• BIST 107.206
  • Altın 143,247
  • Dolar 3,5533
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 26 °C
  • İzmir 26 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Başörtülülerin 28 Şubat’ı Sürüyor...

Başörtülülerin 28 Şubat’ı Sürüyor...
“28 Şubat’ın bin yıl süreceğini ilan edenler Ergenekon'a dahil olurken, başörtüsü meselesinde 28 Şubat ruhu karakoncolos olarak her daim yanımızda. Pek çok alanda köklü değişimler yapılırken bu alan, dokunulmazlar arasındaki yerini koruyor.

Başörtülülerin 28 Şubat'ının sürdüğünü kaydeden sosyolog-yazar Nazife Şişman, Star gazetesinde "Açık Görüş" sayfasında yayınlanan yorumunda başörtüsü yasağının artık bizzat yasağı yaşayanlar tarafından dahi kanıksandığına ilişkin vurgulara yer veriyor. Örneğin başörtüsü kitabıyla ilgili söyleşi yapmak üzere üniversite öğrencilerinden davet aldığını söyleyen Nazife hanım, öğrenci arkadaşların ilan edilen başlıkta 'başörtüsü'nün yer almamasını önerdiğini, zira bu gündemin bıkkınlık yarattığını aktarıyor.

Medyanın ülkenin ciddi kurumlarının başındaki şahsiyetlerin eşlerinin başörtülü olmasından dolayı başörtülülüğü bir primmiş gibi sunmasını da yadırgayan Nazife hanım, "Bugün başı örtülü olmak 'ödüllendirilmiş' bir statü değil. Başbakanın eşinin, Cumhurbaşkanının eşinin başörtülü olması, diğer başörtülülere bir statü kazandırmış mıdır? Hayır. Yasaklar devam ediyor, üniversitelerde, kamu sektöründe. Bir muhabir hala basın kartı alamıyor. Bu reel durumu görmeyip görünürlük üzerinden değerlendirmekse yanlış bir fotoğraf veriyor." diyor...

Başörtülülerin 28 Şubat'ı sürüyor

Nazife Şişman / Star

YENİ kabineyle ilgili pek çok yorum ve değerlendirme yapıldı. Yeni isimler hem tabana dönüşü, hem de ehliyet ve liyakatin öncelendiği mesajını verdiği için pek çok çevrede memnuniyetle karşılandı. Milli Eğitim Bakanlığı'na bir kadının getirilmesininse, 'hayat tarzı korkusu'nu bertaraf edici bir işaret olarak değerlendirilmesi dikkat çekiciydi.

Halbuki AK Parti, zaten iktidarının ilk döneminde sol liberal görüştekileri memnun etmek üzerinden açılımları önceledi. Avrupa Birliği uyum yasaları, ulusalcı tepkilere rağmen genel bir memnuniyet yarattı. Bu güven ve memnuniyeti ihlal etmemek üzere AK Parti de seçmenine rağmen 'başörtüsü öncelikli meselemiz değil' açıklamasını yaptı. Ne zaman ki Başbakan Erdoğan'ın Madrid'den bomba etkisi yapan 'velev ki siyasal simge olsun' cümlesi gündeme düştü, tabanın önceliğinin aceleyle ele alınması gibi bir durum zuhur etti. Siyasal hazırlığı yapılmadan, mutabakata yönelik çabalar netleştirilmeden gerçekleşen böyle bir girişim, tabii ki akametle sonuçlandı. Laikliği ihlal gerekçesiyle partiye kapatma davası açılmasına bile yol açtı. Peki sonuç ne oldu? 22 Temmuz seçimlerinde AK Parti'ye oy olarak geri döndü, bu başarısız girişim. Çünkü halk darbeye karşı demokrasiyi desteklediğini göstermek istedi.

Çözümsüzlük kanıksandı

Bütün bu karmaşadan başörtüsü yasağının muhataplarına kalan, ağır bir yükten başka bir şey değildi. 28 Şubat'ın bin yıl süreceğini ilan edenler Egenekon dosyasına dahil olurken, başörtüsü meselesinde 28 Şubat ruhu karakoncolos olarak her daim yanımızda. Pek çok alanda köklü değişimler yapılırken bu alan dokunulmazlar arasında yerini koruyor.

Brüksel'deki 'one minute' çıkışı da Filistinlilerin kısa vadeli kazançlar hanesine eklenmemiş gibi görünebilir. Ama uluslararası arenada İsrail'in politikalarının eleştirilemezliğini kıran, bu nedenle de uzun vadede sonuç verebilecek bir tavırdı. Halbuki Madrid'deki 'velev ki' çıkışı, kısa vadede başörtülü kadınlara bir kazanım olarak dönmediği gibi, uzun vadede de konunun 'gündem yorgunluğuna' yenik düşmesine yol açtı.

Çünkü bir taraftan başörtüsünü konuşmaktan yoruldu herkes, diğer taraftan çözümsüzlük neredeyse kanıksandı. Bizzat yasağın muhatapları, böyle bir bıkkınlık ve yorgunluk hissiyatına teslim olmuş vaziyette. Geçtiğimiz günlerde Başörtüsü / Sınırsız Dünyanın Yeni Sınırı adlı kitap üzerinden bir söyleşi yapmak üzere üniversite öğrencilerinden davet almıştım. İlan edilen başlıkta 'başörtüsü'nün yer almamasını önerdi öğrenci arkadaşlar, bu gündemin bıkkınlık yarattığını belirterek. Bir tarafta böyle bir halet-i ruhiye var. Diğer tarafta ise başörtülülerin her yeri kapladığını, bütün köşe başlarını tuttuğunu, bu nedenle de hayat tarzlarının tehdit altında olduğunu iddia edenler...

'Başörtülü kontenjanı'

Peki neden böyle bir algı var?

First leydilerin başörtüsü, üniversiteli kız öğrencilerin mağduriyetinin üzerini örtüyor

12 Eylül sonrası ortamında Zehra Çarpın adlı bir öğrenci TRT'de Ali Kırca'nın konuğu olarak Bahriye Üçok'un da içlerinde bulunduğu bir gruba karşı başörtüsü ile üniversiteye girme hakkını savunduğunda, başörtülü bir genç kızın ekranlarda yer alması olay olmuştu. Bugün de hala başörtülü birinin TRT ekranında yer alması, ancak kurum olağanüstü şartlarda perhiz bozarsa mümkün.

Özel kanallarla birlikte bu durum değişti. 90'lı yıllarda kalabalık stüdyolu programlar izleyici olarak başörtülüleri ekrana taşısa da masanın öbür tarafındaki uzmanların başı açıktı. Bugünse her tartışma programında bir 'türbanlı' kontenjanı ayrılıyor. Başörtülüler 'birbirlerinin muadili' olarak yer alıyorlar ekranlarda. Bir teklifi reddedenin, yerine bir 'türbanlı' önermesini rica ediyor program sorumluları. Hem homojen bir grup algısı bu davranışa geçit veriyor, hem de ehliyet ve liyakatın değil sadece başörtülü kontenjanının önemsenmesi.

Bu görünürlük, AK Parti dönemine denk geldiği için varolan imaj kırılmasını besleyen bir işlev görüyor. Nitekim 'ulusalcı-rüzgardan nem kapan-kendi kendine güveyimiz' Fazıl Say, 'bakan eşlerinin hepsinin başı kapalı' diye ülkeyi terk etmek istiyor.

Herkes hatırlayacaktır daha iki yıl bile geçmedi üzerinden, Cumhurbaşkanının eşinin başörtüsü, bütün Türkiye'nin üstüne kapanmıştı da bu örtü altında bazılarının nefesi daralmıştı. Bir tarafta siyaset sahnesini örten bir başörtüsü, diğer tarafta sınıf atlayan, kentlileşen başörtülülerin görünürlüğünün artması -mesela Kanyon'dan alışveriş yapmaları, konser salonunda, müzede görüntüye dahil olmaları...

Görünenin örttüğü gerçek

Tüm bunlar yasağın hala devam ettiği gerçeğinin üzerini örtüyor. Bakan eşleri, milletvekili eşleri üzerinden hayat tarzını tehdit ihtimaliyle 'korku ve endişe' kaynağı olarak gösterilen 'başörtülü olmak'ın, bırakın mecliste temsil edilmeyi, üniversiteye girişte bile engel olduğu gerçeğinin üzerini örtüyor. Bütün üst mevkiler, bürokratik ve siyasi makamlar sanki başörtülü kadınlar tarafından işgal edilmiş gibi, Zeynep Göğüş bir televizyon programında 'başörtülüler ödüllendiriliyor' diyordu, eşi başörtülü olan erkeklerin terfi ettirildiği iddiasıyla. Bu nasıl bir ödüllendirilmedir ki kadınlara sadece 'eş' kontenjanından bir konumu yeterli görüyor.

Bugün başı örtülü olmak 'ödüllendirilmiş' bir statü değil. Başbakanın eşinin, Cumhurbaşkanının eşinin başörtülü olması, diğer başörtülülere bir statü kazandırmış mıdır? Hayır. Yasaklar devam ediyor, üniversitelerde, kamu sektöründe. Bir muhabir hala basın kartı alamıyor. Bu reel durumu görmeyip görünürlük üzerinden değerlendirmekse yanlış bir fotoğraf veriyor.

28 Şubat sürecinde, 'bu hanıma haddini bildiriniz' uyarısı eşliğinde savaş tamtamları gibi protestolarla bir milletvekilinin dışarı atılışı, bir diğerinin ancak başını açarak meclise girebilmesi unutuluyor. 29 Mart seçimleri sonrasında belediye başkanı ve meclis üyesi seçilen kadınların başlarını açarak görev yapabilmeleri ise hiç görülmüyor.

Diğer taraftan gelişi 'kurtarıcı prens' gibi kutlanan/kutsanan Barack Obama Müslüman bir kadını Başkanlık Din Danışma Kuruluna atıyor. Gazetelerde 'başörtülü danışman' olarak yer alan Dalia Mogahed, İslam ülkelerinde başı örtülü kadınların yaşadığı sıkıntılara bakarak kendi durumunu 'ironik' olarak niteliyor.

Amerika'yı keşfetmek

Peki bu örnek, Amerika'yı özgürlükler ve fırsat eşitliği cenneti olarak görüp 'ah orada olmak vardı' hayıflanmasına teslim olmamıza yeter mi? 11 Eylül sonrası her koyu renklinin fişlenmesini, Guantanamo'yu, Irak'ı, Afganistan'ı görmezsek pembe rüyalar görmeye devam edebiliriz. Ama dini ve etnik çoğulculuk, çokkültürlülük gibi konularda yürünmüş yollardan istifade etmeyip Amerika'yı tekrar keşfetmeye çalışmamıza da gerek yok.

28 Şubat sonrası yüzlerce başörtülü öğrenci yurt dışında eğitim almaya gitti. Ama bu durum Avrupa'da din/laiklik, Avrupa/İslam gibi karşıt ele alışların çözümlenmiş olduğu anlamına gelmiyor. Mesela Hollanda'da Müslümanların dini değerlerine hakaret ettiği iddiasıyla bir film yönetmeninin öldürülmesi, çok kültürlülük uygulamalarında geri adım atılmasına neden oldu. İtalya'da açıkta namaz yasaklandı. Diğer taraftan İngiltere'de şer'i mahkemelere yetki verildi. Şimdi de yine İtalya'da başörtüsü kadın-erkek eşitliğine aykırı bulunduğu için tartışılıyor.

Avrupa'da daha ziyade başörtüsünde görünürlük kazanan yoğun bir tartışma var. Çünkü artık Müslüman nüfus, bir eski sömürge nüfusu ya da bir göçmen meselesi olarak savuşturulamayacak kadar içeride; gidici değil, kalıcı bir nitelik arzediyor. Yani Avrupalı Müslümanlar diye bir vaka var. Bu sebeple başörtüsü üzerindeki tartışma aslında laiklik, cumhuriyetçi eşitlikçilik ve demokratik vatandaşlık geleneğinin nasıl muhafaza edileceğiyle, çokkültürlülük baskısına nasıl mukavemet edileceğiyle alakalı bir tartışmanın görünür yüzü.

Yani milli kimliklerin küreselleşme ve çokkültürlülük çağında karşılaştığı hemen bütün çelişkiler, bu özel olayda görünür oluyor. Sonuç ne olur tahmin etmek zor, ama laikliğin, kamusal alanın nötrlüğü anlayışının daha esnek bir şekle dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor.

Dinini izhar etme!

Biz de laikliğin uygulanış biçimini, din devlet ilişkilerini, küreselleşme sürecinde gündeme gelen kimlik ve çokkültürlülük meselelerini, dinin kamusal alanda izharını vb. pek çok meseleyi başörtüsü üzerinden tartışıyoruz. Çoğu zaman da gündelik siyasete malzeme edildiği için tartışamıyor, yalnızca bir taraftarlık ve kutuplaşma zemini olarak kullanıyoruz. Oysa kamusal müzakere sürecini başörtüsü konusunda işletebilsek pek çok kadim meselemizi de daha elverişli bir satıhta ele alma imkanı bulacağız.

Sadra şifa aramak

Peki böyle bir durumda, yani küresel bir nitelik arzeden ama bize özgü özellikleri de olan bu meselenin çözümü için nasıl bir yöntem takip etmeliyiz?

Çok basit. Yürürken hem karşıya, hem ayaklarımızın dibine aynı anda bakmamız gerekir. Karşıya bakmayıp sadece ayaklarımızın dibine odaklanırsak kafamızı duvara toslayabiliriz. Ufka odaklanırsak belki duvara toslamaktan kurtuluruz ama ayağımızın altındaki çukuru görmeyip yuvarlanabileceğimiz gibi, neleri ezdiğimizi de farkedemeyebiliriz. O yüzden dünyadaki din/kamusal alan/laiklik gibi konularla ilgili tartışmalardan istifade eden, ama ayakları bu topraklara basan ve arkasına da tarihi tecrübeyi alan bir yaklaşım, sadra şifa olabilir ancak.

Temennimiz yeni kabinenin, hem tabana dönüş, hem liyakat konusunda ihsas ettirdiklerinin bu konuda da kendini göstermesi ve gündem yorgunluğunu, imaj kırılmalarını, siyasetin gündelik tartışmalarını bertaraf eden bir çözüme kapı aralaması.
 
Haksöz-Haber
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim