• BIST 97.726
  • Altın 145,637
  • Dolar 3,5781
  • Euro 4,0001
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 18 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

ATATÜRKÇÜLÜK KARŞITLIĞI OLARAK KEMALiZM

ATATÜRKÇÜLÜK KARŞITLIĞI OLARAK KEMALiZM
"Atatürk inkılâplarını, Rus ve Fransız İhtilalleri ile kıyasladığınızda; onlarda varolan teorik zemini Atatürkçülükte bulamazsınız. Atatürkçülük daha bir “eklektik” ve “biçimsel modellemecilik” olarak karşınıza çıkar. Biçimsel mode

 

 

 

 

Marksizm öyle veya böyle bir tarih okumasının sonucunda ortaya atılmış alternatif model özelliği taşımaktadır. Fransız ihtilalcileri her ne kadar Anglo-Sakson liberal İngiliz aydınlarından etkilenmiş olsalar bile, başlattıkları hareketin tarihî kökleri Roma Katolik Kilisesi’nin “İmparator-Papa” söylemi üzerinden geliştirdiği “evrenselcilik” iddiasına gösterilmiş olan bir çeşit ulusalcı tepkidir. Fransızlar dağın ardındaki papanın kendi ülkelerine egemen olmasını istemedikleri için sokaklara dökülmüşlerdir. Sosyalist Jakobenlik ise bu noktada Fransız ulusalcılığını besleyen damar olarak ortaya çıktı.

Diyalektik çarpıtmasına, tarihi kendi öngörülerine göre yeniden kurgulamasına ve metafizik reddiyesine rağmen Marksizm ciddiye alınmalıdır. Bu ideolojinin kökenlerini ilkçağın felsefî akımlarına kadar indirgeseniz bile onu özgün kılan hususların olmadığını görmezden gelemezsiniz. Marks ve ondan neşet eden Marksist teori kapitalizmin beslediği sanayileşme olgusunun aksayan yanlarını ve istismarcı kanallarını başarılı bir şekilde keşfedebilmiş, daha da önemlisi onun zaaflarından hareketle kitlesel bir muhalefet ortaya çıkarmayı başarabilmiştir. Fransız İhtilali ise evrensel etkisi büyük olsa bile Marksizm kadar başarılı görülemez. Bugün hâlâ Marksist kökenli aydınların bir kısmının demokrasiye doğru kaymaları ve artı değer üretmeleri gözlemlenebilir bir durumken, ulusçuluğun ve teorisyenlerinin can çekişiyor olması Fransız İhtilali’nin pek çok yumuşak karnının olduğunun bir belirtisidir.

Türkiye’deki “Sol Kadrocular”ın Atatürkçülüğü ideolojik bir zemin üzerine oturtup, oradan Kemalizmi üretmeye çalışmaları aslında Atatürkçülüğün düşünsel backgroundlarında gördükleri zaafı kapatma gayretlerinin entelektüel dünyaya yansımasıydı. Bir açıdan şöyle de demek mümkün; Kemalizm, Atatürk Ulusalcılığına, Sosyalist Halkçılık kanadından yükselen muhalif bir sestir. Yani, altı oktan ikisinin karşı karşıya gelme halidir. Böyle bir durum Devletçilik ve İnkılâpçılık ilkeleri arasında da mevcuttur. Devletçilik adından da anlaşıldığı gibi, daha çok devletçi bir ekonomi ve siyaset modelini ön planda tutarken, yine aslında sol ideolojinin bir yorumu olan sosyal demokrasi kaynaklı liberalizm yanlıları ise İnkılâpçılık ilkesine sırtlarını yaslamaya çalışmışlardır. Türk liberalizminin önemli temsilcilerinden birisi olan ittihatçı Prens Sebahaddin’i ele aldığınızda, onun “Adem-i Merkeziyetçilik” fikirleri ile sosyalizm arasındaki bağlantılarını izleyebilirsiniz. Dolayısıyla cumhuriyetin ilk yıllarında Ahmet Ağaoğlu tarafından dillendirilen Liberalist fikirler ve tezler; Sebahaddin ve Ağaoğlu üzerinden her ne kadar siyasal örgütlü sol muhalefet olarak belirmemiş olmakla birlikte, kavramsal olarak sosyal demokrat bir çizgiye oturur. Atatürkçülüğün Laiklik ilkesi yine bu iki kesim arasında yorum farklılaşmasına sebebiyet verdi. Halkçı-Devletçi Kemalizm’in Laiklik yorumu; Marksizmin din yorumuna bağlı olarak laikliği ateizme yakın bir mesabede ele aldı. Oysa bu “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir.” sözüne bile tezad teşkil ediyordu. Çünkü; bilim temelli çıkış yapan bir görüşün hiç olmazsa agnostik ihtimalli bir yaklaşım sergilemesi gerekiyordu. Ağaoğlu gibi liberalistler ve takipçileri ise laikliği ılımlı sekülerist yaklaşımla değerlendirdiler. Söz konusu grupların belki de tek ortak noktaları Cumhuriyetçilik ilkesi olmuştur. Bunun sebebi; Millî Mücadele ardından ortaya çıkan saltanat karşıtlığı modasıdır. Ama burada da bir ayrışma söz konusudur; Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek particiliği Almanya, İtalya ve Sovyetler Birliği’nin rejimlerini çağrıştırmakta iken, Terakkîperverci gelenek daha çok Anglo-Sakson çoğulculuğa yakın durmayı yeğlemiştir.

Atatürkçülük ve Atatürkçülüğün bir çeşit muhalefeti olan Kemalizm; gelişen süreçte fikrî bir tartışmanın ötesine geçerek, Türk siyaset ve sosyolojisinin yönlendirilmesinde etkin roller oynayan “muharrik kuvvetler” olarak ortaya çıktılar ve önemli misyonlar yüklendiler. Bu süreçte Sol Kemalizm daha bir belirgin hale gelip, devlet mekanizması içinde militarist ve bürokratik bir kimliğe büründü. Özellikle 27 Mayıs Darbesi ile birlikte Kemalizmin devlet içindeki yoğunluğu artan bir şekilde hissedildi. Bu süreçte kavramsal olarak “giydirilmiş Kemalizm”den bahsetmek de mümkün olabilir. Öyle ki bu kavram; Atatürk’ün “muasır medeniyet” olarak ifade ettiği “batı sosyetesi yönünde modernleşmeci” tezin dışına çıkan ve anti-emperyalist sol jargon ile dile getirilmeye başlanan, genelde Batı özelde ise Amerikan karşıtlığı bir hal içeriyordu. Yerleşik paradigmanın kurucu lideri Atatürk’ü öteleme cesaretine sahip olmayan Türk solunun bir kısmı, Maocu Ulusalcığın teorik öğretileriyle Atatürk’ün “Söylev ve Demeçler”ini kendi öngörüleri doğrultusunda okuyarak, Stalin’in Batıya yakınlaşan Sovyet politikalarını öteliyor, onu aradan çıkarıp, Çin lideri Mao üzerinden Atatürk’ü varsayımsal bir çarpıtma tarzı kullanarak Lenin ile buluşturuyor ve aslında Kemalizme Maocu-Ulusalcı yeni bir kimlik giydiriyordu. Atatürkçülük ise önce statik bir karaktere bürünmüş, ardından da kendilerini soldan uzak tutan modern hayatı benimsemiş seçkinci kesimlerin dilinde, sadece bir slogan olarak kalmış ve zaman içerisinde etkinliğini kaybetmiştir. Baştan beri Atatürkçü olmayan ve fakat totaliter devletçilik karşısında da keskin davranmayıp, tedbir mantığı ile Atatürkçülüğü ötelemeyen Terakkîperverci liberalist eğilimler ise Demokrat Parti Hareketi ile birlikte kentleşmeye başlayan yeni muhafazakârlıkla pragmatik (faydacılık) bir ittifak yaparak günümüze kadar ulaşmışlardır.

Baykal’ın bugünlerdeki arayışları söz konusu bu süreç ile ilgilidir. Çarşaf açılımı partisini Ulusalcı Sol Kemalist çizgiden uzaklaştırabilir. Ama bunu yaparken önemli bir şeye dikkat etmesi gerekiyor; İslâmcı muhafazakâr bir eksene kaymayacağına göre -ki kendisinden bunu talep eden de yok zaten-, slogancı anokratik (tarih dışı kalmışlık) Atatürkçülüğe de boğulmamalı, daha çok liberalist sosyal demokrasiye veya bu aralar sol entelektüeller arasında tartışılan “çokluk tezleri”ne yakın durmalıdır. Ya da “Muhafazakâr Sosyal Demokrasi” temelli yeni bir arayışa girmesinde fayda var. Türkiye onun bu tezini temellendirecek entelektüel birikime sahiptir. Yeter ki karşılıklı iyi niyet adımları atılsın.

Taceddin Kayaoğlu / gasteci

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim