• BIST 82.300
  • Altın 148,344
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 0 °C
  • İzmir 7 °C
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?

Batı Aileyi Oldum Olası Sevmedi

Batı Aileyi Oldum Olası Sevmedi
Süheyb Öğüt, ‘yeni aile’ olarak sunulan eşcinsel çiftlerin sperm bankasıyla kurdukları ailelere hem sosyolojik hem metafizik açıdan bakıyor ve aileyi oldum olası sevmeyen Batı’da yeni formlarda da olsa bir aile teşekkül ettirmeye çalışıl

 

 

 

 

 

 

SUHEYB ÖĞÜT

Yazar

 

Aile söz konusu olduğu zaman akademik münakaşalarda tuhaf bir durum çıkıyor ortaya: Meseleye sol/seküler bir zaviyenden bakanlar, ailenin siyasi-iktisadi-içtimai veçhelerini gayet şümullü ve tafsilatlı bir şekilde tahlil edip bu kurumun menfi bir hal arz ettiğine kanaat getirirlerken, muhafazakar/dini bir zaviyeden bakanlar, solun getirdiği tenkitlere neredeyse hiç cevap verme gereği duymadan yüzyıllardır söylemselleştirip durdukları klişeleri tekrar ederek ailenin vazgeçilmez bir kurum olduğu tezinin müdafaasını yapmaya devam ediyorlar.

 

Yani tam bir kör-sağır hikayesi. Ayrıca bu denli mühim bir mevzuda hem böylesi diyalektik fakiri bir kısırlığın yaşanması hem de Batı’da yapılan cüzi aile eleştirilerinin bağlamından koparılarak alelacele küllileştirilmesi, solun en sofistike tahlillerini bile birer klişeye dönüştürüyor maalesef. Eşcinsel evlilik olur mu? Eşcinsel çiftler çocuk sahibi olabilir mi? gibi sadece eşcinsellik mevzusuyla sınırlı olmayıp sperm bankası, taşıyıcı annelik gibi mevzuları da ihtiva eden soruların etrafında dönen aile eksenli münakaşalarda özgürlükçü tarafta mevzilenenler, tıpkı muhafazakarlar gibi ya kendi klişelerini tekrar ediyorlar ya da bu klişelere mündemiç iddiaları hiç nazar-ı itibara almadan ‘özgürlükçü’ olmakta ısrar ediyorlar.

 

Kötülüklerin kaynağı!

 

Engels’den beri aile dediğimiz kurum ‘kötülüğün’ (ya da mülkiyetin) kaynağı olarak görülmektedir Batı’da. O kadar ki Deleuze, Anti-Oedipus isimli, kitabında faşizmin arkasında yatan asıl unsurun aile olduğunu ileri sürmüştür. Deleuze’e göre aile bilhassa heteroseksüel matrikste ataerkilliğin ve dolayısıyla otoriteryanizmin zeminini teşkil etmektedir. Psikanalizle muhabbetli olan Adorno gibi Marksistler, otoriteryanizmin/otoriter kişiliğin aile içinde, daha ziyade çocukluk döneminde geliştiğini ileri sürmüşlerdir. Judith Butler gibi gözde lezbiyen-feministler de aynı şekilde ataerkillik ve otoriteryanizm arasındaki rabıtalara dikkat çekmektedirler. Otoriteryanizmden kasıt milyonlarca insanın ölümüne yol açan faşizmin ta kendisidir ve faşizm doğrudan kapitalizmle ve onun kitle endüstrisiyle irtibatlıdır. Dolayısıyla mezkur teorisyenlerin mülahazalarında aile-otoriteryanizm-faşizm-kapitalizm-toplama kampı-kitle endüstrisi birbirleriyle sıkı sıkıya bağlı katı bir zincir olarak zuhur etmektedir. Ve henüz Batı’da bu zincirin en önemli halkasını ailenin teşkil ettiği tezini yanlışlamış kuvvetli bir anti-tezin varlığından da haberdar değiliz.

 

İşin garip tarafı, aile bu kadar menfileştirilip imha edilmeye çalışılırken, günümüzde tam da aile ve onun uzantıları olan heteroseksizm ve ataerkillikle antagonistik bir mahiyete sahip olduklarını ve bu suretle mevzubahis zinciri kıracak bir direniş tesis ettiklerini iddia eden eşcinseller, garip bir şekilde bu kurumun içine girmeye karar verdiler. Her ne kadar eşcinsel/queer hareketin içinde bu karara dair ittifaktan ziyade ihtilaf mevcut olsa da bu minvaldeki kamusal beyanlar, eşcinsel hareketin ya da bu harekete destek veren anti-kapitalist hareketlerin kendileriyle çelişmeleri pahasına eşcinsel evliliklerin/ailelerin önünün açılması yönünde seyretmektedir. Fakat bu noktada üzerinde durulması gereken asıl mesele bu yaman çelişkilerin kendisi değildir. Asıl mesele, bilhassa eşcinsel hareketin de şimdiye kadar kendisine referans kıldığı aile-karşıtı söylemleri Türkiye bağlamında yeniden masaya yatırmak ve eşcinsel ailenin bütün bir bilançosunun muhasebesini olabildiğince yapmaktır.

 

‘Baba’nın ruhani otoritesi

 

Bu da bir klişe olacak ama biz yine de söyleyelim: Toplumları şekillendiren unsurların en başında din gelmektedir. Her geçen gün biraz daha sekülerleşen/dünyevileşen dünyamızda da din bu başatlığından herhangi bir şey kaybetmemiştir diyebiliriz. Bizzat kendisi değilse de tortuları her yerdedir, her yere sinmiştir. Zaten ataerkilliğe ya da aileye dair bir tahlil yapıldığı zaman evvela bunların dinle olan irtibatları tetkik edilmektedir. Dolayısıyla Batı’da ataerkillik, Yahudilik ve Hıristiyanlıkla beraber düşünülmektedir. Düşünülmek de zorundadır. Zira Hıristiyan Şeriatı’nın temel hükümlerini tayin edici bir konumda bulunan Yahudi Şeriatı’na baktığınız zaman göreceğiniz ilk şey oldukça erkil bir ata yani baba figürü olacaktır. Yahudiliğe göre baba, ‘bir aile ibadeti olarak evde icra edilen fısıh (pesah) bayramına başkanlık etmektedir. Bu yüzden babanın ruhani bir hüviyeti vardır ve sınırsız otoritesi buradan ileri gelmektedir.

 

Kocalar karıları üzerinde müthiş bir hakimiyete sahiptir. Bu durum ilk olarak evlilik akitleşmesinde başlar: Kadınlar evlilik akdinin bir tarafı değil bir konusu konumundadırlar. İbránîce baal kelimesi hem ‘koca’ hem de ‘mal sahibi’ demektir. On emirde kadın ev, köle, cariye, öküz ve eşek ile birlikte kocanın mal varlığı arasında sayılmıştır. Kadının miras hakkı yoktur. Evlenme sırasında kadının ailesine bir para veya mal verilir (mohar). Başlangıçta kadınların mohar üzerinde hiçbir hakkı yokken sonraları bu, kadınlara verilen bir hediyeye dönüşmüştür’ (İslam Ansiklopedisi, c II, s. 196, 197). Hülasa, ataerkillik diye bir şey varsa bunun Yahudilik’te var olduğu kesindir. Yahudi Şeriatı’nı -boşanma ve bunun gibi bir iki mevzu hariç- tasdik eden Hıristiyanlık’ta da böyle bir durum mevcuttur.

 

Bu yüzden Batılı teorisyenlerin, kadınları bile temellük eden otoriter bir baba figürünün teşkil ettiği aile tipiyle kapitalizm ve faşizm arasında kuvvetli rabıtalar olduğunu ileri sürmelerini yadırgamak pek de mümkün değildir.

 

Pireye kızıp yorgan yakmak

 

Fakat yadırganacak bir şey varsa o da muayyen cüzi bir aile tipinin kendisine kızıp bütün bir aile kurumunu imha etmeye kalkışmaktır. Hele bunu Türkiye gibi İslami bir kültüre sahip olan toplumlarda yapmaya kalkışanları anlamak hiç mümkün değildir. İslam’da erkeğin ya da babanın egemenlik alanı son derece kısıtlıdır. Birincisi erkek ya da kadın fıkhi kategorilerdir. İslam bunların performatif boyutlarıyla ilgilenir ve üzerlerine -bilhassa erkeklere- ağır mesuliyetler yükler. Erkekler kadınlara evlenmeden önce -şayet hiç parası yoksa- bir bardak süt dahi olsa mehir vermek zorundadır.

 

Kadınlar isterlerse mehirlerini tecil edebilir ya da almaktan vazgeçebilirler; tasarruf hakkı tamamen kendilerindedir; rakamı da kendileri belirler. Ayrıca erkeklerle talak (boşanma) hakkı konusunda da pazarlık edebilirler. Normalde üç talak hakkından ilki erkeğe aittir. Fakat kadınlar bu hususta bile pazarlık imkanına sahiptirler. Aynı şekilde evlenmeden önce erkeğin kendi üzerine eş almaması konusunda da pazarlık edebilme hakları mevcuttur. Dahası, kadınlar miras ehlidirler. Hem evlilikte hem de boşandıktan sonra nafaka hakkına sahip olurlar. Karısı kendisinden daha zengin de olsa evin geçimini erkek sağlamak zorundadır vs. Bu böyle sürüp gidiyor. Ataerkilliği şaibeli hale getirebilecek daha pek çok misalden bahsetmek mümkün. Ancak biz şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim: İslam fıkhından bihaber olarak İslam’ın ve İslami toplumların ataerkilliğinden bahsetmek en hafif tabirle Şarkiyatçı bir perspektife sahip olmak demektir.

 

Gelelim eşcinsel evlilik ve çocuk sahibi olma meselesine. Şayet evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olmayacaklarsa eşcinsel çiftler, o zaman kendilerine ya bir taşıyıcı anne bulmak ya da bir sperm bankasından sperm almak zorundadırlar. Sperm bankası, adı üstünde bir bankadır ve burada spermler mübadele edilebilir metalara indirgenmektedirler. Spermini ‘bankaya yatıran’ ya da ‘bağışlayan’ erkek kendi sperminden yabancılaşmaktadır. Bu öyle bir yabancılaşmadır ki müstakbel baba ileride dünyaya gelecek olan çocuğunu sadece bir ‘sperm’, kendisine kayıtsız olduğu bir biyolojik yığın olarak görür hale gelmektedir.

 

Sakıncalı liberalizm

 

Açıktır ki sperm bankaları, çağımızın temel siyasi paradigması olan ve neticede insanları idare edilmesi gereken biyolojik yığınlara indirgeyen toplama kamplarını da vücuda getiren biyosiyasetin (ve kapitalizmin) bir uzantısı olarak teşekkül etmekte ve bu minvalde gayr-ı insani bir ekonomi husule getirmektedirler. Taşıyıcı annelik de sperm bankalarıyla aynı hususiyetlere sahiptir: Taşıyıcı anne saf bir biyolojik nesneye indirgenmektedir. Kendisi, içinde taşıdığı çocuktan yabancılaşmakta, sadece kendisini değil onu da saf bir zoe, biyolojik bir yığın, parayla mübadele edilebilir bir meta olarak görür hale gelmektedir. Klasik aile tipini bilmiyorum ama böyle bir aile teşkilatlanmasının faşizmle ve kapitalizmle çok sıkı ilişkili olduğu su götürmez bir gerçektir.

 

Diğer taraftan eşcinsel bir evlilikte çocuk sahibi olma kararını verenler, aslında dipsiz bir metafizik kuyunun içine düşmektedirler. Şöyle: Sürekli analitik bir ayrım yapıp duruyoruz: Biyolojik olan ve toplumsal/kültürel/siyasal olan arasında. Doğrusu bu ayrım dediğimiz gibi sadece analitik bir ayrımdır ve ayrıma mündemiç FARKın kendisini tespit etmek rasyonel açıdan imkansızdır. Yani bir çocuğun varolması için bir erkek ve bir de kadın gerekmektedir. Fakat bu erkek ve kadının sadece biyolojik anlamda mı yoksa toplumsal anlamda da mı olması gerektiği noktasında bir aporia (kararsızlık) söz konusudur. Ve bu aporiadan sadece bilimle kurtulmak falan da mümkün değildir. Kısaca, eşcinsellerin çocuk sahibi olmaya dair verdikleri kararda çocuğun eşcinsel bir ailede de sağlıklı bir şekilde yetişebileceğine dair zımni metafizik bir karar daha mevcuttur. Dolayısıyla, eşcinsellerin çocuk sahibi olmalarını rasyonalize etmek imkansız olduğu gibi son derece de risklidir ve bir tarafıyla da biyolojik-toplumsal (analitik) ayrımını müşahhas/maddi bir ayrım haline getirmekte, biyolojik/doğal olanla toplumsal olanı birbirinden koparmakta ve bu suretle ekolojik felaketlerin de müsebbibi olan bir yaklaşım tarzını yeniden üretmektedir.

 

Ezcümle, aile gibi son derece hayati ve muhataralı olan konularda klişelerden uzak durmak zorundayız. Bunlara sadece liberal bir perspektifte bakmak son derece sakıncalıdır zira liberalizmin kendisi sakıncaları değil özgürlükleri esas alır.

 

suheybogut@yahoo.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

star

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

u

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • TSK'dan Kuzey Irak'a Hava Harekatı!12 Ocak 2017 Perşembe 11:13
  • Davutoğlu'ndan Darbe Komisyonu'na Yanıt!12 Ocak 2017 Perşembe 11:08
  • Kıbrıs Haritaları BM'nin Kasasında!12 Ocak 2017 Perşembe 10:33
  • CHP Bunu da Yaptı!12 Ocak 2017 Perşembe 10:29
  • Amerika'dan Skandal! PYD’yi Masada İstiyor!12 Ocak 2017 Perşembe 10:25
  • Rusya’dan Vize Atağı!12 Ocak 2017 Perşembe 10:21
  • Irak, Nükleer Programa Geçiyor!12 Ocak 2017 Perşembe 10:18
  • Başika’da Kalacağız!12 Ocak 2017 Perşembe 10:14
  • Diyarbakır'da 13 Köyde Sokağa Çıkma Yasağı!12 Ocak 2017 Perşembe 09:43
  • ABD'ye Terör Tepkisi!12 Ocak 2017 Perşembe 09:29
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Scripti: CM Bilişim