• BIST 82.300
  • Altın 147,981
  • Dolar 3,8287
  • Euro 4,0719
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 10 °C
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması'na Karşı Ne Yapmalı?
  • 15 Temmuz'un 2.Aşaması Nasıl Olacak?
  • 15 Temmuz'un Siyasi Ayağı ve Cunta Hükümeti Kimlerdi?

AĞALARIN YERİNE KİM BUYURACAK

AĞALARIN YERİNE KİM BUYURACAK
Kürt aşiretleri üzerine uzman olan Bağlı, bu yapının Kürtlerin özgün sosyolojik yapısı olduğunu hatırlatarak, kaldırılmak istenen yapının yerine ikame edilmek istenenin de ondan farklı bir mantığa dayanmadığını söylüyor.

 

 

 

 

 

Mazhar Bağlı

Doç. Dr. Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

ürkiye’de Güneydoğu ile ilgili dile getirilen her konu veya sorun doğrudan ya da dolaylı ağalık ve aşiret (feodalite) ile bağlantılı olarak sosyolojik bir zemine oturtularak analiz edilmek zorundadır adeta. Hiç kimse bu iki kavram/olguyu merkeze almadan bir söylem geliştirememekte, sorunlara çare üretememekte, toplumsal analizlerde bulunamamaktadır. Bu iki kavramın merkezde olmadığı hiçbir paradigma anlamlı görülmemektedir. Hiçbir sosyolojik değişim dinamiği bu alanlardan bağımsız düşünülmemekte ve toplumdaki tüm sorunların asıl kaynağı veya tüm kötülüklerin anası olarak da yine bu yapıya işaret edilmektedir. Hafif sol ve biraz da aydınlanmacı her devlet adamının ve aydının kafasındaki ideal topluma evrilmenin sihirli yolu aşiretleri dağıtmak, toprak reformu gerçekleştirip topraksız köylüleri toprak sahibi yapıp bir öz bilince kavuşturmak, tüm dertlere çare olan eğitimi hızla yaygınlaştırmak ve nihayetinde bunların önündeki engelleri yani ağaları ipte sallamak vardır. Eğer ağaları ipte sallayabilecek bir yaptırımı gönül rahatlığı ile yapmış olsalardı bugün bu kötülüklerin başımıza gelmeyeceğine bölge halkı da inandırılmaya çalışılmaktadır.

Vaktiyle bölgedeki yapıyı arzu ettiği şekle sokmak isteyen Cumhuriyetin kurucu kadroları bölgedeki birçok aşiret liderine veya ağaya envai çeşit cezai yaptırımlar uyguladılar. Hayallerindeki toplum sınıfsız, imtiyazsız, türdeş öznelerden oluşmuş bir yapı idi ama bu kadro tam aksini yaptı. Bir yığın elit oluşturma yolunda kendilerine en büyük engel olarak da geleneksel elitleri görüp bunları tasfiye etmek için her yola başvuruldu nitekim. Kimilerini sürgün ettiler kimilerini ipte salladılar. Bölgeyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili olan her Türk filminde bile bu kişiler uçkur düşkünü, işbirlikçi ve kan içici birer vampir olarak gösterildiler. Bu yargının dışında ilk kez konuyu yalın bir dille anlatan kişi ise ne yazık ki sinemasal yönetmenlik kabiliyeti tartışmalı olan Mahsun Kırmızıgül oldu. Yönetmen olanlara ders olacak şekilde Beyaz Melek filminde ilk kez insan olarak değerlendirebileceğimiz bir ağa gördük. Bizim gibi yiyen, bizim gibi düşünen ve son derece ulvi duyguları olan bir “insan” olarak bir ağa.

Siyaset ve terör ağaları

Aslında belli bir sosyolojik kategoriyi genel bir çerçeveye oturtup açıklamak, yargıda bulunmak hem ahlaki değil hem de bilimsel. Ama Türkiye bu konuya inanılmayacak derecede heveslidir. Üstelik bu heves sanıldığı gibi sadece bölge ile de sınırlı değildir. Bölgeyi bir türlü ele avuca alamayanların kafasındaki projelerin vazgeçilmez iki temel parametresi var: Aşiretleri yok etmek ve bölgedeki mülkiyet düzenini cebren de olsa değiştirmek. Bunlara göre bölgeyi şekillendiren asıl dinamikler bunlardır. Değerlerin, inançların, kişisel tarihlerin ve eğilimlerin bir etkisi yokmuş gibi davranılmaktadır. Oysa artık ikili ölçümlerle toplumu okuyabileceğini sanan yaklaşımların bir karşılığı yok. Amerika’nın Irak’taki pozisyonuna düşmektedirler. Bölge somut parametrelerle değil, değer, inanç, toplumsal itibar ve retorik gibi dinamiklerle dönüşmekte, bunların etrafında dönen bir dinamizme dayanmaktadır.

Bugün bölgenin geleneksel/gerici(!) yapısından doğrudan rahatsız olduğunu dile getiren sadece devlet de değildir. DTP/PKK da aynı rahatsızlığı çok değişik biçimlerde dillendirmekte ve hatta bunları çoğu zaman da bir ihanet ve satılmışlık yaftası ile etiketleyip karşısına almayı temel bir görev olarak görmektedir. Açıkçası her ikisi de bölge halkının geri kalmışlığını, kendi öz bilincine sahip olmamasını, fakir kalmasını, doğru dürüst siyasi tercihlerde bulunmamasını, eğitimsiz kalmasını, üretici olmamasını hatta namus cinayetleri işlemesini ve dahası kendi kaderini belirleyememesini doğrudan bu yapıyla bağlantılı olarak değerlendirmekte ve bundan kurtulmak için de kendi kafalarındaki aydınlanma projelerini diktatöryel bir biçimde insanlara dayatmada bulunmaktadırlar.

Bu konuda son zamanlarda devletin kimi resmi iddialarından vazgeçmiş olmasına rağmen diğer taraf konuyu daha da ciddiye alarak söz konusu yapının tasfiyesi sonrası bir Hasan Sabbah ütopyası vaat etmeye devam etmektedir. Genelkurmay Başkanı’nın bölgesel ağaların yerine “siyaset ve terör” ağalarına göndermelerde bulunması da bundandır. Ağalığın külliyen kaldırılmasına yönelik bir çabanın veya projenin var olduğuna inanmak da kolay değil. Ama diğer taraf, var olan toplumsal yapıdan utanmakta ve kendisini aydınlatmaya çalışmakta. Bu yapının kırılmasının “kadın özgürlüğünden” geçtiği vurgulamakta. Taraf gazetesindeki köşesinde Amberin Zaman (28.08.2009) da bu konuya kısmen değinmişti. Kadınları geleneksel yapının boyunduruğundan kurtarma çabasının asıl amacı, gerçekten onları özgürlüklerine kavuşturmak mıdır yoksa bir başka gücün kulları haline getirmek midir? Son zamanlardaki politik nümayişlerde kadınların ve çocukların öne sürülmesinden asıl amacının ne olduğunu anlamak mümkün.

Kürtlerin özgün yapısı bu

Oysa bugün Kürt denilen bir topluluk varsa ve bu özgün bir yapı ise bunun en belirleyici sosyolojik görünümü, sahip olduğu geleneksel ilişki biçimidir. Zaten sosyolojinin de asıl ilgilendiği özgün toplumsal ilişkiler ve yapılar değil midir? Kürt denilen topluluğu Kürt olarak tanımlamamıza yarayan temel parametreler dildir, sahip olunan kültürel değerlerdir, inançlardır, Nakşilik’tir, ağalıktır, bir sevdaya koşar gibi inandığı insanların peşine düşmektir, aşirettir.

Elbette bu yapı ve bu yapının sahip olduğu ilişki biçimi evrensel normlar ve değerler üzerinde yükselmemektedir. Bu yapının içinde son derece köhneleşmiş ve insana ait değerleri tahrip eden dinamikler de vardır. Evrensel değerlerle çelişen sistemlere de sahiptir ama tamamıyla ters yüz edilmesi gerektiği konusundaki iddialar veya çabalar esasında söz konusu kültürün dinamik hale getirilmesine değil aksine ortadan kaldırılmasına yönelik bir çabaya matuf olarak yapılmaktadır. İçinde bir art niyet taşıdığına dair ciddi kuşkular taşımaktadır.

Bu tez kime ait?

Bana en ilginç gelen ise esasında bölgeyi tanımlamaya başlayan herkesin bu iki kavramı merkeze almasına neden olan anahtar tahlilin kim tarafından ve ne zaman yapıldığıdır. Bir başka ifade ile bu tahlil hangi teze dayandırılarak yapılmaktadır? Basit bir Marxist tez değildir, klasik bir aydınlanmacılık da değildir, hele çağdaş bir antropolojik yaklaşım hiç değildir. Ama herkesin dilindedir ağalık ve feodalite. Genelkurmay Başkanı’ndan kültür adamlarına, yazarlardan siyasetçilere kadar her kesin diline doladığı bu anahtar kavramların tam olarak nasıl bir sosyolojik yapıya denk geldiği gerçekten bilinmekte midir acaba?

Bölge halkının siyaset ve terör ağalarından çok çektiğini söyleyen Genelkurmay Başkanı’nın kafasında bu ağaların yerine bir başka ağalığı oturtmak isteyip istemediğini bilmiyoruz ama ülkedeki genel politik tarih bize gösterir ki, asıl ağalık devletin gücüne yaslanarak yapılandır. Siyasete makro düzeyde müdahalelerde bulunan medya patronlarıdır. Darbe yapanlardır. Hükümetlere muhtıra verenlerdir. Entrika peşinde koşan cuntacılardır. Hukuksuzluğu ülkenin temel parametresi haline getirenlerdir. Bir ağaya itaat etmeyi kötüleyip kendilerine tapılmasını isteyen örgütlerdir.

Almanya’da töre ve namus cinayetleri ile ilgili yaptığım bir sunumda evrensel ölçülerde bir hukukun egemen olmadığı bir ülkede kimsenin ağalıktan şikâyet etmeye hakkı olamaz, dediğimde bahsettiğim şekilde bir ağalık damarı olan üst düzey bir Türk bürokrat nezaketsiz bir biçimde sözün arasına dalarak itiraz etmişti oturduğu yerden. Bir savcı ile bir ağayı aynı kefeye koyamazsın, demişti. Evet, koymamak gerekiyor. Konulamaz da zaten. Ama eğer her ikisi de ‘seni sevmiyorum, gözün üstünde kaşın var, dolayısı ile sana istediğim gibi ceza veririm’ derse arada nasıl bir fark var acaba? Bir ağanın marabası olunmasının öz bilinci körelttiğini söyleyenler bir başkasına kul olunmasını hangi gerekçeyle izah ederlerse etsinler bir karşılığı olmayacaktır.

Birilerine kul olmak

Bütün bu söylediklerimden ağalığı yücelttiğim ve aşiretçiliği de ideal bir yapı olarak gördüğüm anlaşılmamalıdır. İşaret etmeye çalıştığım özetle şu, bölgenin kendine özgü bir yapısı var, bu yapının içinde son derece insana haz veren, heyecanlandıran, ufuk açan, zenginlik katan, adap öğreten ve coşturan ilişkilerin ördüğü bir tarz da vardır, hayatı yaşanılmaz kılan bir cehenneme çeviren bir ilkellik de. Dostum olmaları ile her zaman övündüğüm Şeyh-Ağa Mahmut Erdoğmuş ve Seyyid Haşim Haşimi, kanaat önderi rahmetli Sait Şanlı, ağa Mehmet Şaran, derviş Nasır Bayram, çoban Filit-i Kutto, İbram-i Gevende, kirivi karaçi Saido gibi sade ve engin birikim sahibi kişilerle yaptığım yarım saatlik bir sohbet birkaç sosyoloji kitabı okumaya bedel olmuştur her zaman benim için. Ömür boyu unutulmayacak nükteler ve darb-ı mesellerle konuları anlatan birisini dinleme zevkine varmaktan mahrum olanlar, bu durumu fark edemezler. Bu coşkulanımı an be an yaşayan ve yüreğinde hisseden birisiyim.

Akıl tutulması

Ama aynı zamanda bir hiç uğruna insanların nasıl canından bir parça olan öz çocuğunu hunharca katlettiğini, karısını doğradığını, kızlarına “pisik yavrusu” muamelesi ettiğini, incir çekirdeği meselelerle kan içici bir canavara dönüştüğünü de biliyorum. Namus gerekçesi ile kızını öldüren yetmiş yaşındaki birisi ile cezaevindeki görüşmemde elimi uzattığımda adam elimi müşfik bir dokunuşla iki ellerinin arasına alıp hiç bırakmadan iki saat boyunca hüngür hüngür ağladığına, her cümlesini bitirdiğinde de “ama hocam ben kızımı çok seviyordum” çelişkisine ve dramına da şahit oldum.

Dile getirmek istediğim bölgede yaşanan sorunun kökeninde geleneksel yapıdan kaynaklanan bir ilişki biçimi varsa onun yerine ikame edilmek istenenin de ondan farklı bir mantığa dayanmıyor olmasıdır. Kısaca siz kendi ağalarınızdan vazgeçin gelin bizim ağlarımıza itaat edin diyenlere neden itibar edelim ki? Dahası bizim ağalarımızın sizin ağalarınız kadar bize karşı kindar olduklarını da düşünmüyorum. Bu ağalığı kaldıralım derken yerine gelecek olan ağalığın daha gaddar olmayacağına halkı inandırmadığınız sürece de kimse ağasından vazgeçmeyecektir.

Horkheimer’ın “Akıl Tutulması”nda bahsettiği gibi metafiziğe karşı çıkan akıl, kendisi metafiziğin yerine geçti.

Eğer öyle değilse gücü elinde bulunduranların onu keyfi bir biçimde kullanmadıklarına bizi ikna etmeleri gerekmiyor mu? Peki, ikna olan var mı?

mazharbagli@gmail.com

Star

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • TSK'dan Kuzey Irak'a Hava Harekatı!12 Ocak 2017 Perşembe 11:13
  • Davutoğlu'ndan Darbe Komisyonu'na Yanıt!12 Ocak 2017 Perşembe 11:08
  • Kıbrıs Haritaları BM'nin Kasasında!12 Ocak 2017 Perşembe 10:33
  • CHP Bunu da Yaptı!12 Ocak 2017 Perşembe 10:29
  • Amerika'dan Skandal! PYD’yi Masada İstiyor!12 Ocak 2017 Perşembe 10:25
  • Rusya’dan Vize Atağı!12 Ocak 2017 Perşembe 10:21
  • Irak, Nükleer Programa Geçiyor!12 Ocak 2017 Perşembe 10:18
  • Başika’da Kalacağız!12 Ocak 2017 Perşembe 10:14
  • Diyarbakır'da 13 Köyde Sokağa Çıkma Yasağı!12 Ocak 2017 Perşembe 09:43
  • ABD'ye Terör Tepkisi!12 Ocak 2017 Perşembe 09:29
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Scripti: CM Bilişim