• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 17 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

AÇILIM SÜRECİNİN HANDİKAPLARI

AÇILIM SÜRECİNİN HANDİKAPLARI
Kürt sorununda demokratikleşme ve ortak dini değerlere yaptığı vurgu ile tanınan Kürt aydınlardan Altan Tan, demokratik açılımın sürecini ve handikaplarını değerlendirdi.

 

 

 

 

 

Zafer Özdemir / Umran

1958'de Batman'da doğdu. Dedesi 1953'te Bebek'e göç etti. Aslen Midyatlı. Annesi Türk. Babası Bedii Tan. Maarif Koleji'nde okudu. Erken yaşlardan itibaren siyasi mücadelenin içinde yer aldı. Girişim dergisini çıkardı. 1981'de Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Fakültesi’nden mezun oldu. Melih Gökçek'in ANAP'tan Keçiören Belediye Başkanı seçildiği 1984-85 yılları arasında yardımcılığını yaptı. Ancak yedi buçuk ay sonra 'tasfiye' edildi. 1987'de RP'ye girdi. Partinin Güneydoğu müfettişi oldu. 1991 seçiminde RP'nin MHP'yle ittifak kurması üzerine istifa etti. İttifakı savunan Recep Tayyip Erdoğan’la o günden sonra ilişkileri eskisi gibi olmadı.

Ali Bulaç, Yalçın Akdoğan, Mehmet Metiner'le birlikte Sözleşme ve Yeni Zemin dergilerini çıkardı. Aydın Menderes hareketinde Genel Başkan Yardımcısı oldu. 2000–2002 yılları arasında ise HADEP'te görev aldı. Son zamanlarda Kürt sorununun gündeme getirildiği farklı platformlarda, medyada ismi en öne çıkanlardan oldu. Annesi Türk olan Tan'ın babası Bedii Tan 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde işkence görerek hayatını kaybetti. Sınırların ötesindeki Kürt hareketini de yakından takip eden Tan'ın "Kürt Sorunu" isimli bir kitabı bulunuyor. Tan, Kürt sorununda demokratikleşme ve ortak dini değerlere yaptığı vurgu ile tanınan bir sima. Halen müteahhitlikle uğraşan Tan, evli ve altı çocuk babası. Kürtçe, İngilizce, Arapça biliyor.

Demokratik açılımın çerçevesini nasıl buldunuz? Demokratik açılım sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Demokratik açılım sürecinin handikapları sizce neler?

Bu sorunun gelişimini bilmeyen insanlar şöyle zannediyorlar: “PKK adında bir örgüt çıktı. Bunu ise Türkiye’yi bölmek isteyen dış güçler kurdular ve desteklediler ve Kürt meselesi de bu şekilde çıktı. Zira aslında aramızda böyle bir sorun yoktu. ” Elbette bu düşünce doğru değil. Bu meselenin 100 yıllık bir arka planı var. Eğer çok daha geriye giderseniz 500 yıllık bir arka planının olduğunu görürsünüz. Yazdığım “Kürt Sorunu” isimli kitapta 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ile 25 tane Kürt beyinin nasıl anlaşma yaptığını ve bu anlaşmanın muhtariyet/özerklik getirdiğini belgeleriyle aktardık. Ama gelinen noktada artık Türkiye bu şekliyle gitmiyor. Müslümanlığı toplumun dışına iterek de bir şey yapamıyorsunuz. Diğer taraftan toplumun muhtelif etnik unsurlarını yok sayarak da bir yere gidilemiyor. Bu bizzat devletin önemli ağızları tarafından itiraf edilmiştir. Peki ne yapmak lazım?

Ayrıntılara girmeden ifade etmek gerekirse gelinen bu noktada Türkiye’de İslamcısından Laikçisine, Kürdüne, Türküne kadar bir durum değerlendirmesi yapması gerekmekte. Bugünün dünyasını iyi okumak lazım. Dünya artık küçük bir köy haline geldi. Eskisi gibi insanlar arasında büyük mesafeler ve kalın duvarlar yok. Hatta isteseniz de artık mümkün değil. Çünkü birincisi bilginin dolaşımını artık engelleyemiyorsunuz. İkincisi, kültürlerin dolaşımını engelleyemiyorsunuz. Örneğin bir şarkı, müzik eseri, film, şiir, roman dünyanın bir ucunda ortaya çıktığı zaman çok kısa bir zamanda bütün dünya kullanıyor. Bunu da engelleyemiyorsunuz.

Önümüzde böyle bir dünya var. İkincisi, ulus devleti icat eden Avrupa artık Avrupa Birliği ile yeni bir ümmet olma yoluna gitti. Avrupa ümmetini oluşturdular. Ortak para, parlamento, mahkeme, oluşturdular. Ortaya yeni bir yapı çıktı. Elbette bu sürer mi sürmez mi noktasında çok değişik tezler var ama neticede ulus devlet üstü yeni bir yapının inşa edildiğini görüyoruz. Kanada, ABD ve Meksika NAFTA’yı oluşturdu. Şanghay Beşlisi çıktı. Sovyetler Birliği dağıldı. Ama Birleşik Devletler Topluluğu adı altında yeni bir ilişki çerçevesi içinde yeniden toparlandı. Ortadoğu’da yüzyıl evvel oluşmuş yapının devam ettirebilmesine imkan yoktur. Bölgemizi evvela doğru okumamız lazım. Yani Türkiye hangi bölgede? Balkanlarda neler oluyor? Kafkaslarda, Ortadoğu’da neler oluyor? Ve buna mukabil Türkiye’nin ne yapması lazım? Türkiye’nin etrafındaki ülkeler ve Türkiye ya tek tek bu dünyadaki yeni havzaların (Avrupa Birliği, ABD veya Rusya’nın) uydusu haline gelecek. Veya bu bölgede yeni bir yapılanma ve ağırlık üssü, denge unsuru olacak. Bunu isteyenler-istemeyenler bir tarafa götürmek isteyenler vs.. var. Ama müslümanlar olarak bizler ne yapmalıyız? Bu dünyayı nasıl okumalıyız? Türkiye’ye de nasıl bir misyon biçmeliyiz? Bütün bunlara baktığımız vakit Said Nursi’nin (Allah ona rahmet etsin) ifade ettiği gibi “Eski hal muhal (imkânsız), ya yeni hal, ya izmihlal(yok oluş/çöküş). Türkiye artık 85 yıl önceki yapılanmasını, paradigmasını bu şekliyle devam ettirmeye çalışırsa çalkalanacaktır ya da çökecektir. Eski halin imkânsız/muhal olduğuna göre ya yeni hal olmalıdır ya izmihlal yani yok oluştur. İşte burada Kürt sorunu da, İslamcılık da, din de tekrar gündemimize geliyor. Ne yapmamız lazım?

Kürt meselesi olduğu için, Kürt meselesinde de yapılması gerekenler etnik olarak bu farklı dilleri, milletleri artık kabul etmek lazım. Geçmişte olduğu gibi bu günün modern çağlarına geçmişi uyarlayarak bir yeni ilişki biçimi kurulmalıdır. Türkiye’nin içinde ve dışında Kürtler var. Türkiye kendi içinde Kürt sorununu çözmelidir. Yine Türkiye dışındaki (İran’daki, Iraktaki Kürtlerle) iyi ilişkiler içinde olmalıdır. Irak’ta anayasaya uygun olarak federal bir yapı olarak kurulan Kürdistan bölgesel yönetimiyle de çok iyi ilişki içinde olunmalıdır.

Bu anlamda, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kürt Sorunu ile ilgili olarak başlattığı açılım sürecini bu konuda çok geç kalınmış olsa bile tabiî ki destekliyorum. Ancak AK Parti, daha önceki uygulamalarında olduğu gibi bu konuda da birçok yanlış yapmaktadır.

Türkiye’nin Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana devam eden yapısal sorunları vardır. Din-devlet ilişkileri bağlamında İslam’ı kamusal alandan ‘kazıma’ noktasına varan laikçi uygulamalar, Alevi sorunu, Kürt sorunu ve halkı dışlayan, sömürü ve ranta dayalı ekonomik uygulamalar bu yapısal sorunların ilk akla gelenleridir.

Türkiye bu sorunları hep birlikte topluca ele almadan ve genel bir demokratikleşme programı içine koymadan çözemez. Sadece Kürtlere, sadece Müslümanlara veya sadece Alevilere demokrasi olmaz.

Kemalist statükonun demokratikleşme çabalarına karşı çıkarak, her türlü demokratik çabayı ‘gerici’, ‘bölücü’ veya ‘vatan haini’ olarak damgalamak istemesine karşılık Avrupa Birliği kriterleri ile evrensel insan hakları esas alınmalıdır.

Sistemden rahatsız olan tüm değişim ve demokrasi yanlılarının ittifakı, birliği sağlanmalıdır. Statüko varlığını sürdürebilmek için Sünnileri Alevilere, milliyetçi muhafazakârları Kürtlere, yeri geldiğinde de laikleri dindarlara karşı kışkırtmakta ve çoğu kez de başarılı olmaktadır. Demokratikleşme herkese lazımdır ve sistem muhalifleri mutlaka birlikte hareket etmelidir. Kimse sadece ‘kendine Müslüman’ olmamalıdır.

Demokratik açılım sürecinde, PKK ve Apo’nun muhatap alınması ön şartını öne sürmek sizce ne kadar makul görünüyor?

Kürt sorunu ile PKK sorunu her ne kadar iç içe geçmiş olsa bile ayrı ayrı sorunlardır. PKK, Kürt sorununun ortaya çıkmasının sebebi değil; var olan Kürt sorununun sonucudur. Kürt sorununun çözümü ayrıdır, PKK’nin dağdan indirilmesi ayrıdır.

PKK’nin dağdan indirilmesi noktasında muhatap PKK’dir. Kürt sorununun çözümünde ise muhatap doğrudan halktır ve hakların verilmesi noktasında pazarlık mümkün değildir.

4. Kürt sorunu bir açıdan da, toplumun din, ırk ve kültürel unsurlar gibi değerleri ile yönetimin değerleri arasındaki yabancılaşmadan kaynaklanan Türkiye’nin “kimlik sorunu”nun bir yansıması. Bu bağlamda “Kürt sorunu”nun çözümüne ilişkin demokratik açılımın bir etnisiteye “pozitif ayrımcılık” yapılsın denilerek yapılsın şeklindeki yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt sorununun çözümünde de sorun bir etnisiteye (Kürtlere) pozitif ayırımcılık sorunu değildir. Bu ifade bile milliyetçi (Türk milliyetçiliği) bir bilinçaltının ifadesidir. Rejim ‘Tek,tek, tek…’ anlayışıyla farklılıkları inkar etmekte ve kendine göre bir laikçi hayat tarzını dayatmaktadır. Kürtler, gasp edilen İslami (insani) haklarını talep etmekte ve bu hakları sadece kendileri için değil Türkiye’de yaşayan Boşnak, Arap, Gürcü, Arnavut, Pomak, Çeçen… herkes için istemektedir.

5. Türkiye’nin temel üç sorunu olarak gösterilen Alevilik- Sünnilik, Laiklik-İslam ve Türk- Kürt sorunlarının -merkez çevre ilişkisi bağlamında- çeşitli kutuplaştırmalar üzerinden inşa edildiği görülüyor. Kürtlerin ezici bir çoğunluğunun birlikte yaşamaktan yana olduğunu ve bu birlikteliğin de yeni bir anayasal sözleşmeyle tescil edilmesi gerektiğini söylerken1 anayasanın bu kutuplaşmayı beslediği görüşünden mi hareket ediyorsunuz?

Bu sorunu çözecek olan ve içinde tam bir demokrasi sağlayacak olan, İslamî açıdan da Müslümanların kamusal alanda görünmesini sağlayan tam demokratik bir Türkiye, şüphesiz bölgesel bir güç haline gelecektir. Elbette bundan korkanlar olacaktır. Türkiye’nin bölgesel bir güç, merkez ülke olmasını istemeyen birçok güç vardır. Bu yeni durumdan istifade edecek Türkiye’yi bölgede kendisiyle müttefik olarak değerlendirmek isteyecek güçler olacak. Bütün bunlara rağmen ayağa kalkmanın yolu Türkiye’nin kendi içindeki sorunlarını halletmesinden geçiyor. Bunun da iki önemli basamağı vardır. Tam bir demokratikleşme ile dinin toplumsal hayatın her safhasında serbest bırakılması ve Kürt kimliğinin, dilinin, kimliğinin tanınması yani birlikte yaşama projesinin ortaya konulması. Dışarıdaki Kürtlerle, sonrasında da Araplarla, Aleviler ile el hasıl bütün Müslüman halklarla entegrasyon sürecine girilmesi. Projenin en genel anlamıyla ifadesi budur. Bunun altında yüzlerce detay var. Ancak Türkiye’deki belli Kemalist güçler iki noktaya da muhalefet etmektedir. Birincisi İslamî konulardaki değişikliklere ikincisi Kürt meselesindeki etnik çoğulculuğa da muhalefet etmektedirler. Bu noktalarda direnç göstermektedirler. Bir kısım çevreler de Türkiye’yi ava giderken avlamak istemektedirler. Yani -özellikle Kürt meselinde- bu demokratikleşmeyi, yenilikleri önüne koyup ama arkasını getirmeden çözmek ve dağıtmak istemektedirler. Önemli bir direnç noktalarından birisi de budur. İşte yeni bir paradigmaya, toplumsal mutabakata ve yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. Türkiye Türküyle Kürdüyle, Müslümanıyla Laikiyle, Sünnisiyle Alevisiyle toplumsal barışa /uzlaşmaya ihtiyacı vardır. Bu uzlaşmayı da yeni bir senedle/mukaveleyle, yeni bir anayasayla tescil etmeye ihtiyaç vardır. Ki Türkiye ayağa kalksın. Türkiye’nin acilen yeni bir toplumsal sözleşmeye, yeni bir toplum ve millet tasavvuruna ihtiyacı vardır. Bunun da ifadesi yeni bir anayasadır.

6. Ergenekon davasını Kürt sorunu’nun çözümüne ilişkin sürece etkileri nelerdir?

Türkiye’deki değişim talepleri ile küresel güçlerin çıkarları dönemsel olarak da olsa çakışmaktadır. Bu güçlerin Türkiye’deki statükodan desteklerini çekmiş olmaları ve Ergenekon Davası sürecine destek vermeleri önemli bir avantajdır.

7. Kürt sorunun çözümlenmesi konusunda atılacak adımların Ortadoğu’ya ne gibi yansıması olur?

Hemen bir örnek vereyim, Türkiye’nin Suriye ile niye vizesi, gümrüğü olsun. Halep’le Gaziantep’in arası 130 kilometredir. Şam Antep’e 5 saatlik mesafededir. Ankara 9 saattir. Musul Diyarbakır’dan 9 saat uzaklıktadır. Yani bu bölgenin entegrasyonu, ayağa kalkması, su kaynaklarının, petrol kaynaklarının birlikte kullanılması yeni bir cazibe merkezi meydana getirecektir. Bu noktada Kürt meselesi de çok önemli bir tıkanma noktasıdır. Çünkü bütün bu saydıklarımızın anahtarı Kürt sorunudur. Yavuz Sultan Selim 1514’te Şah İsmail’le savaştığı vakit Osmanlı’nın hududu Adana’dır. Yani Adana’nın doğusunda Osmanlı yoktur. Hatta Adana’da da yoktur. Adana’da Ramazanoğulları, Maraş’ta ise Dulkadiroğulları vardır. Yavuz Sultan Selim 25 tane Kürt beyiyle anlaşma yaptıktan sonra Osmanlı’nın hududu 3 yıl sonra doğuda İran, kuzeyde Kafkasya, güneyde Mısır ve Yemen’dir. Halep’teki Mercidabık savaşı 1516’dır. Mısır’daki Ridaniye savaşı 1517’dir. Demek ki Kürtlerle Türklerin anlaşmasının bu kadar büyük bir sinerjisi vardır. Aynı durum bugün için de geçerlidir. Bugün Kürt sorununu çözecek Türkiye Ortadoğu ve Doğu’nun en büyük gücü olacaktır. Bunda korkulacak bir şey yoktur. Bazı Kürt aydınlarının Kürdistan ulus devleti kurmak ve ayrışmak şeklinde çözme fikirleri vardır. Ama bu fikirler geçen yüzyılda kalmıştır. Bugün için geçerliliği yoktur. Kürtlerin böyle bir talebi de yoktur. Ayrılması da mümkün değildir. Kürtlerin %60’ı Fırat’ın batısında yaşamaktadır. İstanbul dünyadaki en büyük Kürt şehridir. Sadece İstanbul’da 3 milyon Kürt olduğu söylenmektedir. Bursa, Ankara, Adana, İzmir, Mersin, Antalya gibi iller de çok sayıda Kürt yaşamaktadır. Kürt nüfusu Türkiye’nin tamamına yayılmıştır. Bir arkadaşım espri yapmıştı: “Kürdistan neresi diye sorarsanız artık Kürdistan Türkiye’dir” Türkiye Kürdistan, Kürdistan Türkiye olmuştur. Karşılıklı1 milyonun üzerinde evlilik vardır. Yine çok sayıda ticarî ortaklıklar yapılmış ve yapılmaktadır. Artık pekmezle tahinin karışması sonrası ayrıştırılmayacağı gibi bir bütünlük içindedir. Böyle bir entegrasyon görülürken bölünmeden korkmamak gerek.

Bununla birlikte, Ortadoğu’da bir el Kürt sorununda Müslüman Kürtlerin belirleyici olmalarını istememektedir. Bu anlaşılır bir durumdur. Ancak Necmeddin Erbakan ve Tayyip Erdoğan’ın bunu bugüne kadar bunu niçin istemediklerini, milletvekili seçimlerinde sürekli olarak silik ve Kürt sorununa ilgisiz ‘düşük’ Kürtleri tercih etmelerini izah etmek mümkün değildir. Bölgeyi dizayn ve manipüle etmek isteyen güçler siyasi temsili laikçi Türklerle laikçi Kürtler arasında tutmak istemekte, sorunu bu şekilde ‘çözmek/çözmemek’ istemektedirler.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye Ortadoğu Balkanlar ve Kafkasların ortasında çok ciddi bir güç haline gelecektir.1514 yılında Osmanlı’nın doğudaki sınırı Adana’dır. 1514 25 Kürt Beyi ile anlaşma imzalayan ve Çaldıran Savaşında onların desteğini alan Osmanlı’nın 1517’deki sınırı Yemen, Hicaz, Mısır ve Tebriz’dir. Ortadoğu’da Kürtlerin desteğini almayan/alamayan hiçbir politikanın uzun süreli bir başarı şansı yoktur.

8. Kürt sorunun çözümlenmesi için binlerce yıllık bir tecrübenin sonucunda ortaya çıkan, toplumun bilinçaltına işleyen “derin aklın” devreye girmesi gerektiğini söylüyorsunuz. “Derin akıl” kavramını açar mısınız?

‘Derin Akıl’dan kasıt ettiğimiz Türkiye’ye yön veren ‘derinliklerde’ var olduğuna inandığımız veya var olduğunu ümit ettiğimiz askerinden, polisine; profösöründen, sokaktaki sade yurttaşına kadar ülkeyi insanı ve İslam’ı düşünen namuslu vatandaşlar ve bunların ‘devlet içinde’ olanlarıdır.

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim