• BIST 104.001
  • Altın 145,505
  • Dolar 3,5061
  • Euro 4,1839
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 29 °C
  • İzmir 27 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

Ahmet Tezcan'dan Medya Bombaları!

Ahmet Tezcandan Medya Bombaları!
Gazeteci-yazar Ahmet Tezcan, medya-siyaset ilişkilerinde ilginç saptamalarda bulundu.

 

 

 

 

 

 

Ahmet Tezcan, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eski basın müşaviri.

2003- 2008 yılları arasında Başbakan Erdoğan’a en yakın isimlerden biri olan Tezcan, Zaman Gazetesi’nde yazıyor ve Habertürk Televizyonu’nda da program yapıyor. Kendisi 20 yıldır medya dünyasının içinde ve son dönemde Zaman Gazetesi’ndeki köşesinden medyaya sağlı sollu eleştiriler yöneltiyor. Bu arada bilinmeyen bir yönü var Tezcan’ın. Türkiye’nin ilk komünistlerinden, uzun yıllar cezaevinde yatmış Doktor Hikmet Ali Kıvılcımlı ile ilgili yazdığı romanı önümüzdeki ay tamamlayacak.

Peki Tezcan’ın Kıvılcımlı’yla rabıtası ne? İşte bu sorunun yanıtını da bu röportajda bulacaksınız.

‘Bu memleketi pusat değil fesat, Hükümet’i kaset değil haset yıkar’

Medyada iki tür var: “Misyon medyası” ile “Komisyon medyası.” Misyon medyası da güya savunduğu misyondan komisyon almak için uğraşır. Sağı solu, aşağısı yukarısı hep böyle. Gazeteciler söz konusu olduğunda ise gene iki tür vardır: Kemikli gazeteciler ile kemiksiz gazeteciler. Kemikli olanlar mesleğin ilkelerinden taviz vermezler, vermediler. Kemiksiz olanlar ise her kalıba girdi. Olay bu

Başbakan Tayyip Erdoğan’da bir yorgunluk seziyor musunuz?

Bazen... O da günün, gündemin yoğunluğuna bağlı. Temposu dehşet bir kere. Fakat sanki enerjisini de buradan alıyor gibi. Yorulsaydı bırakırdı herhalde. Nitekim yorulanlar bıraktı. Ama bu tür soruların arka planında Başbakan’ın yorulmasını ister gibi bir hava seziyorum biraz.

Öyle bir kastım yoktu.

Seni kastetmiyorum ama sanki biraz öyle bir hava yaratılmak isteniyor medyada. Tabii bunda iki dönem üst üste seçilmiş ve üçüncü dönemine de neredeyse garanti gözüyle bakılan bir Başbakan karşısında, bazı çevrelerin, “Bir an önce gitse de bol partili, güçsüz koalisyon dönemleri nimetlerine dönsek” beklentisi de var.

‘90’lardan bu yana Tayyip Bey’in üslubunda bir değişim söz konusu mu?

Kim değişmeden kalabiliyor ki? Beni tanıdığında, ‘90’lı yıllarda böyle miydim? Bir zamanlar Saint Antuan Kilisesi’nin papazıyla tokalaştıktan sonra elini yıkayan bir meşe odunuydum mesela. Şimdi Kudüs’ten Filistin-İsrail barışı için gelen Haham Froman’la kucaklaşıp birbirimizin elini öpüyoruz. Dünya değişiyor, dönüşüyor. Derin dondurucuda değilsek tabii.

Başbakanlık Basın Müşavirliği’ni yürütürken, Tayyip Bey’in yer yer sert üslubundan payınıza düşeni alır mıydınız?

“Başbakan niye bu kadar sert konuşuyor, toplumu geriyor” falan... Bu bir tespit değil, bir kam pan ya...

Hiç öyle bir amacım yok.

Ben, belediye başkanlığı dönemi dahil 13 yıl boyunca Tayyip Erdoğan gibi hem medya hem de muhalefet tarafından karalama, aşağılama, yok sayma, çelme takma aklına ne gelirse artık olumsuz anlamda sürekli hedefte tutulsam ne yapardım acaba? Üslubunda sertleşme oluyorsa insan olarak kendisini tutamadığı içindir bence. Çalıştığımız dönemde bir kez bile ne bana, ne de başka birini ezecek, utandıracak bir tavrını yaşamadım.

‘90’lı yıllarda arkadaşınız olan pek çok İslamcı muhalif gazetecinin bugün sınıf atladığını söylemek sizce abartı olur mu?

Haddinden fazla abartı olur. Yok öyle bir şey. Üstelik ben bu sınıflandırmalara, yaftalamalara da itibar etmem... Medya genelinde iki tür var bence: “Misyon medyası” ile “Komisyon medyası.” Misyon medyası da güya savunduğu misyondan komisyon almak için uğraşır. Sağı solu, aşağısı yukarısı hep böyle. Hepimiz aynadaki yansımalardan ibaretiz. Gazeteciler söz konusu olduğunda ise gene iki tür vardır: Kemikli ile kemiksizler. Kemikli olanlar mesleğin ilkelerinden taviz vermezler. Kemiksizler ise her kalıba girdi, gelen ağam giden paşam.

Geçen haftaki makalenizde çok sert ifadeler kullandınız. Hedonist gazetecilerin varlığından söz edip, “Bu ‘kulların’ ana tapınağının ‘hürriyet’ olması bir tesadüf müdür?” sorusunu ortaya attınız. Neden bu kadar kapalı ifade ediyorsunuz kendinizi?

Kapalı ifade ettiğim falan yok, gayet açık. Son 20 yıl içinde, gazeteciliği en basit anlamıyla “hazza dayalı yaşam biçimi” olarak algılayan ve bunu da neredeyse gazetecilik normuna dönüştüren bir tür çıktı ortaya. Güya gazeteciliğin ilkeleri dillerinden kalemlerinden düşmüyor ama bir bakıyorsunuz yaptıkları, yazdıkları bambaşka. Bakanlarla, başbakanlarla al gülüm ver gülüm konuşmalar yapıp, bunlar ortaya çıktığında, hırsızlık yaparken yakalanıp karakola götürülürken kameramanlara, “Ne çekiyorsun ulan şerefsiz” diye bağıran tipler vardır ya, onlar gibi kendi yaptığına bakmayıp, “Kişisel özgürlüğümüze saldırdılar” türünden manşetler atan pişkinlerden söz ediyorum. Ertuğrul Özkök. Hedonist Gazeteciler Derneği kurulsa ebedi başkan bile olabilir. Özkök dönemi Hürriyet’in ve gazeteciliğin 20 yıllık kayıp dönemidir bence...

'Ahmet Hakan kendi olamadı'

 Ahmet Hakan da 20 yıllık arkadaşınız, zaman zaman kendisiyle polemiğe de girmekten kaçınmıyorsunuz. Sizi öfkelendiren nedir?

Bir yerde, “Gazetecilik, özellikle habercilik söz konusu olduğunda benim ne dini inancım, ne siyasi görüşüm, ne arkadaşım ne ailem vardır. Çünkü gazeteci olaylar ve olgular kaşısında bir kameranın objektifi kadar soğuk ve net olmalıdır” demiştim. İsmini vermeyeyim bir gazete bu lafı alıp, “Ahmet Tezcan dinsizliğini ilan etti” diye başlık attı. Ahmet Hakan’a da öfkelenmişsem, kızmışsam bu sebeptendir. Çok yetenekli, çok kıvrak bir zekâya sahip, gazetecilikte her şey oldu ama “kendi ” olamadı. Hüznüm budur.

Gazeteciliğinde bir hedonizm söz konusu mu?

Öyle bir renk ve koku var evet.

Ahmet Hakan’ın bir dönem Başbakan’la arası çok iyiydi. Başbakan’la görüşmesine hiç vesile oldunuz mu?

Evet, bir kez. Sabah yazarıyken. Doğan Grubu’na geçişinden bir süre önce. Toplam 3 dakika bile sürmedi görüşme. Ertesi gün, “Uzun bir aradan sonra Başbakan’la yeniden baş başa” diye uzun bir sohbetmiş havası yansıtan bir yazı yazdı.

Başbakanlık Basın Müşavirliği’ni bırakmanızdan bir süre sonra Akif Beki de Başbakanlık’taki görevinden ayrıldı. Görevi bırakma gerekçeniz benzer miydi? Beki’nin gerekçesini bilmiyorum. Bana Turkuvaz Medya Grubu’ndan danışmanlık teklifi geldi, hem ekonomik açıdan çok bunalmıştım, hem de ne yalan söyleyeyim yorulmuştum, burada yapabileceğim fazla bir şey kalmadı diye düşünüyordum, teklifi alınca, Başbakan’dan izin istedim ve memuriyetten ayrıldım.

‘DAVUTOĞLU EN MÜTEVAZI İNSAN’

Sabah Gazetesi ’nde kısa süre çalıştınız ama Akif Beki, istifanın ardından Radikal’de yazmaya başladı ve Kanal 24’te yöneticilik yapıyor. Siz de mi bir başarısızlık söz konusu, yoksa Beki’nin kariyeri iyi ve çizgisi planlı mı yürüyor?

Gazetecilik kariyeri konusunda mütevazı sayılmam. Plana gelince, serazad olmayı severim, serseri tarafım ağır basar. Planları iyi okurum ama yapmam. Bahtımın rüzgârını seviyorum.

Beki, geçenlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu sert sözlerle eleştirdi, dış politikada “popülizm” yaptığını söyledi.

Haklı bir eleştiri değildi. Beki ile çalıştığım kadar Davutoğlu ile de çalıştım. “Her - kes dünyayı kendi gönül aynasında seyreder”miş. Benim aynamda Davutoğlu bilgi ve birikim itibarıyla emsalleri arasında en mütevazı insan çehresiyle görünüyor hâlâ.

Dış politikada hayli kritik dönemden geçtiğimiz bu dönemde Beki’nin bu eleştirileri Hükümet’ in bir kanadından destek görüyor olabilir mi?

Hükümet’in kaç kanadı var bilmem ama Doğan Grubu’ndaki “sembol isimler” dışında Beki’nin görüşüne destek geldiğini sanmıyorum. Böyle kritik bir dönemde, bu meselelerle gündemi meşgul etmek doğru değil. Ararsanız her insanda kusur bulunur. Kusurların küsuratından pay elde etmek isteyenler varsa, şunu hatırlatmakisterim; Bu memleketi pusat değil fesat yıkar, bu Hükümet’ i ise kaset değil haset yıkar!

Beki’nin satırları nasıl okunmalı?

Herkesin bakışına, algılayış biçimine göre değişir. Ertuğrul Özkök’ ün Beki ’ye destek yazısı ve Ahmet Hakan’ ın karşı eleştirisiyle birlikte okumak daha iyi olur diye düşünüyorum. Olan biten Hükümet kanadında değil bence, Doğan medyasında. Yanlış adreste aranıyor o mektup...

‘Dindar babamın Komünist Kıvılcımlı ile ortak noktası, inançları’

Bilinmeyen bir yönünüz de Komünist kuramcı Doktor Hikmet Ali Kıvılcımlı ile ilgili yakınlığınız ve bununla ilgili yazdığınız kitap. Nedir bu yakınlığın arka planı?

Ailem. Babam Said Nursi’yi tanımış, sevmiş, kitaplarını elinden düşürmeyen bir kamyon şoförüydü. Annem ise derviş gönüllü bir ev kadını. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Kırşehir Hapishanesi ’nde yatarken, annesi Münire Hanım, oğlunun yakınında olmak için geldiği Kırşehir’ de tabir yerindeyse sokakta kalmış. Babam Münire Hanım’ ı davet etmiş ve 2 yılı aşkın bir süre bizim ailenin bir ferdi gibi birlikte yaşamışlar. Yazdığım romandaki öykünün temeli buna dayanıyor. Babam şimdiki tabirle Nurcu bir dindar, Doktor ise komünist mahkûm. Fakat rejimin gözünde ikisi de suçlu ve tehlikeli görülüyor... Çünkü komünist olmak da suç o günlerde, Nurcu olmak da...

GAZETECİLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Y

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim