• BIST 97.713
  • Altın 143,932
  • Dolar 3,5669
  • Euro 4,0007
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 18 °C
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!
  • "Erdoğan'ı Öldürün" Pankartı Açıldı Fatih Tezcan Uyardı!
  • 18 MART ÇANAKKALE İNGİLİZ ZAFERİ Mİ?
  • 15 Temmuz'da FETÖ Darbesini İlk Haber Veren ve Milleti Meydanlara Çağıran Fatih Tezcan'a FETÖ'ye Hakaretten Dava!

28 Şubat Darbesi Protesto Edildi!-Foto-

28 Şubat Darbesi Protesto Edildi!-Foto-
28 Şubat postmodern darbesinin 13. yıl dönümünde birçok şehirde halk sokaklardaydı.ayrıntılar..

 

 

 

 

 

Beyoğlu Tünel'de toplanan yaklaşık 2 bin kişi, Taksim Meydanı'na yürüyerek 28 Şubat 1997 tarihinde yaşanan ve 'postmodern darbe' olarak nitelendirilen süreci protesto etti.

"Başbuğ istifa" ve "Irkçı Baykal" sloganları atan grubun yürüyüşü sırasında, CHP Beyoğlu İlçe Başkanlığı'ndan sarkıtılan pankart karşılıklı atışmalara neden oldu.

"Darbeye dur de", "Bir daha asla", "Darbelere son" döviz ve pankartlar taşıyan grup, "Özgürlük", "Başbuğ istifa" ve "Irkçı Baykal" sloganları attı.

Eylemciler, CHP Beyoğlu İlçe Başkanlığı önüne geldiğinde ise bir grup partili binadan aşağı, "Cumhuriyetin son kalesi faşistlere ve emperyalistlere karşı direnecek" yazılı pankart sarkıttı. Bu sırada grup ve partililer arasında karşılıklı sözlü atışmalar oldu. Göstericiler parti binasına dönerek tepki sloganları attı. Kısa süreli gerginliğin ardından göstericiler yürüyüşe devam etti.

Taksim Meydanı'nda son bulan yürüyüşün ardından Lale Mansur grup adına basın açıklaması yaptı. Mansur 28 Şubat sürecinin üzerinden 13 yıl geçtiğini hatırlatarak, "28 Şubat darbesiyle ordu, dönemin hükümetini düşürdü. 28 Şubat darbesine giden yolda milyonlarca insan fişlendi. Bankalar hortumlandı. Başörtülü öğrenciler darbecilerin şiddetine maruz kaldı, okul kapılarından içeri alınmadı, aşağılandı, dövüldü. 28 Şubat darbesi, ırkçı bir iklim oluşturdu ve tetikçiler harekete geçti. Akın Birdal 13 kez kurşunlandı" dedi.

Askerlerin, 28 Şubat'ın gerekirse bin yıl süreceğini ilan ettiklerini belirten Lale Mansur, bunun bin yıl boyunca başörtüsü yasağı, insanların kurşunlanması, ırkçılık, askeri vesayet, bölünmüşlük ve düşmanlık anlamına geldiğini söyledi.

Mansur, 28 Şubat'ın bir korku imparatorluğu oluşturmayı hedeflediğini belirterek, "Uğruna, özgürlüklerimizi askıya almamız gereken bir korku imparatorluğu. Halkın aptal yerine konduğu, özgürlüklerin lağvedildiği, demokrasinin apoletlilerin egemenlik sahasına dönüştürüldüğü bir korku imparatorluğu" diye konuştu.

Lale Mansur, cuntacıların 28 Şubat'ın bin yıl sürmesini istediklerini ve bunun için çalıştıklarını savundu. 1990'lı yılların başında işlenen Uğur Mumcu cinayeti, Sivas olayları ve Hrant Dink'in öldürülmesi ile darbe girişimcilerinin ilgisi olduğunu iddia eden Mansur, Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız ve Eldiven adı verilen birçok darbe girişiminde bulunulduğunu bildirerek, "Kaos oluşturmak cuntacıların becerebildiği tek iş. Kafes darbe planında da, Balyoz darbe planında temel hedefleri kaos oluşturarak yönetime el koymak" görüşünü dile getirdi.

"Sadece darbecileri değil, darbeye zemin hazırlayan siyasileri de moda olmaktan çıkartıyoruz" diyen Mansur, "28 Şubat'ta Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı. Her darbenin adamı olan Demirel gibileri de moda olmaktan çıkartıyoruz. 28 Şubat'ın ürünü olan Emasya Protokolü kalktı. 28 Şubat'ta daha da derinleştirilen korku imparatorluğunun bölünmüşlüklerini aşıyoruz. Ama 28 Şubat'ın etkilerinin sürdüğünü de biliyoruz. 12 Eylül mahsulü darbe Anayasası'nın kendisi durdukça darbe sevicilerin durmayacağını, her fırsatta kaos oluşturmaya çalışacağını biliyoruz" şeklinde konuştu. Grup yapılan basın açıklamasının ardından dağıldı.

28 Şubat Darbesi, 13. yılında da lanetle anıldı. İstanbul'da Beyazıt ve Taksim'de, Ankara, İzmir, Tokat, Çorum, Sakarya, Tatvan, Antalya, Bursa'da yapılan protestolarda tüm darbecilerinin yargılanması çağrısında bulunuldu.

İstanbul Beyazıt'taki protesto birçok İslami kuruluşun organizesiyle gerçekleşti. Beyazıt'a kadar Saraçhane'de kortej oluşturarak sloganlarla yürüyen Özgür-Der mensupları, taşıdıkları pankart ve dövizlerle de darbecilere karşı asla yılmayacaklarını ve İslami mücadelenin engellenemeyeceğini deklare ettiler.

Özgür-Der'in "Beyazıt'a yürüyerek çıkalım!" çağrısıyla saat 12'den itibaren Saraçhane'deki Büyükşehir Belediyesi önünde toplanan yüzlerce kişi "28 Şubat Darbecileri Yargılansın!", "28 Şubat Zorbalığını Unutma Hesap Sor!", "28 Şubat Zorbalığının Hesabı Sorulacak!", "Cuntaya Hayır Darbeciler Yargılansın!", "Ergenekon Çetesinin Köküne İnilsin; Militarizm Bataklığı Kurutulsun!", "Yargı Oligarşisi Halkın İradesini Teslim Alamaz!", "Eğitimde İdeolojik Dayatmaya Hayır!", "Eğitimde, Yargıda, Siyasette, Sokakta Militarist Dayatmalar Son Bulsun!" yazılı pankartlar açtı.

Yürüyüş boyunca "Darbeciler Yargılansın, Gasp Edilen Haklar Geri Verilsin!", "Cunta Halka Hesap Verecek!", "Paşaların Tankı Susturmaz Halkı!", "Kahrolsun Halkın Düşmanı Cunta!", "Genelkurmay Tehdidi Yıldıramaz Bizleri!", "Başörtüye Uzanan Eller Kırılsın!", "Yaşasın İslami Mücadelemiz!", "Tevhid, Adalet, Özgürlük!", "Darbeciler Yenilecek, Direnenler Kazanacak!", "Uyan Diren Özgürleş!", "Kahrolsun Laik Diktatörlük!", "Kemalizm'in Değil Rabbimizin Kuluyuz!", "Cuntaya Hayır Eğitime/Başörtüye Özgürlük!", "Zulme Karşı Direniş Herkes İçin Adalet!" vb sloganlar atan topluluk sık sık da tekbir getirdi, marşlar söyledi.

Hep bir ağızdan okudukları "Özgürlük Türküsü" ve "Beyazıt'a Selam Direnişe Devam!" sloganlarıyla Beyazıt'a giren topluluk, meydanda toplayan diğer grupla birleşti. Meydanda toplanan Müslümanlar adına yapılan açıklamalarda darbecilerin tümüyle yargılanması gerektiği söylemi öne çıktı. Murat Özer'in sunumunu yaptığı protesto eyleminde Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, Özgür-Der Yönetim Kurulu Üyesi Hülya Şekerci ve Araştırma Kültür Vakfı yöneticilerinden Cevat Özkaya birer konuşma yaptılar. Son olarak da Grup Yürüyüş, topluluğun da eşlik etmesiyle birlikte "Özgürlük Türküsü"nü söyledi.

Konuşmalardan Notlar...

İlk konuşmacı Abdurrahman Dilipak, 28 Şubat sürecinin Ergenekon ve Balyoz sürecine tosladığını belirterek paşaların gözaltına alınıp yargılanması sürecinin 28 Şubat ve 12 Eylül paşalarını da kapsaması gerektiğini söyledi. Zulüm ile abad olunamayacağını ifade eden Dilipak, yaşananları da "Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!" diyerek yorumladı. Askeriyle, yargısıyla, bürokratıyla darbeci oluşumların üzerine kararlı bir şekilde gitmenin önemine değinen Dilipak, ardından sözü Hülya Şekerci'ye bıraktı.

"Bizler yalnızca bugün değil, 13 yıl önce de buradaydık, başörtüsü yasağı burada uygulanmaya başladığında 'MGK Tehdidi Yıldıramaz Bizleri' pankartı açmıştık." diyen Hülya Şekerci, "Asla kimliğimizden, İslami taleplerimizden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz de!" mesajı verdi. '28 Şubat 1000 yıl sürecek!' açıklamalarını yapanların sözlerinin arkasında duramayacağını belirten Şekerci, "Bizler hala buradayız. İnancımızla, kimliğimizle, başörtümüzle meydanlardayız." dedi. Bugün 28 Şubat darbe sürecinin aktörlerinin önemli isimlerinin yargılanmasının olumlu ve önemli gelişme olduğunun da altını çizen Şekerci, zorba darbe sürecini yaşayan bizlerin birkaç paşanın yargılanmasıyla yetinmeyeceğimizi 28 Şubat darbe zihniyetiyle kökten hesaplaşılması gerektiğini ifade etti. Militarist zihniyetin kendisiyle açıkça hesaplaşılmadıkça darbecilerin ürediği bataklığı kurutmanın mümkün olmayacağını söyleyen Şekerci, militarizmin yalnızca askeri zeminle sınırlı olmadığına dikkat çekti. Hâkimler, savcılar, rektörler, akademisyenler, bürokratlar, gazetecilerin 1997'deki darbe sürecinde Genelkurmay brifinglerine koşa koşa gittiklerini hatırlatan Hülya Şekerci, darbe yasasının hala yürürlükte olduğunu belirtti ve 28 Şubat zulümlerine değindi. Başörtüsü yasağının ve katsayı zulmünün derhal kaldırılarak yaşanan mağduriyetlerin hesabının sorulmasını isteyen Şekerci, "Bizler inancımızla, kimliğimizle başörtümüzle var olmak istiyoruz. Var oluş mücadelemizin karşısındaki tüm unsurlara asla boyun eğmeyeceğiz." dedi.

Son olarak söz alan Cevat Özkaya ise halkla zıtlaşan bir yargı bir bürokrasiyi istemediklerini ifade ederek kendi halkının değerlerini düşman gören bir ordu görmek istemediklerini söyledi. Sokakların, siyasetin kışlaya çevrilmesini eleştiren Özkaya, kışla siyasetinin her yere taştığını belirtti. Kışla siyasetinin tahakkümüne son verilmesini isteyen Özkaya, darbe anayasasının tümüyle kaldırılması gerektiğini söyledi.

Eylemde hazırlanan ortak basın açıklaması aşağıdadır.

HAKSÖZ-HABER


Abdurrahman Dilipak


Hülya Şekerci


Cevat Özkaya


Grup Yürüyüş

Fotoğraflar: SABİHA ÇİMEN (Haksöz-Haber)

 

Müslümanların aktif katılımıyla gerçekleştirilen Basın Açıklaması, Mehmet İnanlı'nın yaptığı açılış konuşmasıyla başladı. 28 Şubat'ın unutulmadığını haykırmak için burada toplanıldığı ve bu meseleyle ilgili henüz ciddi yaptırımların icra edilmediği konularına kısaca değinen Mehmet İnanlı, Platform adına Basın Açıklaması yapmak üzere mikrofonları Genç Birikim Dergisi'nden İbrahim Hakkı Toprak'a bıraktı. İbrahim Hakkı Toprak şunları söyledi.

"Türkiye, kuruluşundan bu yana halkın iradesini dışlayıcı ve aşağılayıcı bir anlayışıyla yönetilmiştir. 10 senede bir yapılan darbeler, bunun en canlı örneğidir!.. Her dönem, yönetimde söz sahibi olması gereken halk, bu darbeci yönetim anlayışının dayatmacı, baskıcı, tek tipçi tavırları yüzünden sürekli itilmiş, dışlanmış ve horlanarak sindirilmiştir. 1 Kasım 1922'de yapılan 'korkarım ki bazı kelleler koparılacaktır' tehdidi, bu dışlama ve sindirme geleneğinin temelini oluşturmuştur. Bu gelenek, bugün aynı yöntemle devam ettirilmektedir…"

"1990'dan bu yana olaylar incelendiğinde, 28 Şubat darbesini gerçekleştirenlerle Ergenekon terör örgütünü oluşturanların aynı zincirin halkaları olduğu görülecektir. Veli Küçük, İbrahim Şahin, Sami Hoştan, Arif Doğan, Abdülkerim Kırca, Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Doğu Perinçek, İlhan Selçuk, Ümit Oğuztan Ergenekon, Susurluk ve 28 Şubat süreci dolayısıyla daima gündeme gelmiş isimlerdir. 28 Şubat sürecine darbe diyen Erol Özkasnak, balans ayarı yaptık diyen Çevik Bir, ses kayıtlarıyla darbelerdeki rolü ortalığa saçılan Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, bin yıl sürecektir diyen Hüseyin Kıvrıkoğlu, 28 Şubat sürecinde orkestra şefliği yapan Süleyman Demirel ise bu süreçteki etkin rollerine rağmen dokunulamayanlar listesinde bulunan isimlerdir. Bu illegal oluşumlara finansal destek sağlayan işadamları, attıkları "topyekûn savaş" manşetleriyle desteklerini sunan medyatörler aleyhlerinde yargı sürecini başlatmayan brifingleştirilmiş yargı mensuplarına dokunulmadan bu illegal yapılanmaların üzerine gidiliyor denemez..."

Basın Açıklaması sık sık aşağıdaki sloganlarla kesildi

Balyoz Tehdidi Yıldıramaz Bizleri, Darbeciler Yenilecek İslami Direniş Kazanacak, Maske Düştü Balyoz Göründü, Darbeci Karargâh Dağıtılsın, Darbelere Karşı Omuz Omuza, Zulme Karşı Direneceğiz, Dik Dur Eğilme Darbeciden Hesap Sor, Cuntanın Balyozu Kırılacak, Halka Değil Darbeciye Balyoz, Kahrolsun Cübbeli Darbe Düzeni

Bu sloganlar ve Tekbir sesleriyle yankılan meydanda, şu dövizlerin taşındığı görüldü

Kahrolsun İslam Düşmanı Cunta!, Balyoz Tehdidi Yıldıramaz Bizleri!, Darbeciler Yenilecek İslami Direniş Kazanacak!, Maske Düştü Balyoz Göründü!, Cunta Dağıtılsın Darbeciler Yargılansın!, Balyozcu, Kafesçi Paşalardan Hesap Sorulsun!, Neden Herkese Aynı Askere Ayrı Yargı, 28 Şubat, 27 Nisan, 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs, Eldiven, Yakamoz, Ayışığı, Kafes, Balyoz, Sarıkız Darbeciler Halka Hesap Verecek, Hukuk Balyozu Darbecilerin Kafasına İnmelidir!, Genelkurmay Kanlı Oyunlara Son Ver!, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, Ayışığı, Kafes Ve Şimdi De Balyoz!, Darbeciler Yargılansın!, Militarist Bataklık Kurutulsun, Darbecilerin Balyozu Üzerimizde Dolaşıyor, Üzülme Gevşeme Allah Bizimle, Darbeci Karargâh Dağıtılsın, Darbeciler Halka Hesap Verecek!, Cuntanın Balyozu Kırılacak, Darbeciler Yargılansın Militarist Bataklık Kurutulsun, Halka Değil Darbeciye Balyoz, Balyoz Tehdidi Yıldıramaz Bizleri, Başörtüsü Yasak, Darbeciler Serbest

Basın Açıklamasının ardından ÖZGÜR-DER Başkanı Rıdvan Kaya şunları söyledi.

"28 Şubat Türkiye'nin karanlık darbeler defterinin kapkara bir sayfasıdır. Hukuksuzlukla, dayatmayla zorbalıkla dolu bu sayfada İslami kimliğe ve Müslümanlığa düşmanlık had safhadadır. 28 Şubat uygulamaları emperyalist güçlerin uygulamalarıyla birebir örtüşmektedir. ABD'nin Irak'ta, Somali'de, Afganistan'da İslam'a ve Müslümanlara açtığı savaş neyse, 28 Şubatçıların düşmanlığı da aynıdır. Danimarkada'ki karikatür rezaleti, Fransa'daki başörtü düşmanlığı, İsviçre'deki minare yasağı hep 28 Şubatçılarla emperyalistlerin aynı zihniyeti paylaştıklarının göstergesidir.

Omuzu kalabalık bir faşist general, basına yansıyan ses kayıtlarında, başörtüleri keneye benzetiyor ve hiç acımayın ezin diyordu. Gerçekten de acımadılar. Ellerinden geldiğince ezdiler ama Allah'ın işine bakın ki bu general şimdi Silivri'de muhtemelen kendisine acınılması için tahliye dilekçeleri yazmakla meşgul. Diğer Generaller gibi herhalde hasta olduğunu kendisine acınılıp GATA'ya sevkini istiyor olmalı.

Müslümanlar olarak Allah'a hamd olsun ezme sindirme politikalarına karşı dün olduğu gibi bugün de direniyoruz. Bugün sadece Ankara'da değil İstanbul'dan Van'a, Çorum'dan Antalya'ya kadar her yerde Müslümanlar, zorbalığı protesto ediyor. Biz haklı olduğumuzu biliyor ve inanıyoruz. Direnmeye devam edeceğiz ve inşallah da kazanan da biz olacağız."

Daha sonra söz alan İLKAV(İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı) Başkanı Mehmet Pamak ise konuşmasında şunları ifade etti.

"Osmanlı yönetiminden sonra Cumhuriyet adı altında bürokratik saltanat ve diktatörlük devam etmiştir. Bürokratik, oligarşik diktatörlüğün öncülerinin asker ve sivil (özellikle yargı) bürokratları olduğunu bugün artık açıkça görmekteyiz. Kendilerinin yapıp halka dayattıkları darbe anayasalarıyla zaten yeteri kadar vesayet ve egemenlik kurdukları halde, bir de darbeler ve çetelerle zulümde sınır tanımadıklarını göstermiş oldular. Asker ve yargı darbeleriyle sürekli halkı; kendi keyfi arzu ve istekleri, doğrultusunda ve seküler ideolojiler istikametinde hizaya sokmaya çalıştılar. Onlar hep devletin, ülkenin ve hatta halkın sahibi-efendisi oldukları zannıyla hareket ettiler. Halkı ise köle, askere giden, vergi veren ve itaat eden konumunda tutmaya hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakmaya çalıştılar. Emperyalistlerin işbirlikçisi taşeronu konumundan hiç çıkmayan bu darbeci çeteci kadrolar; bir de ulusalcı olduklarını iddia ettiler. Yeri geldi emperyalist devletlerin desteğiyle darbeler yaparak halkın vergileryle finanse edilen tankları halkın üzerine sürdüler. Hukuka da, insani erdemlere de, ahlaka da aykırı bir tutumla halkın silahını halka çevirdiler. Halkın dış güvenliğini sağlamak için maaş alan kadrolar utanmadan halka darbe yaptılar ve muhtıralar verdiler. Halkın İslami kimlik ve değerlerini, tehdit ve düşman ilan ettiler. Farklı halk kesimlerini birbirine kırdırarak, kaos oluşturup hegemonyalarını sürdürmek için kanlı provokasyonlar gerçekleştirdiler. Kendi askerlerini öldürmeyi, kendi halkına tuzak kurmayı, müzede çocukları toplayıp kitlesel çocuk katliamı yapmayı, camileri bombalamayı bile kaos çıkararak darbeye zemin hazırlamak için planlayabildiler. Bu ölçüde vahşileşebilen tam bir cinnet hali yaşayan bürokratlar ne hikmet ki fazlasıyla TSK' dan çıkabilmektedir. TSK neden ve nasıl bunca cani üretebiliyor ve bunları önleyebilecek tedbirleri almıyor.!

TBMM ve Hükümet eğer gerçekten halkı bu bürokratik diktatörlüğün zulmünden kurtarmak istiyorsa; daha fazla geciktirmeden bir an önce başta TSK ve Yargı olmak üzere tüm devleti, insan hakları ve Hukuk ekseninde yeniden ve köklü bir değişimle yapılandırmak zorundadır. TSK ve Yargı içindeki bütün darbeci ve darbe yandaşları tasviye edilmeli, üst kademelerde doğacak büyük boşluk alt kademelerdeki hukuka bağlı kadrolarla bir kereliğine terfi atlatılarak doldurulmalıdır. Ordu kışlasına ve dış güvenliğe döndürülmeli, yargı da resmi ideolojiden arındırılarak hukuka dönderilmelidir. Bütün bu reformların yapılabilmesi için de halkımız daha fazla meydanları doldurmalı, maaşını ödediği bürokratlardan hesap sormalı, bu ülkenin sahibinin halklar olduğunu bürokratların ise halka hizmetkâr olduğunu hatırlatmalıdır. Ve halkın nasıl düşünüp neye inanacağı ve nasıl giyineceğine bürokratların karar veremeyeceğini onlara öğretmelidir.

Bizler bu ülkenin müslüman halklarıyız. Kendi ülkemizde insanca, müslümanca, özgürce yaşama hakkımızı Allah'ın izniyle mutlaka alacığız. İslami kimliğimizle varız ve herşeye rağmen var olmaya devam edeceğiz. Herkes kendisini buna alıştırsın. Bizler hiç kimseye zulm etmedik ve zulmetmeyeceğiz. Bu ülkedeki bütün kesimlerin adaletle muamele görmesini ve özgürce yaşamasını savunmaktayız ve savunmaya devam edeceğiz. Kendimize yapılan zulümlere ise asla rıza göstermeyeceğiz. Meydanları doldurarak itiraz etmeye, hesap sormaya, hak ve özgürlüklerimizi alana kadar Tevhid, Adalet ve Özgürlük Mücadelesini ısrarla sürdürmeye devam edeceğiz."

Katılımın yoğun olduğu Basın Açıklaması Tevhid ve Tekbir nidalarıyla sona erdi.

 

 

Basın Açıklamasının Tam Metni

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ VE ERGENEKON!..

Türkiye, kuruluşundan bu yana halkın iradesini dışlayıcı ve aşağılayıcı bir yönetim anlayışıyla yönetilmiştir. 10 senede bir yapılan darbeler, bunun en canlı örneğidir!.. Her dönem, yönetimde söz sahibi olması gereken halk, bu darbeci yönetim anlayışının dayatmacı, baskıcı, tek tipçi tavırları yüzünden sürekli itilmiş, dışlanmış ve horlanarak sindirilmiştir. 1 Kasım 1922'de 'korkarım ki bazı kelleler koparılacaktır' tehdidi, bu dışlama ve sindirme geleneğinin temelini oluşturmuştur. Bu gelenek, bugün aynı yöntemle devam ettirilmektedir. Asker ve sivillerden oluşan bürokratik oligarşinin oluşturduğu kontrgerillacılık, Jitemcilik, çetecilik, Ergenekonculuk gibi illegal oluşumlar bu kadim geleneğin ürünüdür. 1 Nisan 1923'de Birinci Meclis'in darbeyle feshedilmesi, ardından yapılan tüzük değişikliği ile ülkenin tek ve değişmez 'Ebedi Şef'liğin ilanı, bu geleneğin günümüzde de devamını sağlamıştır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbeleri ve son olarak 27 Nisan'da verilen e-muhtıra, bu darbeci geleneğin halen devam ettiğini göstermektedir.

Aslında, egemen irade tarafından çıkarılan söz konusu yasa maddeleri, Türkiye'de darbe yapmayı suç saymaktadır. Darbe yapanlara, hatta darbe teşebbüsünde bulunanlara, aynı yasa maddeleri ağırlaştırılmış müebbet hapsi ( TCK değiştirilmeden önce bu suçun cezası idam idi) öngörmektedir. Ancak, şu ana kadar, Türkiye'de bu tür cezalar, sadece darbecilikte başarılı olamayanlara tatbik edilmiştir. Nitekim 1962 ve 1963'lerde yaptığı darbelerde başarılı olamadığından dolayı Talat Aydemir ve arkadaşı idam edilmiştir. Ama 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat darbecileri ile 27 Nisan muhtıracısı, taltif edilerek kimileri terfi ettirilmiş, kimileri ise devlet başkanlığına getirilmiştir. İşin ilginci, Afrika'nın en ilkel kabilelerinde bile rastlanmayacak uygulamalarla, bunların darbe dönemlerinde yaptıkları faaliyetlerinden dolayı soruşturulamayacakları yasal güvence altına alınmıştır.

DARBECİLER YARGILANMALIDIR!..

Türkiye'deki idari ve siyasi sistem, kâğıt üzerinde de olsa, askere siyaset dışı bir konum belirlemiştir. Bu konum, askerin makamı ve mevkii ne olursa olsun siyasi, sosyal ve iktisadi konularda basına sözlü ya da yazılı bir açıklama yapma hakkı dâhil siyasi konularda görüş belirtme hakkını vermemektedir. Ancak, askerin silahı ve gücü elinde bulundurması sebebi ile, daima siyaseti ve siyasetçileri yönetme ve yönlendirme hakkını kendisinde görmüştür. Bu yönetme ve yönlendirme işi, bazen doğrudan yönetime el koyma, bazen de postmodern denilen, bir yöntemle gerçekleştirilmiştir. Oysa var olan mer'i mevzuata göre, TSK siyasal iradenin emrindedir. Bu sistemde Genel Kurmay Başkanı, TSK'nın istek ve taleplerini, Cumhurbaşkanı ve Başbakanla yaptığı olağan görüşmelerde ve MGK dışında herhangi bir ortamda gündeme getirme hakkına ve imkânına sahip değildir. Nitekim TSK İç Hizmet Kanunu'nun 43'ncü maddesinde, 'Türk Silahlı Kuvvetleri her türlü siyasi fikir ve düşüncelerin dışında ve üstündedir. Bundan ötürü Silahlı Kuvvetler mensuplarının siyasi parti veya derneklere girmeleri, bu maksatla nutuk ve beyanat vermeleri ve yazı yazmaları yasaktır" denilmek suretiyle askerlere ait yetkilerin çerçevesi belirlenmiştir. Darbe yapma veya darbe teşebbüsünde bulunmanın cezası ise eski Türk Ceza kanunu'nda idamdı, şimdilerde ise ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Emekli hâkim Dr. Ümit Kardaş "Darbe ya da postmodern darbe yapmanın bizim yasalarımıza göre cezası nedir?" şeklindeki bir soruya, "İdamdır. Ceza Kanunu'nun 146'ncı maddesi bunu, 'Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs' olarak niteler" diye cevap vermektedir.

Yasal çerçeve böyle iken, bugüne kadar darbe yapan, darbe teşebbüsünde bulunan ya da basın açıklaması yapan hiçbir TSK mensubunun yargılan(a)maması düşündürücü değil midir? 28 Şubat sürecine bir tv kanalında açıkça 'postmodern darbedir' diyen Genelkurmay eski Genel Sekreteri Erol Özkasnak ile ABD'de iken Sincan'da tankların yürütülmesinden dolayı 'balans ayarı yaptık' diyen Genelkurmay eski İkinci Başkanı Çevik Bir'in, bu yasa maddelerine rağmen yargılanmaması hangi gerekçelerle izah edilebilinir? Bu durumda, anayasadaki herkes kanun karşısında eşittir maddesi içi boş ve anlamsız hale gelmiş olmuyor mu?

Şemdinli olaylarında dönemin Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt tarafından 'iyi çocuklardır' dediği astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'e 39 küsur yıl ile cezaya çarptırmışken, davanın askeri mahkemelere intikal ettirilmesiyle tahliyeedilmeleri, mevcut yasal çerçevede nereye oturtulacak?

27 Nisan e-muhtırası ile hükümete açıkça muhtıra verilmesine rağmen hâkimlerin, savcıların, bu muhtırayı hiç görmemeleri, askeri vesayetin ulaştığı yargılanamazlık boyutunu göstermiyor mu?

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 2009 yılında, TSK'nın 28 Şubat postmedorn darbesinin arkasında olduğunu açıklaması karşısında yargı organlarının harekete geçmemesi, yargının, askeri bürokrasinin üzerine gitmeye cesaret edemediğini göstermiyor mu? Peki, sivil ve askeri yasalarda darbe suç olmasına, hatta ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını öngörmesine rağmen, bir Genelkurmay Başkanı nasıl olur da bir darbenin arkasında olduğunu açıklayabilir? Diyelim ki Genelkurmay Başkanı suç olmasına rağmen darbeyi desteklediğini alenen açıkladı; peki nasıl olur da ülkenin siyasi ve yargı erki, alenen işlenen bu suç ile ilgili herhangi bir işlemde bulunmazlar? Bu durum, yargının iflas ettiğini ve sadece gücünün yettiğine göstermesi açısından önemlidir. Zaten brifingleştirilmiş yargı organlarından bundan başka bir şey de beklemek doğru değildir.

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ VE ERGENEKON!..

12 yıl geriye bakıldığında, 28 Şubat postmodern darbe sürecinin 1997'de başlamadığı, TC'nin kuruluşundan bu yana devam eden sürecin bir halkasını teşkil ettiği, bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Zaten dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun, 28 Şubat darbe sürecinin Cumhuriyetle yaşıttır açıklaması da bunu teyid etmektedir. Dolayısıyla 1997 yılında yeniden hortlatılan 28 Şubat postmodern darbe süreci, 1920'li, 1930'lu yıllara yani Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına tekrar dönmeyi hedefleyen kapsamlı bir projenin o yıla tekabül kısmıdır. 28 Şubat geriye dönüştür; yani Kemalistlerin çok sevdikleri bir deyimle irticai bir kalkışmadır. Bu irticai kalkışma, 1950'ye kadar tek parti diktatörlüğü şeklinde, çok partili dönemde ise 10 yılda bir yapılan darbelerle sürdürülmüştür.

Türkiye'de, çok partili dönemde darbe geleneğinin oluşması, ABD tarafından kur(dur)ulan Özel harp Dairesi ya da Kontrgerilla- ile başlamıştır. Bu kurum, her ne kadar Komünizme karşı kurulmuşsa da, biliyoruz ki içe dönük, ABD menfaatlerine aykırı hareket eden kişi, grup, örgüt ve partilere karşı kullanılmıştır. Darbelerin, faili meçhul cinayetlerin, toplu katliamların; 1 Mayıs Katliamının, Kahramanmaraş, Çorum ve Malatya olaylarının, hep bu örgüt tarafından organize edildiği, bu ülkede bakanlık ve başbakanlık yapmış kişiler tarafından dile getirilmiştir.

1997'de hortlatılan 28 Şubat postmodern darbe süreci de, bu örgütün katkı ve yönlendirmesiyle, dış emperyal ve Siyonist güçlerin ve özellikle de ABD'nin menfaatleri doğrultusunda başlatılmıştır. Bu sürecin başlatılması için de ilk işaret 1990'da Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra yapılan NATO toplantısında verilmiştir. Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle birlikte düşmansız kalan NATO, yeni duruma uygun olarak yaptığı konsept değişikliği ile düşman konumuna İslam'ı ve Müslümanları oturtmuştur. İşte, NATO üyesi ve/veya ABD'nin arka bahçesine dönüşen her ülke de, bu duruma uygun olarak konsept değiştirmek zorunda kalmıştır. Bu, bazı ülkelerde fiili darbe, bazı ülkelerde ise postmodern darbe şeklinde gerçekleştirilmiştir. Bu yeni konseptin asıl amacı, her ülkede, başta İslami muhalefet olmak üzere her türlü muhalefeti bastırmak ve sindirmek, iktidara gelme ihtimallerini ortadan kaldırmak, var olan İslami görünümlü iktidarları ise alaşağı etmektir. Dış emperyal ülkeler, bu sürece destek vermemiş ya da göz yummamış olsalardı, bu darbenin, Türkiye'de, sadece iç dinamiklerle gerçekleştirilmesi mümkün olamazdı. Eğer darbeler, dış Siyonist ve emperyal destek olmadan da gerçekleştirilebilseydi, 2003 ve 2004'de 'Sarıkız', 'Ay Işığı' ve 'Eldiven' darbe girişimleri gerçekleşebilirdi. Oysa, darbeci generaller tarafından çok arzu edilmesine rağmen, dış emperyal konjonktür müsait olmadığından, bu darbeler, gerçekleştirilememiştir.

Türkiye'de son iki yıldır gerçekleştirilen operasyonlarda ortaya çıkarılan Ergenekon terör örgütü, yeni örgütlenen ya da yeni ortaya çıkarılan bir örgüt değildir. Öteden beri devam eden örgüt, değişik zamanlarda, değişik isimlerle faaliyet gösterir. Dolayısıyla bir örgütün çökertilmesiyle, ülkedeki derin örgütlenme tamamı ile çökertilmiş ya da bitirilmiş olamaz. Gladyo/Kontrgerilla şemsiye örgütün altında onlarca örgüt kurulabilir veya kapatılabilir, ama asıl çatı örgüt, yani Gladyo/Kontrgerilla faaliyetine, değişik isimlerle devam edecektir. Çünkü asıl örgüt, 1950'li yılların başında resmen kurulmuş, ama sivil vatanseverlerden oluşan yer altı unsurlarıyla illegal faaliyet gösteren terörist ve eli kanlı bir örgüttür. Jitem, Susurluk, 28 Şubat süreci ve bu çerçevede oluşturulan Ergenekon, Sauna/Küre ve Atabeyler yapılanmalarının, bu üst şemsiye örgütten bütünüyle bağımsız faaliyet gösterdikleri anlamına gelmez.

1990'dan bu yana olaylar incelendiğinde, 28 Şubat darbesini gerçekleştirenlerle Ergenekon terör örgütünü oluşturanların aynı zincirin halkaları olduğu görülecektir. Veli Küçük, İbrahim Şahin, Sami Hoştan, Arif Doğan, Abdülkerim Kırca, Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Doğu Perinçek, İlhan Selçuk, Ümit Oğuztan Ergenekon, Susurluk ve 28 Şubat süreci dolayısıyla daima gündeme gelmiş isimlerdir. 28 Şubat sürecine darbe diyen Erol Özkasnak, balans ayarı yaptık diyen Çevik Bir, ses kayıtlarıyla darbelerdeki rolü ortalığa saçılan Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, bin yıl sürecektir diyen Hüseyin Kıvrıkoğlu, 28 Şubat sürecinde orkestra şefliği yapan Süleyman Demirel ise bu süreçteki etkin rollerine rağmen dokunulamayanlar listesinde bulunan isimlerdir. Bu illegal oluşumlara finansal destek sağlayan işadamları, attıkları "topyekûn savaş" manşetleriyle desteklerini sunan medyatörler, aleyhlerinde yargı sürecini başlatmayan brifingleştirilmiş yargı mensuplarına dokunulmadan bu illegal yapılanmaların üzerine gidiliyor denemez.

28 ŞUBAT DARBE SÜRECİ DEVAM ETMEKTEDİR!..

28 Şubat darbesi, sonuncu darbedir, ama son darbe değildir. Çünkü darbeci bir mantıkla kurulmuş bir rejim, ancak darbeci bir mantıkla hayatiyetini devam ettirilebilir. Bu mantık, muhalefete, farklılıklara, itirazlara tahammülü olmayan bir mantıktır. Ülke, tek partili dönemde de çok partili dönemde de, hep bu mantıkla yönetilmiştir. Darbeler bunun için yapılmış, muhtıralar bunun için verilmiştir. Dolayısıyla bu vesayetçi ve darbeci mantık anlayışı devam ettiği müddetçe, darbe, kılıcı sürekli halkın ensesinde sallanacak ve konjonktür müsait olunca da darbe gerçekleşecektir. 28 Şubat sürecinden sonra ortaya saçılan darbe girişimleri ve 27 Nisan e-muhtırası ya da Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un 'biz TSK olarak, 28 Şubat postmodern darbe sürecinin arkasındayız' tarzındaki açıklaması da bu sürecin devam ettiğini ve bundan sonra da devam edeceğini göstermektedir. Nitekim Başbuğ'un bu meydan okumasına –DP Genel Başkanı Süleyman Soylu hariç- siyasiler ve yargı mensupları dahil hiç kimseden bir tepki gelmemiştir. Nihayetinde bir memur olan Genelkurmay Başkanı'nın 28 Şubat'ın arkasındayız demesi; açıkça ve alenen ağırlaştırılmış müebbet cezayı gerektiren bir suç iken ilgili yetkililerden hiç ses çıkmamıştır? Sadece bu açıklamaya tepki gösteril(e)memesi bile, 28 Şubat darbesinin halen devam ettiğini göstermektedir. Halen bu ülkede üç beş insanın bir arada Kur'an okuması terör suçu olarak kabul ediliyorsa, 28 Şubat darbe süreci devam ediyor demektir.

Halen çağdışı bir uygulama olan İmam Hatiplerin katsayı meselesi halledilememişse, başörtülüler kamu alanı saçmalığı dolayısıyla zenci muamelesi görüyorsa, başkomutanlık şapkası da bulunan Cumhurbaşkanı ve ülkeyi yönetmekte olan Başbakan ve Bakanların eşleri başörtülerinden dolayı kimi tayin edilmiş sivil ve askeri memurlar tarafından protesto ediliyor, protokol ve resepsiyonlara giremiyorlarsa, 28 Şubat darbesi elbette devam ediyor demektir.

Türkiye'nin bir nebze normalleşebilmesi, bu tür illegal yapılanmalardan kurtulması ile mümkün olacaktır. Ergenekon yapılanmasının çözülebilmesi ve 28 Şubat darbe sürecinin bütün kirliliği ile ortaya çıkarılması ile mümkündür. 28 Şubat darbe süreci de ancak, üst çatı görevini gören ve esas illegal örgütlenme olan, emperyal ve Siyonist güçlerce de desteklenen Gladyo/Kontrgerillanın çökertilmesi ile söz konusu olabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

g

 

 

 

 

 

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Analiz Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim