yayılan olaylara karıştıkları sanılan yaklaşık 130 bin kişi cezaevine konuldu. Soykırım suçlarının yargılanması uluslararası ve devlet mahkemelerinden başka Gacaca (okunuşu: Gaçaça) adı verilen "halk mahkemeleri" 3’ten fazla insan öldürenleri yargılayıp uygun gördüğü cezaları verdi. Ancak Gacaca mahkemeleri de halk nezdinde güven tazeleyemedi. Çünkü bu mahkemelerde sadece Hutular yargılanmakta ve onların işledikleri suçlar cezalandırılıyor. Oysa, 1994'te birçok yeri talan eden, çok can alan, insanları köylerini terk etmeye zorladılar ve küçük çocukları istekleri dışında askerliğe zorlayan Tutsiler ise bu suçlar da savaş suçu sayılmasına rağmen Gacaca mahkemelerinde yargılanmadı.

Soykırım boyunca sessiz kalan Birleşmiş Milletler de olayların daha üst düzey sorumlularının yargılanması için Tanzanya’da bir savaş suçları mahkemesi kurdu. 2 Eylül 1998’de, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi, uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleştirilen yargılama sürecinden sonra, dünyada ilk kez tanımlanmış soykırım suçu nedeniyle mahkumiyet kararı verdi.

Soykırım, Fransa Ve ABD’nin Hegemonya Savaşı

Afrika’da, İngiltere ile birlikte en önemli eski sömürgeci güç olan Fransa, AB içinde büyük yakınlık taşıdığı Belçika’nın eski sömürgelerindeki emperyalist çıkarları bu soykırım ana sebeplerindendi.  Afrika’nın petrol ve madenlerinin üretim ve dağıtımında önemli bir rol oynayan Fransız şirketleri Elf, Fina, Total bu ülkelerde iş yapıyordu. Ruanda da durum böyleydi. Fransız silahlı kuvvetlerinin iktidardaki Hutularla kurduğu askeri ittifakın son derece büyük bir önemi vardır. Fransa’nın ittifak içinde olduğu bir rejimin çökmesinin zincirleme etkisi kolay tahmin edilemeyecek sonuçlara yol açabilirdi. Ruanda’nın kaderi aynı zamanda Burundi ve daha da önemlisi büyük doğal zenginlikleriyle Afrika’nın kalbinde çok önemli bir ülke olan Kongo açısından da belirleyici olacaktı. Dolayısıyla, Fransa’nın Ruanda’da izlediği politika, bütün Orta Afrika’daki, hatta kısmen Doğu Afrika’daki gücü ve konumunu belirleyecekti.

ABD ise Afrika kıtasının geleneksel güçleri olan Avrupalı emperyalistlerin etkisi aleyhine kendi nüfuzunu arttırmaya çalışmıştı. Nitekim, Orta Afrika’da neo-kolonyal bir ortam oluşturmayı hedefleyen ABD bunu Ruanda’da başarmıştı. Ruanda’daki iç savaş ve soykırımın ardından iktidara gelen Tutsilerin lideri ve şimdiki devlet başkanı Devlet Başkanı Paul Kagame, hükümet ve özel sektör dilinin Fransızca’dan İngilizce’ye geçmesi kararını vermişti.

Fransa, Belçika, ABD yargılanamıyor

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi, soykırım suçu ile yargılamalarına hâlâ devam ediyor. Ancak özellikle Fransa, Belçika ve ABD gibi devletlerin sorumlulukları, mahkemenin yapısı gereği yargılamaya konu olamıyor.

Ruanda hükümeti, soykırımdan birinci derecede Hutulara silah ve eğitim veren Fransa’yı sorumlu tutuyor. Nitekim dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın ölümünden sonra sağcı Le Figaro’da “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.” şeklindeki sözleri yayınlanmış ve Fransa bu sözler üzerine karışmıştı. Fransa Başbakanı Nicolas Sarkozy ise Fransa ve uluslararası toplumun Ruanda'da 1994 soykırımı sırasında, toplu katliamları önlemek konusunda hata yaptığını kabul etmiş, fakat tam olarak bir özür dilememişti.

Ruanda’da yaşanan soykırım, Fransa ve ABD’nin kirli emellerinin kanlı sonucu olarak tarihteki yerini aldı. Tarihin bu kirli sayfası unutulmamalı, unutturulmamalı…

 Engin Dinç / Özgün Duruş

 

 

 

 

 

 

h

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim