• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 9 °C
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • Fatih Tezcan: Kadir Topbaş İntihar Etti!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • Fatih Tezcan: Kadir Topbaş İntihar Etti!

BOMBALAR ALTINDA GAZZE

BOMBALAR ALTINDA GAZZE
İsrail sınırında nöbet tutan Filistinlilerle de görüşen Türkiye gazetesinden Osman Sağırlı, "Gazze'de namlular hayatın bir parçası,. Ölüm her an her yerden gelebilir" diyor.

 

 

 

 

Türkiye gazetesinden Osman Sağırlı bombalar altındaki Gazze'yi yazdı...

Osman Sağırlı / Türkiye

Ne taksicilere para verebildik, ne de lokantacılara... Olmayan lokmalarını paylaştılar bizimle, bütün çağıranların davetlerine icabet etseydik, Gazze’den bir yılda çıkamazdık!..


Şehitlerin listesine bakan Filistinli çocuğun ismi de belki buraya yazılacak! Ama ne zaman?

34 günlük yolculuğun ardından konvoyumuz nihayet Gazze’ye girmeyi başarıyor. İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım, “Gördün mü Osman, adamlar ‘konvoyu içeri sokmayacağız’ diyordu, sen vize bile almadan girdin. Bu, Allah rızası için yapılan bir iş, önünde kimse duramaz. Öyle de oldu” diyor. Sarmaş dolaş olan Filistinliler, hacı karşılamaya gelenler gibi... Tuttukları Türk’ü kucaklayıp havaya kaldırıyor, etrafını çiçek bahçesine çeviriyorlar.
5 İsrail F-16 savaş uçağının alçaktan uçuşu haberiyle konvoy birkaç parçaya bölünüyor. Daha da tehlikelisi sevinçten sokaklara dökülen on binlerce Filistinli açık hedef haline geliyor. Tedbirler, izdiham derken otele varmamız tam dört saat sürüyor. Sabaha bir iki saat kalmış. Günlerdir Mısır’ın, âdeta “Firavun zulmünden” yorgun düşmüş vücudumuz, bu bir iki günlük uykusuzluğa ve yorgunluğa da dayanmak zorunda.

Bir iki saatlik uyku ile sabah oluyor. Gün içinde getirdiğimiz 12 milyon tutarındaki yardımları Ketebe meydanında dağıtıyoruz. Öğle üzeri protokol ziyaretleri, akşama doğru miting derken, yorgunluktan bitap düşmüş halde ilk gördüğüm çay ocağına kendimi zor atıyorum.

PARAYI BOZMUŞLAR ABİ

Çay ocağında bir genç gelip, Türkçe “Abi çay içer misin?” diye soruyor... Türkiye vatandaşlığı da alan bu gençle sohbetimiz sırasında zaman zaman gençler yanımıza gelip fotoğraf çekiliyorlar. Benim Gazze, Muhammed’in de Türkiye ile ilgili meraklarımızı giderdiğimiz sohbet, yanımıza gelen bir gazeteci arkadaşın sitemleri ile bölünüyor. “İnternet kafeye gittim. Bu adamların paralarını da tanımıyorum, fazla mı aldılar n’aptılar?” sözleri üzerine Muhammed, parayı alıp sayıyor.
- Kaç dolar vermiştiniz?
- Şu kadar.
- Abi senden ücret almamışlar ki, sadece paranı bozup iade etmişler.
Felaket mahcup oluyor... Hadi gel de ağlama!
Akşama doğru bir lokantaya gidiyor, yemeklerimizi söylüyoruz. Kapıda pırıl pırıl gençler. Biri öne çıkıyor. “Adım Ahmed” diyor, “Eğer lütfederseniz sizi evimizde ağırlamak isterim. Çok yakın, hemen köşeyi dönünce.... Biz burada dururken, dışarıda yemek yemeniz zorumuza gidiyor, utanıyoruz” diyor. Çaya gitme konusunda anlaşıyoruz. Nasıl seviniyor, anlatamam.



GAZETECİLİK BÖYLE BİR ŞEY!

22 yaşındaki Mümin Graybe Filistinli genç bir meslektaşımız. Geçtiğimiz yıl Gazze’nin bombalanması sırasında iki ayağını birden kaybetmiş. Tekerlekli sandalyede bile olsa gazetecilik aşkını
dizginleyememiş...

SEN TÜRK MÜSÜN?

Bir telefon geliyor... “Osman hemen bir taksiye atla doğruca şehit Nizzar Reyyan’ın evine git” diyor. “Orada ne var, kiminle görüşeceğim” diyemeden kapanıyor. Burada telefon görüşmelerine çok dikkat etmek gerekiyor. Zira İsrail telekulağın alâsını yapıyor. Allah’ın izniyle bize kimse dokunamaz, lakin temas ettiğimiz garibanların başı ağırsa, dayanamam. Kafamda kırk senaryo, tilkiler dolanıyor.
Gazze’de hangi araca el etsen, anında taksi oluyor. El kaldırıyorum, bir araç duruyor. Adresi söyleyip kaç paraya gideceğini soruyorum, 30 şekele anlaşıyoruz
Zifiri karanlık sokakların birinden girip diğerinden çıkıyoruz. Asfaltı ara ki bulasın! Ambargo, sokaklarda iyiden iyiye hissediliyor.

Taksici bir iki kişiye sorup uzun bir yolculuğun ardından Nizzar Reyyan’ın sokağını buluyor. Anlaştığımız üzere 30 şekeli uzatıyorum. “Türk müsün?” diye soruyor. “Evet” cevabımla 10 şekeli geri veriyor “Senden sadece benzin parası alacağım, kusura bakma. Aslında hiç para almamam gerekir, ama...” diyor, “Biliyorsunuz benzin karaborsa!..”


Filistin Başbakanı İsmail Haniye, şehit Nizzar Reyyan’ın şehadet yıl dönümünde, çadırda verilen yemeğe katıldı.

BAŞBAKANLA ÇADIRDA...

Ağır makineli silahlarıyla Hamaslı polislerin kuş uçurtmadığı sokak, spot ışıklarıyla aydınlatılmış. Fotoğraf makinesini gösterip Türk gazeteci olduğumu söyleyince elimi sıkıp, buyur ediyorlar. Sokak boyunca dizilen görevlilerin “Faddal, te faddal” (buyur) yönlendirmeleriyle sokağın başındaki çadıra kadar yürüyorum. 20 yaşlarında temiz yüzlü bir genç soruyor
- Ente Osman? (Sen Osman mısın?)
- Naâm... (Evet)
Önünde kazanlar kaynayan çadırın içine alınıyorum. Dört taraf geçtiğimiz yıl İsrail’in Gazze saldırıları sırasında şehit olan dava adamı Dr. Nizzar Reyyan ve 9 çocuğunun fotoğrafları ile donatılmış. Ortada bir sofra... Sofranın bir ucunda Filistin Başbakanı İsmail Haniye, yanında Reyyan’ın oğlu Bilal ve yakın dostları var.
Şehadetin yıl dönümünde yakınları Dr. Reyyan ve çocuklarının hayrına yemek tertip etmişler. Bir iki sohbetin ardından ortaya makarnalar geliyor, ardından acı kahveler içiliyor. Mahalle de ne kadar çocuk varsa hepsi sevindiriliyor. Başbakan ayrılıyor, millet baş başa kalıyor.

GÖZÜM ISIRIYOR AMA!

Nedendir bilmem bazen hislenirim işte... Boğazımda bir düğüm.

Ateş başında bir iki çocuk fotoğrafı çekiyorum , oyalanıyorum güya, şimdi ağlayacağım ayıp olacak.
Hani, “ben bunu bir yerden tanıyorum, ama nerden” dediğiniz olmuştur mutlaka...

Benim sıkça olur ve yine oluyor...

Eh, üç kıtada 70 ülke dolanır, on binlere kart verip kart alırsanız, bu akıbet kaçınılmaz... Yer dayım olmuş gök halam...

Hikâyeye geleyim. Az önümde bir Toyota sertçe duruyor... Ortalık toz duman. Cam yarıya kadar açılıyor, içeriden biri sesleniyor “Osmaan...” Araca yaklaşıyorum, konvoyla birlikte geldiğimiz arkadaşlardan Ayhan Abi, yanında da Filistinli bir genç. Dikkatlice süzüyorum, gözlerim bir yerlerden ısırıyor ama... Ben şaşkın şaşkın bakarken “Hoşgaldin abi, gal gal şabuk “ diyor, kapıyı açıyor. Bu, geçtiğimiz yıl İstanbul’a tedavi için getirilen yaralı Salah’tan başkası değil. Hastanede ölüm kalım savaşı verirken haberini yaptığım 28 yaşındaki Salah...

“Ooo Türkçeyi de kıvırmışsın maşaallah” diye takılıyorum, gülüyor.

Kuytu sokaklardan tırmanıyoruz, olmadık yerlerde ileri geri manevralar yapıyoruz. Kimi yerde hızlı geçiyoruz, kimi yerde bir müddet bekleyip ilerliyoruz. Bir evin önünde duruyoruz.

Salah, “Hadey abiler yallah “ diyerek bizi sokak kapısından içeri sokuyor. Dehlizden geçip geniş bir bahçeye, ardından odaya geçiyoruz.

Ortada bir ateş, dumandan göz gözü görmüyor. Ocağın başında 70 yaşlarında nur yüzlü Kevser ana... Kazandaki aşı karıştırıyor, arada kepçeyi daldırıp, içindekini yüksekten geri boşaltıyor. Bugün bulgur var...


3 çocuğunu şehit veren Kevser ana, yaşadıklarına rağmen tebessüm ediyor... Pişirdiği yemeklerden bize de tattırıyor...

ŞEHİT ANASININ DUASI

Salah, Kevser ananın elini öpüyor, Türkiye’den geldiğimizi söylüyor. Kevser ananın ışıldayan gözlerinden bir çift gözyaşı dökülüyor. Kendisinin 3, kız kardeşinin de 4 çocuğunun şehid edildiğini anlatıyor. Ellerini iki yana açıyor bizlere uzun uzun dua ediyor, o kadar şefkat gösteriyor ki aklıma rahmetli annem geliyor. El çabukluğu ile tahtalardan oturak yapıyor, çay için ısrar ediyor. Salah, kalamayacağımızı söylüyor, çıkıyoruz...

Zifiri karanlık sokakta tökezlememem için kolumdan tutan Salah’la yan taraftaki eve geçiyoruz. Evdeki ağır koku burnumu sızlatıyor. Işığı yakmasıyla kendimi kümeslerin, kafeslerin içinde buluyorum. Yahu evin içinde bunların işi ne? Salah, “Sen gazetecisin abi” diyor, “Buraları anlat ki insanlar bizim ne şartlarda yaşadığımızı görsün. İsrail ahırlarımızı vuruyor hayvan besleyemiyoruz, tarlalarımızı vuruyor, bir şey ekemiyoruz. Biz de saksıda domates, soğan, kafeste tavşan, kümeste tavuk besliyoruz. Tavşanlar hızla ürüyor, et ihtiyacımızı karşılamaya çalışıyoruz...”

Aklıma Türkiye’deki marketler geliyor. Peynir reyonunda 248 çeşit peynir (atmıyorum, bu haber çıktı), zeytin reyonunda renk renk zeytinler, çikolatalar, helvalar, etler, tavuklar, pastırmalar, sucuklar... Ben bundan sonra zor alış veriş yaparım! Poşetleri doldur doldur yürü, yok yaaa!
Bunlar giriş bölümüydü, peşrev diyelim bir bakıma. Size yarın nefes kesen bir macera anlatacağım. Türk basınından hiç kimsenin yaşamadığı bir “Ribat” (sınır nöbeti) hikâyesi. Okuduğunuza değecek, inanın bana...


Et yok, süt yok... Ama çare çok, odada bile olsa tavuk yetiştiriyorlar.

YA HEDEFLERİNDE İSRAİL YA DA İSRAİL’İN HEDEFİNDE ONLAR!

Hayatlarının ayrılmaz bir parçası olmuş artık namlular! 1 km uzağımıza İsrail bombası düşüyor.

Filistinliler, “Gördünüz mü, size, ‘niye yardım getirdiniz?’ mesajı veriyorlar” diyor.


Her şey Mescid-i Aksa için, en ufak bir patlamada Filistinliler sınıra yığılıyor.

Gecenin onu... Gazze sokaklarında gezinen, sallanan kalmadı, sadece ne yaptığını bilen insanların kararlı adımları duyuluyor. Her ne kadar yorgunluktan elim ayağım boşaldıysa da, içeri kapanmak istemiyorum. Sayılı saatleri yatarak geçirirsek yazık olur, sonra ne anlatırız okuyucularımıza... Tam ben Salah’a çıkalım demeye hazırlanırken, o “Haydi Osman abi” diyor. Bizim kültürümüzde Müslüman kardeşin “yürü” dedi mi yürünür. “Nereye” diye sorulmaz. Lakin o açıklama ihtiyacı hissediyor. “Abdülcelil sofra hazırlamış, bekletmeyelim” diyor.

İSTİKAMET ‘RİBAT!’

Binaların kenarından kenarından yürüyor, havadan izlenme ihtimaline karşı balkonları siper ediyoruz. Salah bir kapıdan süzülüyor, bodrum kata doğru iniyoruz, Abdülcelil ayağa fırlıyor, öyle sıkı sarılıyor ki, birisi görse kırk yıldır tanıştığımızı sanır. O da Türkiye’de tedavi görmüş. Henüz 26 yaşında civa gibi delikanlı. Yer sofrası kuruluyor. Bir tabak dolusu pilav, üzerine de az önce gördüğümüz kümesten kesilmiş bir tavuk getiriliyor. Onlar ne kadar ikram etmek isteseler de, insanın içi elvermiyor, “Bizim karnımız toktu, keşke tavuğu ziyan etmeseydiniz” diyorum. “Biz Türkiye’de sizi gördük. Bu tavuğun lafı bile olmaz” diyorlar. Salah tavukları elleriyle parçalayıp ikram ediyor. Nasıl mahcup oluyorum, anlatamam. Yemeğin yanında kola var “için için, İsrail malı değil” diyor, kolanın üzerindeki imalat yerini ve markasını gösteriyor. Tatlılar, tuzlular derken çayımızı da içiyoruz ve muhabbet demleniyor. Büyük bir patlama adeta kulaklarımızı çınlatıyor. Peşine bir tane daha. Salah’ın belindeki telsiz mesaiye başlıyor. “Sarukh, sarukh.... Filbahr, bahr...” (Roket roket... Denizden!)
Çocuklar bile misafirliğe geldiğinde ayaklarının ucuna basarak yürür, bizim olduğumuz esnada Gazze’yi vurmak, densizliğin alâsı değil de nedir?

Hem Salah hem de Abdülcelil bir yerlerle telefon trafiğine başlıyor. Sınırın takviye edilmesi gerek, “ribat” (sınır nöbeti) kararı çıkıyor. Ki Müslümanlar arasında ‘ribat’, bir sınır nöbeti olmaktan çok, İsrail’e karşı Mescid-i Aksa nöbeti olarak kabul ediliyor. Bir iki dakika sonra da odanın ortası cephaneliğe dönüyor. AK-47, M-16, el bombaları, çakı, çakmak, kasatura, silah adına aklınıza ne geliyorsa... El Kassam Tugayları’nın belirlediği noktalara gitmek üzere hazırlıklar tamam. Benim ve Ayhan abinin, “Biz de gelelim” ısrarı üzerine, bir yerlerle görüşüyorlar ve izin çıkıyor. Ancak onların kıyafetlerini giymek şartıyla... Onlar şarjörleri, biz objektifimizi siliyoruz. Kısa bir yolculuğun ardından Tellil Heva bölgesine gidiyoruz. “Karşımız İsrail” diyorlar.

Gecenin karanlığına sokulan 4-5 mücahid, “pür dikkat” karşıyı izliyor. Bir ara kısa süreli bir hareketlilik oluyor. “İnsansız uçak (heron) tepemizde” ikazıyla bizi bir mevzinin içine sokuyorlar. Bir kilometre kadar açığımıza bir bomba daha atılıyor.

İsrail Gazze’yi izlemek üzere minare şeklindeki gözetleme kuleleri yapmış. Üzerinde üç ayrı şerefe ve her birinde değişik çap ve ebadlarda kameralar. Gün boyu kayıt alıyor, 360 derece dönüyorlar. Bir saatlik nöbetin ardından Abdülcelil’in, “Burada fazla kalamayız. Termal kameralar ve heronlar vücut ısımızdan kalabalık olduğumuzu anlar” ikazıyla, geçen yıl Gazze’de yaşanan savaşta sivillerin katledildiği Abdurapt mıntıkasına geçiyoruz.



CANLI BOMBALAR SINIRDA

Bir sokağın başında duruyoruz... Ortalık kurşun ve patlama izleriyle dolu. TV’deki o görüntüler hafızamda tekrar canlanıyor. Yerlerde kan revan içinde kalan çocuklar, kadınlar... Canını kurtarmak üzere kaçmaya çalıştıkları sırada ayaklarından vurulan gençler... Burası her türlü alçaklığın sergilendiği sahne!

Sokaklarda dolaşırken, Salah ve Abdülcelil’in tedirgin davrandıklarını farkediyorum. Nitekim, “Abi bak bir kilometre önümüzde ve 3 kilometre arkamızda İsrailliler var. Biz şu anda kanas menzilindeyiz, Yahudi ara sıra keyfi olarak atış yapar. Bir an önce çıkmamız lazım. Size zarar gelsin istemeyiz” diyorlar.

Kendimce fotoğraflar çekiyorum, bir ara ağır makineli silahlı, yüzleri küçücük, ama vücutları kocaman tulumlu mücahidlerle karşılaşıyoruz. Bir iki kare fotoğraflarını çekmeye kalkıyorum, “Onlar yüklü abi, uzak dur” diyorlar. Meğer üzerlerinde hayli bomba varmış. ‘Ribat’ın kahramanları sınırda gece boyu düşmanla çarpışıyor. Şehit olduğu anda da düzenek kendiliğinden devreye girip karşı tarafa ağır hasar veriyormuş. Ne mücadele ama!

‘ONE MINUTE’ ESPRİSİ

Saatler gecenin 2’sini gösteriyor... Sekker Cebel bölgesindeyiz. Burası İsrail ile Filistinlilerin en çok sıcak temas halinde oldukları nokta. El Kassam Tugaylarının bölge komutanı Ebu Hasan bizim geleceğimizi haber almış, etraftaki güvenliği biraz daha artırmış. “Kafir yine azdı, zamanlamanız çok kötü. Ama yine de hoş geldiniz” diyerek karşılıyor bizi. “One minute” esprisi ile kahkahaya boğulan ortam “şişşşt” ikazı ile normale dönüyor. İsrailli askerleri, geçen yıl hemen önümüzdeki tepenin ardında pusu kurarken nasıl yakaladığını ve katliamı nasıl engellediğini anlatıyor. “Biz burdayız gelsin bizi vursunlar, kadınlarımızdan çocuklarımızdan ne istiyorlar?” diyerek Filistinlilere hayatı zindan eden İsrail’e gece boyu beddualar ediyor.

Ne rahat yaşıyoruz, bu akşam kime gitsek, ne yapsak, hangi mekana takılsak? Burada yatsılar kılındı mı hayat bitiyor. Sokaklar, sadece mücahidlere bırakılıyor. Zaten iki- üç kişi bir arada oldu mu, önce İsrail’in keskin gözleri, sonra da uçakları yerinden fırlıyor. Kadınmış, çocukmuş, dinlemeden vurup geri dönüyor. Bir gün değil, iki gün değil, zulüm yıllardır sürüyor.

CEMAL’İ HATIRLADINIZ MI?

Kassam Tugaylarının sözcüsü Ebu Ubeyde’nin bizi beklediği haberi üzerine Cebeli Kaşif’e yöneliyoruz M-16’lı birkaç mücahidin koruduğu alana giriyoruz. “Yerlere dikkat” uyarıları eşliğinde parmak uçlarına basarak Ebu Ubeyde’ye ulaşıyoruz. “Türkleri burada görmek bizim için onur verici. İyi ki varsınız, Allah sizden razı olsun” dualarıyla minnet duygularını ifade ediyor. Salah ve Abdülcelil’e, “Arkadaşları gitmek istedikleri yerlere götürün” talimatıyla yanımızdan uzaklaşıyor.
Gece boyunca İsrail tarafından bir eve doldurulup bombalanan Samuni ailesinden 30 kişinin şehit edildiği mahalleyi, babasının arkasına sığındığı halde İsrailli asker tarafından önce ayaklarından vurulan, sonra şehit edilen 12 yaşındaki Muhammed Cemal Al Durra’nın katledildiği sokağı geziyoruz. İçimiz parçalanıyor adeta... Bombaların atıldığına şahitlik ediyoruz, ben yedi tanesini sayıyorum... Onlar alışkın çetele tutmuyorlar.
Sabah ezanı ile birlikte otele dönme isteğimize ısrarla, “Bizim misafirimiz olun. Bu alçakların ne yapacakları belli olmaz. Dikkat etmediniz mi, etrafınızı vuruyorlar. ‘Niye yardım getirdiniz’ mesajı veriyorlar” deseler de kararımız kesin. İki araç hazırlanıyor. Birine biz biniyoruz, diğerine Abdülcelil. İnince soruyorum “bu kıtlıkta niye benzin harcadınız bir araba yeterdi pekala!” Cevap beni çok sarsıyor: “İki araç kullanırsanız, hedef olma ihtimaliniz yüzde 50 azalır!”
- İyi de siz hedef oldunuz ama?
- Biz zaten hedefteyiz, hiç ayrılmadık ki namlunun ucundan!

DÜNYANIN EN YOĞUN YERİ

Filistin, genişliği 4-13 km arasında değişen, 40 km uzunluğunda, 3.5 milyon nüfusluk bir alan. Gazze ise, 1.5 milyonluk nüfus ile dünyanın en yoğun bölgesi

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • BOMBALAR ALTINDA GAZZE15 Ocak 2010 Cuma 21:44
  • HEPSİ KOZMİK...!09 Ocak 2010 Cumartesi 16:43
  • BOŞANMA!09 Ocak 2010 Cumartesi 13:39
  • İDEOLOJİK EĞİTİMLE YOL ALINAMAZ09 Ocak 2010 Cumartesi 12:58
  • AÇLIKLA BOĞUŞAN ÜLKEDE DİN SÖYLEMLERİ06 Ocak 2010 Çarşamba 11:51
  • SOL PARTİLER DARBE İSTİYOR06 Ocak 2010 Çarşamba 11:48
  • LAİSİZM TÜRKİYEYE NE SAĞLADI 303 Ocak 2010 Pazar 12:03
  • GAFFAR OKKAN SUİKASTİNDE ŞOK İDDİA23 Aralık 2009 Çarşamba 11:44
  • MASONLAR TSKYA NASIL SIZDI?21 Aralık 2009 Pazartesi 11:58
  • TABİAT AYETLERİ KİME YÖNELİK?19 Aralık 2009 Cumartesi 01:11
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Scripti: CM Bilişim